Aralarında Sezen Kayhan’ın da bulunduğu (sağdan ikinci) film ekibi ve işçiler bir arada.
Aralarında Sezen Kayhan’ın da bulunduğu (sağdan ikinci) film ekibi ve işçiler bir arada.

48 Gün Belgesel Ekibinden Sezen Kayhan: “Grev, kadınlar arasındaki bağları da güçlendirdi”

8 Mart 2026
9 dakika

6 Mart akşamı, 48 Gün belgesel ekibinde yer alan Sezen Kayhan’la çevrimiçi olarak bir araya gelip sohbet ettik. Hem Avrupa’daki sinema sektörünün derin çatlaklarını hem de bir film kolektifi olarak çekilen 48 Gün‘ün ekibinde bulunmanın kendisi için ne ifade ettiğini konuştuk. Sezen bize kolektif bir emeğin ürünü olarak ortaya çıkan bu belgeselin, altına bireysel imzaların atıldığı çalışmalardan hangi açılardan ayrıldığını ve belgeselin odağında yer alan grevdeki kadın işçilerin gösterdiği özveriyi anlattı.

Belgesel, Berlin’in en büyük hastanelerinden Charité’ye bağlı bir yan şirket olan CFM’de gerçekleşen 48 günlük bir greve odaklanıyor. Süreç boyunca önemli rol oynayan Türkiyeli kadın işçiler, “eşit işe eşit ücret” talebiyle yola çıkarak bir yandan da cinsiyet rolleri ve göçmenlik gibi nedenlerle karşılaştıkları sorunlardan bahsediyor.

Herkesin elinden gelen iş üzerinden sorumluluk alarak katkıda bulunduğu, hiyerarşik bir yapı olmadan kurulan, “yönetmensiz” ve “asistansız” 14 kişilik gönüllü belgesel kolektifinin tüm ekibi ise Sezen Kayhan, Tunahan Köroğlu, Arjin Şahin, Betül Havva Yılmaz, Boran Kazancı, Özge Sarı, Yaren Selin Acar, Pınar Güngör, Delal Yüce, Elif Cebenoyan, Barış Özakay, Elif Özkan, Levni Hakan Şahin ve Gökalp Payanda’dan oluşuyor.

48 Gün’ü daha ayrıntılı konuşmadan önce Almanya’da bir göçmen olarak sinemanın içinde olmanın, sinemaya bakışını değiştirip değiştirmediğini merak ediyorum.

Çok değiştirdi aslında. Biz eskiden “Sinemacı olacaksan büyük film festivallerine, Cannes’a ya da Venedik’e gidilmelidir,” diye düşünürdük. Ama sonradan, o zamanlar gözümüzde büyüttüğümüz bu yapıların aslında ne kadar politik olduğunu gördük. Bir yandan da özellikle bizim coğrafyalarımızdan gelen filmlerin bu festivallerde görünür olabilmek için genellikle oryantalist, kolonyalist ve neo-sömürgeci bir kafa yapısına uymasını beklediklerini fark ettik. Şu anda Avrupa’da çok büyük bir demokrasi varmış gibi Türkiye’de ne kadar demokrasi olmadığını söylemenizi bekliyorlar. Çünkü bir noktada bu Avrupa’daki seyircinin kurtarıcı komplekslerini tatmin ediyor. Demokrasi dağıtma ve bir şekilde kendilerini üstün görme isteklerini yatıştırıyor. Bu da neo-kolonyalist, neo-sömürgeci anlayışa hizmet ediyor bir yerde.

Türkiye’den bir aşk filmi yaptığınız zaman fon alamıyorsunuz, otoriterleşmeyle veya baskıyla ilgili bir film yapmanız gerekiyor. Bizim coğrafyamızda bu sorunlar yok demiyorum, tabii ki var. Bunları en derinden yaşayanlar biziz zaten. Ama geçtiğimiz ay Berlin Film Festivali’nde yaşananları gördük. Sansürü, gazetecilere yapılan baskıları gördük. Hatta bugün yeni öğrendiğim bir şey oldu, burada bazı kitapçılara bir Alman edebiyat ödülü veriliyor. Kitapçılar tek tek araştırılıyor ve üç kitapçı “sol” bulundukları için “antisemitizm” bahanesiyle ödül listesinden çıkarılıyorlar. Yani kitapçı kitapçı gezilip yapılıyor bu.

Burada bunları gördükçe, artık o kurumların, gözünde büyüttüğün festivallerin önemi kayboluyor. Ve o festivaller, o kurumlar üzerinden seyirciye ulaşmak bir noktada anlamsız hale geliyor.

48 Gün böyle festivaller ve kurumlar üzerinden seyirciye ulaşan bir film olmadı anladığım kadarıyla.

Evet, böyle olmadı. Biz bir grup arkadaş olarak bu grevleri zaten takip ediyorduk. Betül Havva Yılmaz arkadaşımız burada Die Linke’den milletvekili adayı. Onun sendikalarla bağı vardı ve onun üzerinden biz gönüllü olarak bu grevlere desteğe gidiyorduk. Bu sırada Türkiye’den göç etmiş kadın işçilerin ne kadar aktif olduğunu fark ettik. Hep ön planda, grev örgütleyici, grev lideri olan Türkiyeli kadınlar vardı. Onlarla muhabbet etmeye başlayınca da yakınlaştık.

Bazı arkadaşlarımız “Her gün desteğe gidiyoruz, neden bir belgesel yapmıyoruz?” fikriyle geldiler. Çünkü sadece grev değil, buradaki kadınların hikâyeleri de anlatılmalı. Bunun üzerine bir film kolektifi oluşturduk. 14 kişiyiz. Kim ne yapabiliyorsa onu yaptı, hiyerarşik bir yapı kurmadık. Kamerayı bilen vardı, kamerayla o ilgilendi. Ben biraz daha organizasyon ve kurguyu üstlendim. Betül Havva bir çeviri ekibiyle birlikte belgeseli hem İngilizce hem Almancaya çevirdi.

İşçi filmleri sinemanın sevdiği bir konu aslında. Ama bu filmlerin seyirci kitlesi her zaman için işçiler değil. Hatta bazen daha elitist bir kesime hitap ettiğini görüyoruz. 48 Gün’de sanırım durum tam tersi. İşçilerle dayanışarak, onlarla birlikte ve onlar için çekilmiş bir belgesel.

Türkiye nasıl oryantalize ediliyorsa, bu konuda da benzer dinamikler var. Avrupa’da da bu dinamiklerle çok fazla işçi ve göçmen filmi çekiliyor. Bu filmler çoğu zaman festivallere gönderiliyor ve festivallerin belli programları var. Bu programcılar genelde çok beyazprogramcılar. O kürasyondan ötürü daha elitist, beyaz ve üst-orta sınıfa hitap eden işler oluyor. Ve öyle bir dinamikte üretim yapıldığında filmin anlamı, neden çekildiği çok da sorgulanmıyor aslında. Biz filmi çok küçük bir sinema salonunda gösterdik ama grevi takip eden çok fazla işçi, sendika ve gazeteciye ulaşabildik. Şimdi yeni bir grev örgütleniyor. Greve çıkacak işçiler için, başarılı geçmiş bir grev filminin ne kadar umut verici olduğunu gördük. Film sendikalar aracılığıyla yayıldı ve bizden filmi istemeye başladılar, işçi örgütlemek için de kullanıyorlar. Sendikaya üye olmayan işçilere toplu gösterimler ve söyleşiler yapıp sendikaya üye yapmaya başladılar. Bunu beklemiyorduk.

48 Gün’de ilk defa dahil olduğum bir filmin işe yaradığını hissettim. Bambaşka bir duyguydu. Festival süreçlerinde “bekçiler” dediğimiz kişilerin onayına ihtiyaç oluyor, bu onay verenler de genelde üst sınıftan kişiler oluyor.

İlk defa hiç kimsenin onayına veya bir festival seçkisine sunmamız gerekmeyen bir iş oldu. Öznemiz kimse, o izlesin dedik, işçilerse işçiler izlesin dedik. En çok bilet işçilere olsun dedik. İşçilerin davetiyelerini tutalım, geriye kalan koltukları satalım dedik mesela.

Belgeseli izleyen işçilerden de sorunlarının çok iyi anlatıldığına dair yorumlar aldık. Bu tabii çok büyük bir mutluluk. Öznesine ulaşmış ve öznesi tarafından takdir edilmiş olduğunu anlıyoruz. Öznesine kendisini kötü hissettirmemiş.

Başarıya ulaşmasında kolektif bir emeğin ürünü olarak çekilmesinin de etkisi var o halde.

Biz de neden bu kadar başarılı olduğunu merak ediyoruz. (gülüyor) Evet, eğer ben veya başka biri “yönetmen” olsaydı, işin içine çok daha fazla estetik kaygı, ego girebilirdi. “Bu benim sesim olmalı, bu benim görüşüm olmalı,” diyorsun. Ben mesela eğer bu filmde kurgu koltuğuna yönetmen olarak otursaydım bu kolektif emekle ortaya çıkan film kesinlikle çıkmazdı. Çünkü insanın estetik kaygılardan özgürleşmesi ve amacının yalnızca dayanışma olması, buna odaklı bir film yapınca kendi egonu oraya katmıyorsun. Bütün ekip arkadaşlarımız da aynı özveriyle çalıştılar. Bence o da bambaşka bir dinamik çıkarıyor. Artistik kaygılar olmadan çalışmak benim için de çok özgürleştiriciydi. Çünkü biz bu belgeseli işçiler için, CFM grevinin duyulması için, oradaki işçi kadınlar için, onların seslerinin duyulması için yaptık.

Biraz da işçi dayanışması içinde kadın dayanışması dinamiklerinden bahsedebiliriz. Sen neler gözlemledin?

Tabii ki kadınların daha aktif rol aldığı bir grevdi, biz de bunu aktarmaya çalıştık. Bazı erkek seyirciler, “Hiç mi greve çıkan erkek yoktu?” diyerek biraz tepki gösterdi. Erkekler de vardı, tamamen haklarını yemeyelim, ama biz kadınları hep daha aktif, daha önde, daha hevesli ve daha heyecanlı gördük. Bir de bizim odaklandığımız ekip, hastanenin temizlik bölümü çalışanlarıydı ve orada neredeyse hiç erkek görmedik. Bu da başlı başına toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl dağıtıldığını ve durumun ne kadar cinsiyetçi olduğunu ortaya koyuyor.

Kadınların kendi aralarında da ayrıca çok dayanışma vardı ve paylaştıkları çok fazla şey oldu. Kilisede yaptığımız çekimlerde de söylüyorlar. İşe sürekli birlikte gidip gelen kadınlar, grev öncesinde birbirlerini pek iyi tanımıyorlardı bile. Çünkü birlikte hiç özel vakit geçirebilecek zamanları olmuyordu. Grev onların birbirlerine çok yakınlaşmasını sağlamış ve artık bunu ellerinden kimsenin alamayacağını söylüyorlar. O açıdan kadınlar arasında da çok güçlü bir bağ oluştu grevle birlikte. Bunu da yakalayabildiğimiz kadar aktarmaya çalıştık.

Belgeselin sonlarına doğru bir kadın işçi şakayla karışık erkeklerin “simit yiyip çay içmek” için orada bulunduklarından bahsediyor. Grev süresince bile kadın-erkek rolleri bildiğimiz gibi sanırım.

Greve katılan erkek işçiler orayı izlediklerinde çok güldüler ama seyircilerden o sahneyle ilgili alınganlık gösterenler de oldu. Tabii ki genel olarak cinsiyet rolleri o ortamda da aynı şekilde devam ediyordu. Kadınlar hep daha canlı ve aktifti, organizasyonun büyük bölümünü onlar üstlendi ve her zaman daha çok katkıda bulunuyorlardı. O anlamda bir eşitsizlik vardı tabii. İş bölümü, grevdeki yemeklerin, börek, çöreklerin hazırlanmasını yine kadınlar üstleniyordu.

Bir yandan da süreç onlar için oldukça stresliydi, oldukça karışık bir denge içindeydi ve düz bir çizgide ilerlemiyordu. Mesela sendika, hastaneyle görüşebilmek için işveren olan yan şirketle temas kurmaya çalışıyordu. Ancak işveren, işçilerin yeniden işe girip çalışmasını istiyordu ve bu olmazsa pazarlık masasına oturmayacağız diyordu. Yani arka planda bir tür grev kırıcılığı yürütülüyordu. Bir de özellikle bizimkiler (bilmiyorum belki biraz coğrafi ya da kültürel bir durum) çok titiz kadınlardı. Mesela pazarlık masasına oturabilmek için bir günlüğüne hastaneye çalışmaya döndüklerinde kendilerini tutamayarak çok iyi bir temizlik yapıyorlardı. Aslında bu sırada da pasif bir direniş olması, tam anlamıyla çalışmamaları gerekiyordu, ama bizim kadınlar kendilerini tutamıyordu. Hastaneye bir giriyorlar, her yeri temizliyorlar. O kadar ayrıntılı temizlik yapıyorlardı ki aslında iki hafta grevde olsanız bile işverenin sorununu çözmüş oluyordunuz. Böyle şeyler de oluyordu süreç içinde.

Ama taleplerin büyük bir kısmı elde edilmiş sonunda, olumlu sonuçlanmış bir grev gibi görünüyor.

İstediklerini %100 alamadılar ama büyük bir kazanım elde edildi. Daha kalabalık olsalardı daha fazlasını alacaklarını düşünüyorlar. Bu işçiler bugüne kadar hep sözleşmeli olarak çalıştıkları için, sahip oldukları tecrübe ve kıdem ile maaşları eşleşmiyordu. Örneğin 10 yıl çalışmış biri, tecrübesine denk bir kadroya değil daha düşük bir seviyeye başlatılmak isteniyordu. Devlet memuru olsaydı, tecrübesine uygun kadroda olacaktı. Tüm işçiler sözleşmeli olduğu ve farklı tecrübeye sahip olduğu için toplu pazarlıklar oldukça uzun sürdü. Kazanımlar ideal olmasa da ciddi bir hak elde edilmiş oldu. Önümüzdeki yıl tekrar grev yapmayı düşünüyorlar. Şu anda Almanya’da farklı sektörlerde, öğretmenler ve belgesel eğitim çalışanları dahil birçok işçi grevde.

Author

  • GMT +1 / GMT +2. Doktorayı bitireceğine inanıyor, sabah saatlerinde sinemaya gidince mutlu hissediyor.

Öneriler

Giovanni Drogo Kenti Bir Eylül Sabahı Terk Etti

Dino Buzzati’nin Tatar Çölü (çev. Hülya Tufan, İletişim Yayınları) romanı

Isabelle Huppert’i Sahnede, Seyircileri Koltuklarında İzlemek

Geçtiğimiz iki yıl içinde Paris’teki Théâtre de la Ville’de Isabelle

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin