Dino Buzzati’nin Tatar Çölü (çev. Hülya Tufan, İletişim Yayınları) romanı haddinden fazla bir süre okunmak üzere başucumda bekledi. Bu sırada birbirinden habersiz birçok arkadaşım, bana Tatar Çölü’nü okumamı defalarca tembihleyip kitabın kendileri üzerinde bıraktığı etkinin ne denli güçlü olduğunu anlattı. Bu sohbetler sağ olsun, başkarakter Drogo’nun atandığı çölün ortasındaki ıssız kaleyi terk etmek istediğini, ancak yıllar boyunca önüne imkânlar çıkmasına rağmen bunu bir türlü yapmayışından gelen bir ıstırap içinde olduğunu artık çoktan biliyordum. Kitabı okumayı sürekli erteliyordum ve üzerimde neredeyse Drogovari bir atalet vardı. Ancak bahane kabul edecek olursanız da, çoğu kişinin “hayatının kitabı” addettiği romanı, Drogo gibi yurttan uzak oluşumun yeterince uzadığı bir döneme denk getirmeyi beklemiştim.
“Subay çıkan Giovanni Drogo, ilk atandığı yer olan Bastiani Kalesi’ne gitmek üzere kenti bir eylül sabahı terk etti,” diye başlayan hikâyeyi, İstanbul’u her eylülün başka bir sabahında terk etmeye oldukça alışkın olduğum bir aşamada nihayet okudum. Ağustosta hayatı tamamıyla durduran Fransa’ya, iş veya okul için her zaman hafif soğumaya başlayan bir hava eşliğinde, eylülde dönüyordum. Drogo da birçok umut, yaşanmayı bekleyen kahramanlık hikâyeleri ve gelecekte bir gün kalbini saracağından emin olduğu aşka doğru yılın aynı zamanında yola çıkıyordu. Yaşamın kendisine karşı özel bir hoşgörüsü olmalıymışçasına ona nasıl olsa bir gün sunulacağını düşündüğü mutlulukları hayal ediyor ve artık umut vaktinin geldiğini biliyordu. Ancak bu yaşama iştahının yerini yavaş yavaş alışkanlıklar alırken, o da kendini ondan önce kaleye varan diğer askerlere benzerken buluyor, hayatı yaşamaya değer kılan birçok olasılıktan uzak olduğunu varır varmaz fark ettiği bu sıkıcı kaleden kopamaz hâle geliyordu.
Paris’e geldiğim ilk günlerde bana evini açan bir uzak akrabamızla konuşmalarımız, bir anlamda Drogo’nun kaledeki görevine ondan önce başlamış askerlerle sohbetini anımsatıyor. 1990’lardaki işçi göçü furyasıyla bir kamyonun arkasında Paris’e gelen Fındık Abla, Türkiye’ye temelli döneceği günü hayal ederken sonunda kendini hep biraz eksik hissettiği bu şehirde 30. yılını tamamlarken bulmuş. Ben de onun Paris’te az rastlanır türden geniş salonunda ayran aşı çorbası içerken, bir yandan da oturum iznimi yeniletmek için gerekli, bitmek bilmeyen prosedürler nedeniyle kaygılar içindeydim. Ona katmanlı Fransız bürokrasisinden sadece ben muzdaripmişim gibi heyecanla dertlerimi anlatırken, Fındık Abla antik Yunan oyunlarından fırlamış bir kâhin tavrıyla, oturum iznimin istediğim şekilde uzayacağına, ancak bir kere buraya ayak basınca dönüşün artık çok zor olduğuna dair bir kehanette bulundu. Ona göre istediğimi alacaktım ancak umduğumu bulamayacaktım. Fransa’da her yıl yeniden aynı bürokrasi sarmalının içine girerken Fındık Abla’nın söylediklerinin ne kadarının gerçekleştiğini düşünüyor, yeraltında dünyanın unuttuğu bir odada terzilik yapan subaylarla Drogo’nun sohbetini anımsıyorum. Terzi çırakları da benzer şekilde Drogo’nun Bastiani Kalesi’nde geçireceği yılları ona önceden haber veriyor, bir bakıma bu talihin değiştirilemez olduğunu söylüyordu.
Paris elbette Tatar Çölü değil. Hatta dünyanın merkezine doğru açılan sayısız kapısıyla, yaşamı anlamlandıran olasılıklar spektrumunda Tatar Çölü’nün tam karşısında yer alıyor belki de. Ancak rastgele bir eylül sabahı gelinen bir şehrin, insana ne kadar süre boyunca ne şekilde ev sahipliği yapacağı, kıdemli göçmenlerin ve yeraltındaki subay terzilerin kaderine hangi ölçüde ortak olunacağı, kehanetlerin ne kadarının tutacağına dair sorular bana bu aşamada Drogo’nun kafasını meşgul eden dertlerden çok da farklı gelmiyor.
Tatar Çölü’nü belki gerçekten de ilk duyduğum zamanlarda okumuş olsaydım, Necatigil’in deyimiyle kalbini dolduran duyguların kalbinde kaldığı bir karakterin acıklı hikâyesine şu an olduğundan çok daha fazla içim yanabilir, kahrolabilirdim. Şimdi ise romanın belki de göründüğü kadar ıstırap verici olmayabileceğini düşünüyor, Drogo’yu Camus’nun Sisifos’u gibi mutlu hayal etmek gerektiğine inanıyorum. Hatta kitaba belki biraz “yanlış” yaklaşmak pahasına, kaleden ayrılmasına engel olan alışkanlıkların konforunu da, bir hayatın farklı aşamalarını görüp yaşlanabilmiş olmasını da neredeyse bir şans olarak görüyorum. Drogo’nun keder ve umut döngüsü, bir şekilde gündelik hayatın ayrıntıları tarafından kesintiye uğramadan sürüp gidebiliyor. Koşulları, rutinler ve alışkanlıklar içinde bu döngüde kalmasına, kendisini Bastiani Kalesi’ni terk etmeye mecbur bırakacak her türlü aciliyetten uzakta yaşamasına olanak sağlıyor. Böylece Drogo, bir yandan hayatı üzerine uzun uzun kafa patlatmasına izin veren bir ayrıcalığın, diğer taraftan da her defasında yeniden umut etmesine imkân sağlayan bir dünyanın içinde yaşıyor.
Bu yüzden roman beni acılara sürükleyen bir kadersizliktense, belki Drogo’ya sıkıca sarılıp kulağına aldırmamasını söyleyince hafifleyebilecek bir talihsizliğe işaret ediyor. Yaşamın güzel günlerinin henüz başlamamış olduğuna dair sıkı ve sürekli bir inançla, geçmişinin kuruluğuyla da bir anlamda baş edebilen bir karakter çıkarıyor karşımıza Buzzati. Zaten okuyucuların kaderine içlendiği sıralarda belki de teğmen Drogo “üçüncü tabyada uyumakta, düş görüp gülümsemektedir.”
