Tesadüfen karşılaştığım şarkıları daha çok severim. Bir kafede, apronda ya da başkasının telefonundan çıktığı için duyabildiğim, kendi akışımda denk gelemeyeceğim şarkılardan bahsediyorum. Bir kayıttan yükselen tanıdık ama farklı bir ses dikkatimi çekmişti. Bildiğim bir dil, alışık olduğum türkü formunun dışında, başka bir tonda söyleniyordu. Sonra arayıp buldum: Bu bir koroydu. Meraklandım ve bu çokdilli, kolektif üretimi mümkün kılan hikâyeyi araştırmaya başladım. Böylece yolum öğretmen ve koro şefi Brenda Jamgoçyan Başar’a çıktı. Onu yalnızca bir öğretmen olarak değil, göçün diller ve kültürel üretimle kurduğu daha geniş hattın mimarlarından biri olarak tanıdım. Bu yazı, o rastlantısal karşılaşmanın ardından zihnimde biriken soruların izini sürme çabasından doğdu.
Başar, üniversite öğreniminden sonra yaşamının neredeyse tamamını Almanya’da geçirmiş bir Türkçe öğretmeni olarak, göçmen çocuklarının anadilinde eğitim hakkına erişebilmesi için çalışmalarda bulundu. Anadili eğitiminin yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda toplumsal bir mesele olduğunu ısrarla savundu. Bremen Dayanışma Korosu etrafında gelişen çokdilli ve kolektif kültürün inşasında önemli rol üstlendi. Bu nedenlerle Almanya’daki Türkiyeli göçmen topluluğun hafızasında yalnızca bir öğretmen olarak değil, geride kalıcı iz bırakmış bir figür olarak yer almakta.
Başar’ın çalışmaları, bireysel bir meslek hikâyesinin ötesinde, göçmen çocuklarının eğitim sistemi içindeki yerini yeniden düşünmeye zorlayan bir hat açtı. Anadilin bir “uyum sorunu” değil, bilişsel ve kültürel bir kaynak olarak ele alınması gerektiğini savundu. Bu yaklaşım, göçmen toplulukların kamusal alandaki görünürlüğünü ve özneleşme imkânlarını güçlendirdi. Kendi azınlık deneyiminden de beslenen bu duyarlılık, onun emeğini yalnızca belirli bir kuşağa değil, göçün iki yönlü etkisini anlamaya çalışan herkes için anlamlı bir referans hâline getiriyor.
Göç çoğu zaman bir kaçış ya da kurtuluş hikâyesi olarak anlatılır. Gözler gidilen yere çevrilir, orada tutunulup tutunulamadığı, yeni hayatın ne ölçüde başarılı olduğu konuşulur. Oysa göç, aynı anda iki coğrafyada iz bırakır, varılan ve geride bırakılan yerlerde. Bu izler hiçbir zaman eşit değildir, çoğu zaman asimetriktir. Göç eden herkes gittiği yeri dönüştüremez, kimileri denemez bile. Ancak bazı örnekler, hem varılan hem de geride bırakılan yerlerin başka türlü de mümkün olabileceğini gösterir. Başar’ın hikâyesi tam da bu noktadan bize ışık tutuyor.
1970’ler ve 80’lerde Avrupa’daki Türkiyeli göçmenler hâlâ “misafir işçi” olarak tanımlanıyordu. Bu tanımın ima ettiği geçicilik yıllarca sorgulanmadan sürdü. En ağır sonuçlar ise çocuklar üzerinde ortaya çıktı. Geçici işçilerin çocuklarının konuştukları dil, kamusal alanın düzenlenmesi için bir girdi olarak değil, haneye ait bir sorun olarak görüldü. Türkçe ve diğer göçmen dilleri, eğitim sistemi içinde pedagojik bir değer taşımıyordu. En iyi ihtimalle tolere ediliyor, çoğu zaman ise sessizce bastırılıyordu.
Başar ve öğretmenler sendikasındaki çalışma arkadaşları bu duruma başka bir açıdan baktılar: Anadili Türkçe olan çocuklar için Türkçeyi bir engel değil, bilişsel ve pedagojik bir kaynak olarak ele almak. Bu çaba politik sloganlar üretmenin ya da dilin varlığını belgelemenin ötesinde okul, müfredat ve öğretmen eğitimi gibi en zor, en az görünür, ama en kalıcı ve sert zeminlerde yürütüldü. Alman eğitim sistemi kökten dönüştürülmedi elbette, böyle bir iddia da yoktu zaten. Anadili eğitimi çoğu zaman kimlik siyaseti başlığı altında tartışılır. Başar’ın emeği ise bilişsel meşruiyetle ilgiliydi. “Ev dili = eksiklik” denklemine itiraz, yalnızca çocuğun özgüvenini artıran bir adım değil, onun kamusal alanda özne olarak var olabileceği bir temelin kurulması anlamına geliyordu. Bu kolektif çaba sağlam bir eşik oluşturdu.
Aynı dönemde Başar’ın kurucularından biri olduğu ve yönettiği Bremen Dayanışma Korosu, müzik eğitimi almamış göçmenlerden oluşan bir toplulukla çokdilli ve çokkültürlü bir üretim alanı yarattı. Bu hattın önemli dönemeçlerinden biri, 1986’da Bremen’de Schauburg Sineması’nda düzenlenen Ruhi Su’yu Anma Gecesi oldu. O gece koro yalnızca “söyleyen” bir topluluk değil, sözü ve duyguyu kamusal alana taşıyan bir aktör olarak görünür hâle geldi.
Koronun en etkileyici çalışmalarından biri “Türkülerle Anadolu” projesiydi. Bu çalışmada 11 ayrı kültürden insan, Anadolu’nun 6 dilinde türküler seslendirdi. Kürtçe, Zazaca ve Ermenice gibi Türkiye’de uzun süre kamusal alandan dışlanmış dillerin bu projede yer alması, dilin ve kültürün meşruiyetini devlet sınırlarının ötesine taşıdı. Üstelik bu meşruiyet yalnızca temsil ile sınırlı değildi. Birlikte söylenen, paylaşılan bir estetik alan kuruluyordu. Dil ve yarattığı kültür sadece “kime ait olduğu”yla değil, “nasıl paylaşıldığı”yla da varlığını yeniden kuruyordu.
Bu çabalar Türkiye ve Almanya’da dil üzerinden uygulanan sorunlu, yasakçı politikaların iddialarını sorgulamanın önünü açtı. Kürtçe ve Zazaca, belki de ilk kez geniş ve farklı etnik gruplardan bir dinleyici kitlesi için “söylenebilir”, “dinlenebilir” ve “paylaşılabilir” diller olarak dolaşıma girdi. Koronun 29 Ocak 1991’de yine Schauburg Sineması’nda planlanan konseri, 17 Ocak’ta başlayan Körfez Savaşı nedeniyle ayrı bir anlam kazandı. “Savaşa kültürle cevap verelim,” diyerek repertuvara barış türkülerinin eklenmesi, bu kolektif üretimin yalnızca estetik değil, aynı zamanda etik bir tutum da taşıdığını gösterdi. Koronun çalışmalarını toparlayan Türkülerle Anadolu albümü Solingen ve Sivas katliamları anısına çıktı.

Başar’ın sınıf içinde kurduğu pedagojik meşruiyet ile Bremen Dayanışma Korosu’nun sahnede kurduğu kültürel meşruiyet farklı alanlarda ilerlese de aynı soruya temas ediyordu: Bir dil, kültür ya da yaşam tarzı, ancak devletin izin verdiği ölçüde mi var olabilir? Özgürleştirici etki, yasakların kaçınılmaz olmadığının görünür hâle gelmesiyle başladı.
Ancak bu görünürlük kendiliğinden ortaya çıkmaz. Yasakların kaçınılmaz olmadığını göstermek için çoğu zaman sadece niyet yeterli olmaz; kurumsal temas, süreklilik ve kolektif emek gerekir. Bu nedenle her göç hikâyesi böyle gedikler açamaz. Zira göç, doğası gereği ilerici bir deneyim değildir. Çoğu zaman politik anlam üretmeden, yarım yamalak kapanan bir uyum süreci olarak yaşanır. Göç edenlerin büyük bir kısmı gittikleri ülkede hayatlarını kurar. Geride bıraktıkları yerle bağları zayıflar ve bu kopuş zamanla normalleşir. Bu bir başarısızlık değildir. Ama otomatik bir direniş ya da dönüştürücü etki de değildir. Başar ve Bremen Dayanışma Korosu’nun değeri tam da burada belirginleşiyor.
Bu örnekler, göçün etkisinin iyi niyetin ve politik hissiyatın yanı sıra kurumsal ve kolektif temas noktalarından doğduğunu gösteriyor. Anadili eğitimi ve çokdilli kültürel üretim bireysel ifade alanlarından ziyade süreklilik, ısrar ve kamusal görünürlük gerektiren zor zeminlerdir. Başar’ın pedagojik emeğiyle Bremen Dayanışma Korosu’nun kültürel üretimi, bireysel fedakârlık anlatılarına değil, uzun soluklu bir altyapı kurma iradesine dayanıyordu. Çünkü hiçbir dönüştürücü politik etki rastlantı sonucu ortaya çıkmaz.
Bu nedenle rahatsız edici soru hâlâ geçerlidir: Bugün bizler, Başar’ın ya da Bremen Dayanışma Korosu’nun açtığı türden gedikler mi açıyoruz, yoksa yalnızca daha rahat bir coğrafyada aynı cümleleri birbirimize tekrar mı ediyoruz? Göç, ancak bu soruyla yüzleşildiğinde politik bir anlam kazanır. Aksi hâli yalnızca uzak ve güvenli bir adreste ikamettir.
