Modern insanın en derin yanılgılarından biri, varlığını sürekli üretmek zorunda oluşuyla temellendirmesidir. Üstelik bu üretimin tam olarak ne biçimlerde gerçekleşmesi gerektiğine dair de yoğun bir kafa karışıklığına sahiptir. Bu zorunluluk biyolojik değil, etik değil, hatta tarihsel olarak kadim de değildir; bütünüyle neoliberal kapitalizmin zaman rejiminin ürünüdür. Bugün üretmemek, yalnızca ekonomik bir eksiklik değil, ahlaki bir kusur gibi sunulmaktadır. Dinlenmek, durmak, düşünmek, geri çekilmek… Tüm bu edimler “verimsizlik” başlığı altında mahkûm edilir.
Neoliberalizm bireyi özgürleştirdiği iddiasıyla sahneye çıkmış, fakat onu piyasa normlarına daha sıkı bağlayarak eşi benzeri görülmemiş bir disiplin mekanizması üretmiştir. Bu bağlamda neoliberal düzen, klasik dışsal baskı biçimlerinden farklı olarak, bireyi doğrudan zorlayan bir iktidar formu üretmekten ziyade, içselleştirilmiş disiplin mekanizmaları aracılığıyla işleyen özgül bir tahakküm biçimi tesis eder. Artık birey dışsal bir zorlamayla değil, içselleştirilmiş bir emirle hareket eder: Daha fazla üret, daha görünür ol, daha hızlı ilerle. Bu noktada baskı görünmezdir, çünkü birey kendi kendisinin denetçisi hâline gelmiştir. Üstelik birey bu rejim altında üretim ve tüketim kavramlarının arasındaki gerilimin muğlaklığına sürüklenircesine bir varoluş mücadelesine zorlanmaktadır. Özellikle geç kapitalist bağlamda “üretkenlik” kavramı, içeriksel olarak boşaltılarak yeniden tanımlanır. Üretkenlik, toplumsal ya da bireysel anlamda özgün bir değer yaratmak ediminden ziyade, belirli tüketim pratiklerinin sürekliliğiyle özdeşleştirilir. Bu durum, üretim ile tüketim arasındaki niteliksel farkın silikleşmesine yol açar. Örneğin, “bugün çok üretkendim” ifadesini kullanan bir bireyin, üretkenlik olarak tanımladığı faaliyetlerin, çoğu zaman kültürel içeriklerin tüketimine (örneğin dizi izleme ya da kitap okuma edimlerine) karşılık geldiği gözlemlenebilir. Bu noktada tüketim için harcanan emek ile üretim için harcanan emek arasındaki ayrım giderek muğlaklaşmakta, üretim edimi tüketim süreçleri içinde eriyerek anlamsızlaşmaktadır. Neoliberal tüketim çılgınlığı insanların üretken oluşlarına bile dolaylı olarak müdahale ederek, tüketilen şeyin biçimini örtük bir şekilde üretkenlikmiş gibi pazarlamayı başarmıştır. Bir diğer deyişle, neoliberal tüketim rejimi, yalnızca bireyin neyi tüketeceğini değil, aynı zamanda nasıl üretken hissedeceğini de belirleyen örtük normlar üretir. Böylece tüketim pratikleri, üretkenlik kisvesi altında meşrulaştırılır ve pazarlanır. Bu bağlamda birey, kendi değerini giderek daha fazla ölçüde başkalarının yaşam pratikleriyle kurduğu karşılaştırmalar üzerinden belirlemeye yönelir. Ortaklaşan tüketim örüntüleri, bireysel değerin ve toplumsal kabulün ölçütü haline gelir. Sonuç olarak neoliberal düzen, bireyin yalnızca ekonomik davranışlarını değil, öz-değer algısını ve varoluşsal konumlanışını da derinden biçimlendiren bütüncül bir tahakküm yapısı olarak işlev görür.
Burada neoliberal söylemin sıklıkla tekrar ettiği “sen çok değerlisin” ifadesinden kaçınmak ve bu cümlenin insanı büsbütün bir piyasa metasına indirgediğini anlamak önemlidir. Neoliberal piyasa ekonomisi, kapitalizmin tarihsel gelişimi içinde ulaştığı son aşamalardan biri olarak, değer üretiminin kapsamını radikal biçimde genişletmiştir. Artık yalnızca ürünlerin, metaların ya da maddi kaynakların piyasa değerinin belirlenmesi yeterli görülmemekte, davranış biçimleri, görünüşler, deneyimler ve nihayetinde doğrudan bireyin benliği de ekonomik değer rejiminin parçası hâline getirilmektedir. Bu durum, Karl Marx’ın “meta fetişizmi” kavramının ötesine geçen bir dönüşümdür. Marx’ın meta fetişizmi çözümlemesinde, metalar toplumsal ilişkilerin üzerini örterek, sanki kendi başlarına özerk ve doğal değerler taşıyormuş gibi algılanır. Böylece insanlar arasındaki ilişkiler, şeyler arasındaki ilişkiler biçimini alır. Ancak neoliberal bağlamda söz konusu olan süreç, yalnızca metaların fetişleştirilmesiyle sınırlı değildir. Burada meta artık dışsal bir nesne olmaktan çıkarak bizzat öznenin kendisi haline gelir. Dolayısıyla bu aşamada karşı karşıya olduğumuz durum, bir nesnenin özneleştirilmesinden ziyade, öznenin nesneleşerek özneleşmesi şeklinde işleyen paradoksal bir süreçtir. Birey, kendisini piyasa tarafından tanınabilir, ölçülebilir ve dolaşıma sokulabilir bir değer olarak kurmak zorunda bırakılırken, öznel varoluşu piyasa kriterleriyle uyumlu olduğu ölçüde meşruiyet kazanır. Böylece neoliberal düzen, insanı yalnızca emek gücü olarak değil, bütünlüklü bir “piyasa varlığı” olarak yeniden üretir.
Bu rejimde başarı, kolektif iyilikle ya da insani yetkinlikle değil topluma uygunluk ve sadakat üzerinden ölçülür. Uyum ise üretkenlik, esneklik ve tüketilebilirlik üzerinden tanımlanır. Üretim süreçlerine entegre olamayan, uyumsuz olarak kodlanan ya da sistemin sürekliliğini sekteye uğratan bireyler, sembolik ya da fiilî biçimlerde sistemin dışına itilmekte, böylece neoliberal düzen, bireyselliği yücelttiği iddiasına rağmen derin bir toplumsal yalnızlaşma üretmektedir. Herkes kendi performansının girişimcisi, herkes kendi başarısızlığının faili ilan edilir. Yapısal eşitsizlikler ve sistemik zorunluluklar görünmez kılınmakta, özne kendi performansının hem yatırımcısı hem de sorumlusu hâline getirilmektedir. Bu süreç, bireylerin kendilerini sürekli olarak başkalarıyla karşılaştırmalarını teşvik ederken, “ötekiler gibi olma” zorunluluğunu da içselleştirmelerine yol açmaktadır. Böylece her şeye değer atfeden neoliberal piyasa insana atfettiği değeri onu toplumun dışına iterek azaltmakta ya da büsbütün yok etmektedir. Toplumsal düzeyde öz-değeri örtük biçimde düşürülmüş birey, bu koşullar altında artık satın aldığı nesnelerin kullanım değerini değil, onların sunduğu statü, görünürlük ve toplumsal onay imkanlarını önceleyen bir tüketim nesnesine dönüşür. Bu noktada birey, tüketimin etkin bir öznesi olmaktan ziyade, tüketim süreçlerinin nesnesi hâline gelir. Zira tercih ettiği düşünülen tüketim eylemleri, gerçekte bilinçli seçimlerden çok önceden belirlenmiş arzular ve sınırlandırılmış seçenekler üzerinden yönlendirilir. Birey, kendisine sunulan tüketim repertuarının dışına çıkmaya cesaret edemediği ölçüde, özgürlük yanılsaması içerisinde daha derin bir bağımlılık ilişkisine sürüklenir.
Bu yalnızlaştırma süreci, neoliberal düzen içerisinde tüketim pratikleri aracılığıyla dengelenir. Toplum bireyden yalnızca üretken olmasını değil, aynı zamanda sürekli tüketmesini de talep eder. Zira neoliberal kapitalizm, Marx’ın işaret ettiği üzere yalnızca belirli üretim ilişkileri kurmakla yetinmez, aynı zamanda bu ilişkilerin sürdürülebilirliğini sağlayacak bir tüketim zorunluluğu da üretir. Kapitalist üretim tarzının yapısal bir sonucu olarak ortaya çıkan üretim fazlası, ancak sürekli yeni ihtiyaçların icat edilmesi yoluyla dolaşımda tutulabilir. Bu bağlamda tüketmeyen birey, sistem açısından potansiyel bir tehdit olarak kodlanır, çünkü üretim fazlasını emmez, dolaşımın ritmini bozar ve piyasa sürekliliğini sekteye uğratır. Buna rağmen kapitalizmin üretim fazlaları büyük ölçüde devasa atık yığınlarına dönüşmekte, insanlığın maddi ihtiyaçlarının çok ötesinde bir üretim hacmi, salt kâr güdüsüyle sürdürülmektedir. İhtiyaçtan radikal biçimde kopmuş bu üretim biçimi, üretilen metaların tüketimini fiilen zorunluluk hâline getirir. Piyasanın arz-talep dengesi üzerinden işlediği varsayımı, bu noktada ideolojik bir işleve bürünür. Zira arz edilen ürünlerin fazlalığı, ancak talebin sürekli genişletilmesiyle dengelenebilir. Ne var ki, bireyler doğrudan ihtiyaç duymadıkları şeyleri talep edemezler; varlığından haberdar olunmayan bir nesnenin arzu edilmesi mümkün değildir. Bu durum evrende hiç olmayan bir rengi aramak gibidir. Öyle ki, böyle bir ihtiyaç ya da ürünün varlığından haberdar değilsek onu arzulayamayız. Bu nedenle ihtiyaç dışı ürünlerin piyasaya sürülmesi, bu ürünlerin çeşitli kültürel ve simgesel araçlar yoluyla (reklamlar, diziler, filmler ve medya içerikleri) arzu nesnesi ya da statü göstergesi hâline getirilmesini gerektirir. Bu koşullar altında modern birey, artık yalnızca ürettiği şeyler üzerinden değil, tükettiği nesneler aracılığıyla da kendini tanımlamaya yönelir. Sahip olunan ürünler, salt kullanım değerinin ötesine geçerek kimliğin, toplumsal konumun ve öznel değerin göstergelerine dönüşür. Ortaya çıkan bu durum, Marx’ın tarif ettiği klasik yabancılaşma biçimlerinden niteliksel olarak farklı olmakla birlikte, onlarla süreklilik ilişkisi içerisinde olan yeni bir olguya işaret eder: Neoyabancılaşma.
Marx’ın erken dönem yazılarında, özellikle 1844 El Yazmaları’nda yabancılaşma (Entfremdung), kapitalist üretim ilişkilerinin zorunlu sonucu olarak dört temel düzeyde ortaya çıkar:
- Ürüne yabancılaşma
İşçi, ürettiği nesne üzerinde hiçbir denetime sahip değildir. Ürün ona ait değildir, karşısında bağımsız, hatta düşmanca bir güç olarak belirir. İnsan emeği, kendi yarattığı şey tarafından tahakküm altına alınır. - Üretim sürecine yabancılaşma
Emek, yaratıcı bir edim olmaktan çıkar; zorunlu, dışsal ve mekanik bir faaliyete indirgenir. İşçi çalışırken kendisi değildir. Ancak çalışmadığında kendine dönebildiğini hisseder. - Türsel varoluşa (Gattungswesen) yabancılaşma
İnsan, Marx’a göre bilinçli ve yaratıcı bir tür varlığıdır. Kapitalizm bu potansiyeli bastırır, insanı salt hayatta kalmaya çalışan bir varlığa indirger. İnsan, insan olmaktan uzaklaşır. - Diğer insanlara yabancılaşma
Toplumsal ilişkiler, piyasa ilişkileri aracılığıyla kurulur. İnsanlar birbirini özne olarak değil, rekabet unsuru ya da araç olarak görmeye başlar.
Bu dört yabancılaşma biçimi, Marx’ta temelde üretim sürecine içkin olarak kavramsallaştırılmıştır. Ancak kapitalizmin tarihsel evrimiyle birlikte, yabancılaşma yalnızca üretim alanında kalmaz, tüketim alanına taşar. Geç kapitalizmde (özellikle neoliberal dönemde) birey artık yalnızca emeğiyle değil, tüketim tercihleriyle tanımlanır. Neoliberal düzende yabancılaşma yeni bir form kazanır, kimliğini giderek artan biçimde nesneler aracılığıyla kuran bireyin değer duygusu, sahip olunan ya da erişilebilen metalarla ölçülmeye başlar. “Ben kimim?” sorusu yerini “Ne kullanıyorum?” sorusuna bırakır. Ancak mesele klasik anlamda mülkiyetle de sınırlı değildir. Günümüzde mülk edimi, büyük ölçüde geçici erişim ve kiralama rejimleri üzerinden yeniden tanımlanmaktadır. Öyle ki, mülk edimi günümüzde adeta bir feodal rantçılığın dijital versiyonu gibidir: Futbol maçı izlemek için abonelikler, uygulamaları kullanmak için aylık ödemeler, kütüphaneye eklenen oyunların sınırlı süreli olması, eve ödenen kiralar… Üstelik bu içeriklerin ücretsiz erişimleri bile pazarlama stratejilerinin bir parçasıdır, içeriğin ne olduğunu görüp de hipnotize edecek bir çekicilik yaratacak biçimde tasarlanmıştır. İçeriğin en dikkat çekici, en cazip ve en yoğun bölümleri, bireyi tam erişime yönlendirecek biçimde yapılandırılmakta, böylece tüketici kendi arzusunun öznesi olduğunu sanırken önceden kurgulanmış bir tüketim rotasına dahil edilmektedir. Bu bağlamda mülksüzleştirme, yalnızca fiziksel varlıkların yitimi anlamına gelmez; bireyin kalıcı kullanım ve denetim imkânından sistematik olarak yoksun bırakılması anlamına gelir. Ortaya çıkan yapı, feodal rantçılığın dijital biçimleriyle karşılaştırılabilecek bir süreklilik taşır: Birey artık sahip olmaktan çok erişmeye yetkili kılınan yönlendirilmiş bir nesne hâline gelir. Üstelik bu erişim, borçlanma ve sürekli çalışma zorunluluğu ile birlikte ilerler. Bu koşullar altında birey, mülksüzleştirilmiş ve borçlandırılmış olmasına rağmen, söz konusu hizmetlere erişebilmesini bir ayrıcalık ve başarı göstergesi olarak deneyimlemeye başlar. Kimlik, artık üretim sürecindeki konumdan çok, bu erişim ağları içindeki yer üzerinden inşa edilir. Bireyliğin temeli, kalıcı sahiplik değil, sürekli ödeme ve geçici kullanım ilişkilerine bağlanır. Bu yeni durum, klasik yabancılaşma biçimlerinden farklı olarak doğrudan zor yoluyla değil; rıza, arzu ve özdeşleşme mekanizmaları üzerinden işler. Dolayısıyla burada söz konusu olan üretim merkezli yabancılaşmanın tüketim alanında yeniden yapılandırılmış bir biçimi olarak tanımlanabilecek neoyabancılaşmadır.
Bu noktada “kişisel gelişim” ideolojisi devreye girer. Sabah beşte kalkmak, soğuk duş almak, sürekli motive olmak, her an kendini optimize etmek… Tüm bu söylemler bireyin özgürleşmesini değil, sisteme daha verimli eklemlenmesini amaçlar. Kişisel gelişim, neoliberal çağda ahlakın yerini almıştır. İyi insan değil, verimli insan makbuldür. Kendin ol değil, daha çok tüket. Tüketmek için daha çok çalış.
Bu sürecin tarihsel bir arka planı vardır. Reel sosyalizmin çözülüşüyle birlikte neoliberal kapitalizmi dengeleyen hiçbir küresel karşı güç kalmamıştır. Sosyal devletin geri çekilmesi, sendikaların zayıflaması, kolektif hakların aşındırılması piyasanın sınırsız hareket alanı kazanmasına yol açmıştır. Artık kapitalizm yalnızca genişlemiyor, tepiştikçe tepişiyor, kendi krizlerini daha sert, daha yıkıcı biçimlerde yeniden üretiyor. Bu koşullar altında “sürekli üretmek zorunda değiliz” demek, tembellik savunusu değil ontolojik bir itirazdır. İnsan yalnızca üreten bir varlık değildir. Düşünen, bekleyen, yas tutan, duraksayan bir varlıktır. Neoliberalizm ise bu fazlalıkları törpüler, insanı işlevsel bir makine parçasına indirger, sonunda da durmanın hatta yavaşlamanın suçluluk duygusuyla birlikte insanı kaygılandıran bir fenomen olarak günlük hayatımıza dahil olur.
Neoliberal zaman rejiminin en çıplak ve en sert biçimlerinden biri, göçmen öznenin gündelik yaşamında somutlaşır. Göçmen için yavaşlamak yalnızca lüks değildir, çoğu zaman fiilî bir varlık kaybı anlamına gelir. Zira neoliberal düzen içerisinde göçmen, hukuki ve toplumsal olarak sürekli geçici bir statüde tutulur. Ülkede kalıp kalamayacağı yalnızca biyografik anlatılar ya da insani ihtiyaçlar üzerinden değil, puan sistemleri, sertifikalar, performans ölçütleri ve bürokratik denetimler aracılığıyla belirlenir. Bu bağlamda üretkenlik, göçmen için soyut bir erdem değil doğrudan varoluşsal bir zorunluluk hâline gelir. Çalışamayan, belgeleyemeyen, kendini yeterince “işlevsel” kılamayan göçmen, yalnızca ekonomik olarak değil hukuki ve ontolojik olarak da silinme riskiyle karşı karşıya kalır. Neoliberal zaman rejimi burada yalnızca hız talep etmez; süreklilik, görünürlük ve kanıtlanabilirlik dayatır.
Özellikle İngiltere bağlamında bu durum, neoyabancılaşmanın yoğunlaşmış bir formunu üretir. Göçmen emek gücünü temin etmekle kalmaz, gündelik yaşamı “doğru” yaşadığını da ölçülebilir biçimde kanıtlamaya mecbur bırakılır. Kalıcı oturum için girilen Life in the UK sınavı, bu durumun simgesel bir örneğidir. Bireyden, yaşadığı toplumu fiilen deneyimlemesinden ziyade bu deneyimi standartlaştırılmış bir bilgi rejimi içinde yeniden üretmesi beklenir. Barınma, sağlık, bankacılık ve sosyal haklara erişim, çoğu zaman geçici statüler ve güvencesiz sözleşmeler üzerinden ilerler. Bu koşullar altında göçmen sürekli bir “hak etme” performansına mahkûm edilir. Neoyabancılaşma burada derinleşir: Özne hem emeğiyle hem de yaşam biçimiyle ölçülür, hem üretirken hem yaşarken kendini sürekli doğrulamak/birilerine doğrulatmak zorunda bırakılır. Böylece neoliberal zaman rejimi, göçmen için ekonomik bir düzen olmaktan çıkarak ekonomik mücadeleyi de içinde barındıran kesintisiz bir varoluş sınavı hâlini alır.
Dolayısıyla mesele üretmek ya da üretmemek değildir. Mesele, kimin için, ne uğruna ve hangi bedellerle üretildiğidir. Bugün üretim insanı özgürleştirmiyor, onu kendisine yabancılaştırıyor. Belki de asıl radikal olan durmaktır. Durup sormaktır: Bu hız kimin yararına? Bu yorgunluk neden kutsanıyor? Ve en önemlisi: İnsan ne zaman yalnızca insan olabilecek?
Sonuç
Sonuç olarak neoliberal kapitalizm, insanı yalnızca emek süreci içinde değil, tüketim, borçlanma ve mülksüzleştirme rejimleri aracılığıyla da çok katmanlı bir yabancılaşma sürecine tabi kılmaktadır. Marx’ın üretim merkezli yabancılaşma çözümlemesi, geç kapitalist koşullarda tüketim alanına doğru genişleyerek yeni bir biçim kazanır: Neoyabancılaşma. Bu yeni formda birey, kendini yalnızca ürettiği emekten değil, tükettiği nesneler, eriştiği hizmetler ve dahil olduğu abonelik ağları üzerinden tanımlamaya zorlanır. Üstelik bu süreç, kalıcı mülkiyet yerine geçici erişim ve sürekli ödeme ilişkileriyle ilerler; birey sistematik biçimde mülksüzleştirilirken aynı anda borçlandırılır. Böylece borç, yalnızca ekonomik bir yük değil varoluşsal bir süreklilik hâline gelir. Meta fetişizmi bu aşamada niteliksel bir dönüşüm geçirir: Metalar artık yalnızca toplumsal ilişkilerin üzerini örten nesneler değildir; statünün, kabulün ve öz-değerin asli göstergelerine dönüşür. İnsan kullandıklarıyla görünür olur, sahip olamadıklarıyla değersizleşir. Bu bağlamda neoliberal düzen, bireyi özgürleştirmekten ziyade onu piyasa içinde ölçülebilir, derecelendirilebilir ve yönetilebilir bir varlık hâline getirir. Neoyabancılaşma ise tam da bu noktada insanın hem özne hem nesne olarak aynı anda çözülüşünü ifade eder. İnsanın kendisi, artık yalnızca üretimin değil statüleşmiş tüketimin, borcun ve sürekli eksiltilen mülkiyetin taşıyıcısıdır. Bu nedenle neoliberal zaman rejimine yöneltilen eleştiri yalnızca ekonomik bir itiraz değil, insanın ontolojik bütünlüğünü savunan radikal bir karşı duruştur.
