Birlikte On Yılbaşı (Sara Cano, Paula Fabra ve Rodrigo Sorogoyen, 2024)

Daimi Bir Sürgün Olarak Aşk: ‘Birlikte On Yılbaşı’

15 Şubat 2026
8 dakika

Rodrigo Sorogoyen’in 2015-2024 yılları arasını bir zaman tüneline çevirdiği Los Años Nuevos (Birlikte On Yılbaşı), sadece bir ilişkinin kronolojisi değil, Nurdan Gürbilek’in İkinci Hayat’ta tarif ettiği “geç kalmışlık” ve “telafi arzusu” üzerine kurulu bir deneyimdir. Madrid’den Berlin’e, oradan İspanya’nın dilsiz kasabalarına uzanan bu on yıl, aslında karakterlerimizin kendi içlerindeki sürgünden bir “ev” yaratma çabasıdır. Gürbilek’in sorduğu can yakıcı soru, Ana ve Oscar’ın her yılbaşında yeniden yankılanır: “Evi dağılanın yurdu genişler mi?” Dardenne kardeşlerin gerçekçiliğini hatırlatan çekimler, bizi Ana ve Oscar’ın hayatına birer yabancı olarak değil, Gürbilek’in deyimiyle “başkasının acısına ve anısına yerleşen” birer tanık olarak dahil eder.

“You had me at hello” veya eve dönmek mümkün mü?

Oscar ve Ana’nın hikâyesi, o sahte “seçilmiş kişi” klişelerini yıkar geçer. Burada aşk, “kaybedilenin ardından kurulan yeni bir dil” gibidir. “On beşinde evden kaçmamış olmanın telafi edilemezliği” Oscar’da vücut bulur. O sürekli yeni başlangıçlar yapma arzusuyla kaçarken, aslında Said’in sürgünlük deneyimindeki gibi bir kovulma ve kalıcı iğretilik duygusu yaşar. Oscar’ın hayatı tıp kariyeriyle daha statik ve düzenli ilerlerken, Ana sürekli “yer değiştiren”, kendi sesini arayan bir sürgün olarak karşımıza çıkar.

Oscar için “ev” sadece bir mekân değil, Hegelci anlamda tanınmak istediği ama tanındığı an esir düşmekten korktuğu o tekinsiz bölgedir. Kaçtıkça aslında eve değil kendi sürgününe döner. Birçok yerde insanlara, örneğin hesabı alan garsona güvenmez. Bir bölümde tanımadığı yaralı birine güvenmeyi tercih eder, sonra da Ana’yla tatile gittikleri yere döner. Bu gidiş anlamlıdır, çünkü “eve dönen adam” mitolojisini anımsatır.

Edebiyat lügatında neredeyse klişe hâle gelen “evden uzakta olma” hali, Oscar’ın saf kaçınganlığında vücut bulur. Onun için yakınlık, varlığını (tözünü) tehdit eden bir istiladır. Oscar, Ana’nın gözünde koşulsuz bir kabulle tanınmak (Anerkennung) ile kendi tözünü (Substantia) korumak arasında sıkışmış bir conatus yorgunudur. Benjamin’in tarif ettiği kalabalıklar içindeki aylak aydın, yani flâneur gibi Madrid sokaklarında kaybolan Oscar, aslında kalabalığı gözlemlerken bile kendi yabancılaşmasını büyütür.

Oscar’ın kaçınganlığına karşı Ana, yüzleşen ve değişen taraftır. Ana, Oscar’ı “ev” olarak kodlayarak aslında kendi içindeki boşluğu bir başkasının kaçışıyla doldurmaya çalışır. “Coğrafya kaderdir” söyleminin Tanpınar’dan Meriç’e uzanan tıkanmışlığı, Ana’nın Lyon’a taşınırken Madrid’i ve evi de terk etmesinde gizlidir. Pessoa’nın “Benim vatanım Portekizce” demesi gibi, Ana ve Oscar da birbirlerinin sessizliğinde bir “dilsel vatan” ararlar. Ancak Freud’un tekinsizlik (unheimlich) kavramı burada pusudadır. Evin içindeki o gizli sırlar (geheim), bir Sebald anlatısındaki gibi her yılbaşı geri döner.

Oscar için dizinin ilk bölümünde tanıştığımız Vero çekici, tekinsiz bir imajdır. İlk bölümün sonunda Vero’nun Oscar’ı araması, barışmalarına vesile olsa da bunu arzunun bastırılmış geri dönüşüyle açıklamak mümkündür. Pek tabii hepimiz Ted Mosby, Jerry Maguire benzeri karakterlerin başarılı olmasını isteriz. Oysa gerçek hayatta Vero ve çocuk sahibi olduğumuz Manu vardır. Ana ve Oscar’lar çok nadir karşılaşır.

Aşkın diyalektiği: Mutlu ilişkiler birbirine benzer

Spinoza’nın töz (substantia) kavramı, bu on yılı birbirine bağlayan o görünmez iptir. On yıl boyunca yaşanan kavgalar, ayrılıklar ve “ikinci bir hayat” kurma teşebbüsleri, aslında aynı tözün farklı moduslarıdır. Spinoza bize “Aşk, dış bir nedenin fikriyle eşleşen bir sevinçtir,” der, ama bu sevincin içinde nefreti de barındırabileceğini ekler: “Nefret ettiğimiz şeyi sevdiğimizde bu bir ruh sarsıntısı (fluctuatio animi) yaratır.” Onlar ne kadar uzağa giderlerse gitsinler, Spinoza’nın dediği gibi aynı cevherin içinde devinirler. On yılbaşı geçer, töz bakidir ama moduslar değişir. Her yeni yıl aslında hiç yaşanamayacak o “ikinci hayatın” dilsiz yasını tutmaktır. Benjamin’in “son bakışta aşk” kavramı tam da buradadır; modern kentin kalabalığında bir ânına görülen ve hemen yitirilen o yabancıya duyulan “ebediyen ya da asla” diyen melankolik aşktır bu.

Hegel’in tanınma (Anerkennung) mücadelesi ise bu on yılın her yılbaşında yeniden kurulur. Oscar, Ana’nın gözünde “biricik” olarak tanınmak ister; fakat bu tanınma hâli ona sorumluluklar silsilesini, yani “evi” dayatır. Oscar dışarıda yabancılaştıkça, Ana’nın temsil ettiği o tözsel güvenliğe muhtaç kalır, ancak o kapıdan içeri girmek ruhsal bir teslimiyet gerektirir. Ana’nın özellikle Oscar’ın hayaliyle konuştuğu o deneysel sahneler, bu “eksikliğin” ve içsel sürgünün kanıtıdır. Ana aslında Oscar’la değil, Oscar’ın kendisinde yarattığı o “ev” illüzyonuyla, yani görünmez bir rakiple diyalektik bir savaş verir.

Oscar ve Ana’nın on yılı, aslında birbirlerine duydukları özlemin değil, kendi eksikliklerinin telafisidir. Oscar elinde geçmişin ağırlığıyla sokaklarda dolanırken, Ana çoktan kendi pusulasını belirlemiş, sürgününü bir eve dönüştürmüştür. 8. bölümde Ana’nın “Ortadan kaybolmadım, Lyon’daydım,” demesi de bu sürgünün ve arayışın altını çizer. Ana bölümler boyunca kariyerini değiştirir, ilk bölümde Kanada’ya bilet alır.

Ana ve Oscar, Fleabag’in dindirilemez yas boşluğu ile High Fidelity’nin modern kaçınganlığı arasında bir yerdedir. Sorogoyen bize romantik bir masal değil bir çiftin hayatını laboratuvar numunesi gibi inceleyen sert bir anatomi sunar. Benjamin’in “Tarih Meleği” (Angelus Novus) gibi yüzleri geçmişe dönük olan Oscar ve Ana, fırtınayla geleceğe savrulurken arkada bıraktıkları enkazı bir türlü birleştiremezler. Onlar için aşkın “aura”sı, yani “buradalığı” ve tekliği, on yıllık mekanik yeniden üretim çağında (yılbaşı tekrarlarında) çoktan yitirilmiştir. On yıl boyunca birini “ev” belleyip o kapıdan içeri giremeyenlerin hikâyesidir bu, bir başkasının hayatında “ikinci bir hayat” arayanların değil. Brecht’in dediği gibi kahramanlara yazık olabilir, ama Gürbilek’in penceresinden bakınca asıl üzülmemiz gereken, kendi içindeki sürgünü bitirmek için başkasının anahtarını bekleyenler, o “ikinci hayatın” aslında hiç başlamadığını fark etmeyenlerdir.

“Yeryüzüne çıkana kadar Orpheus önde yürüyecek ve arkasındaki Eurydice’ye dönüp asla bakmayacaktır.”

Yunan mitolojisinin meşhur aşk hikâyesinde Orpheus, kaybettiği eşi Eurydike‘yi geri almak için Ölüler Diyarı’na iner. Lirini öyle güzel çalar ki Hades ve Persephone bile duygulanır ve Eurydike’nin yeryüzüne dönmesine izin verirler. Ana ve Oscar’ın on yıllık döngüsü de aslında bu “arkaya bakmama” sınavı gibidir. Oscar her kaçtığında veya her yeni bir yıla başladığında, aslında arkasındaki o “ikinci hayatı” (Ana’yı) kontrol etme dürtüsüyle yanıp söner. Ama arkaya atılan her bakış, o tözsel birliği sarsar ve Eurydike’nin gölgelere çekilmesi gibi aşkı yeniden bir sürgüne dönüştürür. Gürbilek’in bahsettiği o “geç kalmışlık” hissi tam da buradadır: Orpheus arkasına baktığı an, artık sadece bir anının yasını tutan sürgündür.

“Bu dünyada iki tür insan vardır: Umutsuz romantikler ve gerçekçiler.” Stuck in Love (2012) filminde böyle bir giriş yapar Samantha karakteri ve devam eder: “Bir gerçekçi, o yüzü gördüğünde onu daha önce gördüğü diğer tüm güzel kızlarla aynı kefeye koyar. Umutsuz romantik ise Tanrı’nın onu bu dünyada sadece o kişiyle birlikte olması için yarattığına ikna olur. Ama Tanrı yoktur ve hayat, sadece senin kendini kandırdığın kadar anlamlıdır.” Bu katı tutum bize Don Draper’ın “Onu [aşkı] hissetmemenin sebebi, var olmamasıdır. Senin aşk dediğin şey, benim gibi adamlar tarafından naylon çorap satmak için icat edildi,” sözünü anımsatır.

Modern insanlar olarak biz sevilmek en aykırı halimizle bile âşık olunmak isteriz. Aşk’a inanmak isteriz, her yerde, her kimsede onu ararız. Bilim kurgular, masallar ve fantastik hikâyelerde Aşk’ın gücünün her şeyi yeneceğini düşünürüz. Tüm genellemeler gibi Aşk’a dair tanımlamalar da dünyadaki insan sayısı kadar çoktur. Günümüzde bir çift Romeo ve Juliet gibi birbirinin dudaklarındaki zehri öpse, belki romantik bulduğumuz kadar patolojik bir sorun yaşadıklarını ya da klinik bir vaka olduklarını da düşünürüz.

Birlikte On Yılbaşı bana When Harry Met Sally (1989), You’ve Got Mail (1998), 10 Things I Hate About You (1999) ve Four Weddings and a Funeral’ı (1994), genel anlamda da 90’lar romantizmini anımsattı. Belki de Stuck in Love ve Materialists (2025) gibi yapımların vaat ettiği; ölümü, canavarı ve ejderhayı yenecek kudretteki o aşk manifestosuna artık sadece beyaz perdede inanmak istiyoruz. Gerçek hayatta ise Oscar gibi Ana’nın eşyalarını çöpe atmak ya da ses kaydını dinlemek arasında sıkışıp kalıyoruz. Benjamin’in Pasajlar’ı gibi bu ilişki de kapitalizmin ve modernliğin rüya âleminde bir gezinti, her an bir “kurtuluş” ihtimali barındıran o mesiyanik zaman‘ın beklentisi. Spinoza’nın o nefretle karışık aşk diyalektiği, on yılın sonunda Oscar’ın kulağında 10 Things I Hate About You’nun başkarakteri Kat Stratford’un sesiyle yankılanır: “Ama en çok senden nefret edemeyişimden nefret ediyorum. Yakınından bile geçmiyor, birazcık bile değil, hiç değil.”

Author

  • GMT +3. Hukuku meslek, satrancı oyun, sinemayı ise bir kaçış yolu olarak görüyor. Beyaz perde karşısında her şeyi unutabildiği anları seviyor.

Öneriler

‘Mise en Abyme’ ve Rüya Arasında: ‘Arizona Dream’ ve ‘Sentimental Value’

Gerçeklik, varlığın saf açıklığından ziyade, başkalarının zaman-mekân algısının dayatılmasıdır. Bu

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin