Geçtiğimiz yıl bahar akşamlarından biriydi. Spotify’da can sıkıntısıyla çalma listeleri arasında gezinirken ‘‘Ben Yağmurum Geceye’’ adlı bir parçaya denk geldim. Parça bitti, bir daha çaldım, o bitti, sonra bir daha… TurkodiRoma’yı ilk defa öğreniyordum. Sonrası zaten malum, bir kez dinlemeye başlayınca bırakmak mümkün olmadı. Gabriel Darko’nun Akustikhane röportajında ‘‘Abi bizi dinledikten sonra başka bir grup dinleyemezsen şaşırabilirsin,’’ demesi gerçek oldu. Şaka bir yana, müzikleri âdeta içime işlemişti.
TurkodiRoma üyelerinden Gabriel ve Bubu ile Zoom’da buluştuk. İtalya’dan seyahatlerine, köy hayatından sahne performanslarına uzanan keyifli bir sohbet ettik. Bolca güldük fakat kahkahalarımızı yazıya aktaramadık. Gene de yer yer tebessüm edeceğinizi ve TurkodiRoma’nın renkli dünyasını biraz daha yakından tanıyacağınızı umuyoruz.
Merhabalar, sizi bir süredir severek takip ediyorum. Sanırım İtalya’da öğrenci olduğum için müziğinizin bende ayrı bir yeri var. O yüzden biraz heyecanlıyım doğrusu.
Gabriel: Biz de zaten İtalya’daki Türkleri merak ediyoruz. Çünkü yavaş yavaş İtalya’daki Türkler tarafından keşfediliyoruz.
Bubu: Özellikle de öğrenciler tarafından. Biz de grubu kurmaya İtalya’da öğrenciyken karar verdik. Bu nedenle oradaki öğrencilerle aramızda bir bağ hissediyoruz.
Torino, Milano ve Padova gibi Türk öğrencilerin yoğun olduğu şehirlerde namınız yayılıyor. Gittikçe İtalya’da ünleniyorsunuz ve sizi burada mutlaka görmek istiyoruz.
Gabriel: İtalya’da konser vermeyi biz de istiyoruz. Hatta TurkodiRoma olarak İtalya’yı turlamak istiyoruz.
Bubu: Bazen ‘‘TurkodiRoma, ama Roma’da neden konser yok?’’ diyorlar ve biraz utanıyorum. ‘‘Neredesiniz?’’ gibi yorumlar da geliyor o yüzden İtalya’da konser vermeyi çok istiyoruz. Önümüzdeki sene umarım gelebiliriz. Seneye herhalde Avrupa dönemi olacak bizim için.
İtalya tercih ettiğiniz göçebe hayatın neresinde duruyor? Grubun adı da İtalya’dan geliyor, bu nedenle sizin için İtalya’nın nasıl bir önemi var merak ediyorum.
Gabriel: İtalya biraz sembol gibi aslında. Bir Türk gencinin yurtdışı merakını temsil ediyor. Hepimiz küçüklüğümüzden itibaren Roma’nın, İtalya’nın büyüsüyle büyüdük. Yurtdışını merak eden Türk gençlerinde bir İtalya aşkı var.
Bubu: Akdeniz ülkeleri gibi daha genel de bakabiliriz.
Gabriel: Bizim gibi ama daha farklılar. Daha canlılar. Öyle geliyor dışarıdan. Tabii gidince bunun onların yarattığı büyülü bir anlatı olduğunu, içinin o kadar dolu olmadığını anlıyorsun. Bu bizim kafamızda canlanan ‘‘Roma’’, ‘‘İtalya’’ imgesinden ötürü. Üstelik bunun sadece İtalya değil Roma İmparatorluğunun genişliğiyle de alakalı olduğunu düşünüyorum. TurkodiRoma bu anlamda daha evrensel bir karakter taşıyor, ‘‘Romalı’’ ve ‘‘Türk’’ olmak bütün dünyayı kaplıyor gibi.
Bubu: Bir de biz yurtdışına çıktığımızda enteresan deneyimlerimiz oldu. Sokakta satış yaptığımız bir dönem oldu mesela. Hatta arkadaş grubumuzda buna ilk Gabriel başladı, daha sonra da bizi götürdü. Sanki bir turist acentesi var gibiydi, her sene iki-üç arkadaşını alıp İtalya, İspanya kıyılarına götürüyordu. Önce Kapalıçarşı’ya gidiyorlar ve satmak için bileklik alıyorlar. Sonra İtalya’ya uçuyorlar ya da Bulgaristan üzerinden gidiyorlar. Orada işte kim ne kadar dayanabilirse, tamamen yanındaki arkadaşının kapasitesine ve uyumluluğuna bağlı olarak sokakta, tren garlarında yatıyorlar. Gündüzleri de bileklikleri satıp kazandıkları parayı gezerken yiyorlar.
Daha sonra dört arkadaşla birlikte ben de gittim. Acayip bir deneyimdi, çünkü orada bambaşka insanlarla tanışıyorsun. Kültürü gerçekten yaşıyorsun. Sokakta yaşadığında akan hayat bambaşka. Orada kesinlikle turist değilsin. Yerelsin, yerel olarak da en alt kademeden başladığın için inanılmaz şeylere şahit oluyorsun. Yani İtalya kendimizi keşfetme sürecimizin başlangıç noktasıydı. Kendimize, dünyaya bakış açımızı, gerçekliğimizi değiştiren bir deneyimdi.

Son birkaç sene içerisinde dinleyici kitleniz epey büyüdü. Diğer yandan başka bir yerde kolektife dönüşme isteğinizden ve bir arsa alıp çiftlik kurma hayalinizden bahsetmişsiniz. Dinleyicileriniz çoğaldıkça ve maddi koşullarınız iyileştikçe bu hedefinizden ödün vereceğinize dair bir endişeniz var mı?
Gabriel: Biz zaten ödünleri verdik. Şu an da müzik bize para kazandırsın diye uğraşıyoruz. Çünkü müzikten para kazanmak gerçekten zor bir şey. Entelektüel seviyede ya da mücadele kısmında bu işi sürdüremeyeceğimizi, öbür türlü ilerleme şansımızın olmadığını fark ettik.
Diğer yandan yaptığımız işe saf bir sanat gözüyle bakmamaya, insanların da işin içine dahil olmasını sağlayacak bir çarpışma ortamı yaratmaya karar verdik. Sen ve insanlar bir arada olmalısınız. ‘‘İnsanlara bunu sunacağım, bunu vereceğim,’’ diye düşünmeye başladığın zaman aranızda bir çizgi çiziyorsun. Bence insanlarla senin buluştuğun bir nokta var, etkileşim de orada başlıyor. Sen de insanlardan bir şey alıyorsun çünkü. İki tarafa da açık olmak gerek.
Halen çiftlik kurmak istiyor musunuz?
Bubu: Evet.
Gabriel: Yani biz göçebeyiz, ama aslında kuracağımız çiftliğin yerini arıyoruz.
Bubu: Yalnızlaşmanın ve şehir yaşamının insana çok zarar verdiğini düşünüyorum. Biz neredeyse üç yıldır şehir yaşamından uzaktayız. Sadece konser dönemleri içine girip sonra bir anda çıkıyoruz. Bunun aslında bir ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Birlikte yaşamanın insana, özellikle de çocuklara ve yaşlılara iyi geleceğine inanıyorum. Bu bir hayal ve hedef. Ama Gabriel’in dediği gibi doğru yeri bulmak da önemli, çünkü yerleştiğin yer ileride kuraklıktan, çevresel ve sosyal koşullardan etkilenebilir. Bir dünya turu hâlindeyiz. Kazandığımız geliri de buraya yatırıyoruz.
Şimdi de Arjantin’desiniz. Göçebe hayattaki durak noktalarınız büyük şehirler olmuyordur diye tahmin ediyorum?
Bubu: Şu an şehrin daha sakin tarafındayız. Aslında uzun zamandan sonra şehre yerleşmek ve sosyal yaşamın içine girmek bilinç akışımızı sıfırladı. Son zamanlarda sosyalleşmek sahnelerden ibaret olmaya başlamıştı.
Gabriel: Bir de günlük hayatımızı anlatalım. Biz normalde Balkanlar’da bir köyde yaşıyoruz. Günlük hayatımızdaki aktiviteler odun kesmek, temizlik yapmak, yemek hazırlamak, bahçeyle ilgilenmek gibi şeyler. Komşularımızla görüşüyor, arkadaşlarımızla onların işlettiği bir kafede buluşuyoruz. Köyde üç-dört tane genç var, onları bulup vakit geçiriyoruz. Böyle sıkıcı bir hayatımız var. Bir yandan seviyoruz, ama bir yandan da ‘‘Sinema olsa da gitsem,’’ noktasına geldiği oluyor. Bu his doluyor, doluyor, sonra şehre konsere geldiğimizde şaşırıyoruz. Medeniyet görme isteğimiz biraz doyuyor.
Arjantin’den sonra nereye gideceğinizi biliyor musunuz? Yoksa akıntı sizi nereye sürüklerse oraya mı ilerliyorsunuz?
Bubu: Arjantin’e gelmeden bir ay önce bile karar vermiş olabiliriz. İki ay önce plan yapıp ani bir şekilde gidebiliyoruz. Mesela Balkanlar’a yerleşirken şubatta uçuşumuz vardı ama biz oraya yerleşmeye aralık ayında karar verdik. Ne istediğimizi biliyoruz ve istediğimiz şeyin nerede olduğunu gördüğümüz an ‘‘Hadi gidelim, biraz da orada deneyelim,’’ gibi bir süreç oluyor. Şu an temelimiz Balkanlar’daki o köy hayatı ve oradan sürekli uzayıp kısalıyoruz. Şimdi de Arjantin’e uzandık, sonra geri köyümüze döneceğiz. Oradan sonra neresi olacak belirsiz, ama genelde vizesiz ülkeler oluyor bunlar.
Göçmen veya göçebe olarak gittiğimiz yerlerde bürokrasiyle uğraşmak zorunda kalıyoruz, bu nedenle de dünya üzerindeki hareketimiz kısıtlanıyor. Sizin için bu süreçler nasıl geçiyor? Bürokrasi Arjantin’de canınızı sıkıyor mu mesela?
Bubu: Ben bunun Avrupa’ya özgü bir ırkçılık olduğunu düşünüyorum. Çünkü İtalya’yı hatırlıyorum, göçmen ofisinde diğer göçmenlerle birlikte güneşin altında ya da soğukta saatlerce bekliyorduk. Kimse hiçbir açıklama yapmıyordu. Bu bürokratik ırkçılık özellikle Avrupa ülkeleri tarafından uygulanıyor. Hâlbuki ekonomiyi, kurumsal hayatı ayakta tutan sizlersiniz. Avrupa dışında böyle sıkıntılar yok.
Gabriel: Arjantin’le bizim henüz bürokratik bir bağımız yok.
Bubu: Ama yine de insanlar daha sıcakkanlı ve yardımseverler. Irkçılık konusunda tabii ki burada durum Avrupa’dan daha farklı, çünkü sosyal ve ekonomik yapılar aynı değil.
Gabriel: Bizim gezme sebeplerimizden bir tanesi de gittiğimiz her yerde sıfırdan bir sürü şey öğrenmemiz. İtalya’ya gidiyoruz ve İtalya’yla ilgili siyasetten sanata her şeyi öğrenebiliyoruz. Balkanlar’a gidiyoruz, orayla ilgili bir sürü şey öğreniyoruz. Ben Osmanlı tarihini daha çok Balkanlar’da öğrendim. Buraya geliyorsun ve bu zamana kadar anlatılardan duyduğuna kıyasla bambaşka bir gerçeklikle karşılaşıyorsun. Burada bir Avrupalılık var. Bütün Avrupalı insanlarla beraber Güney Amerika’da yaşıyorsun. Arada da yerlileri görüyorsun. Hepsi zaten hizmet sektöründe çalışıyorlar. Tarihsel yapılanma ve yerli halkların ezilmesi çok net bir şekilde karşına çıkıyor burada.
Turkish Dictionary kurucusu Aras Kocaoğlan ile yaptığımız röportajda kendisi Brezilya’yı mutlaka görün demişti. Sizin de Saat Farkı okurları mutlaka görsün, mutlaka gezsin dediğiniz bir yer var mı?
Gabriel & Bubu: Var, Fas.
Bubu: Kesinlikle Fas. Kaç yıl oldu hâlâ etkisinden çıkamadık. Kazablanka’dan Agadir’e indik. Tamraght’ta Taghazout sörf cenneti var.
Gabriel: Ana akım medyadaki Fas’a gitmedik. Sörf yapmak istiyorduk. Sörf yerlerini araştırırken Fas’ta Agadir’e denk geldik. Biletler de çok ucuza geliyordu. Orada ortamın ayrı bir havası var. Fas kültürüyle beraber okyanusun kültürünü, Fransız etkisini de hissediyorsun. Bu üçü çarpışınca karmaşık bir şey ortaya çıkıyor. Bize de bayağı evde hissettirdi o his. Oradaki zamanlarımız çok güzeldi, mutluyduk. Hiç dönmek istemedik, döndüğümüzde ise hep orayı düşündük.
Bubu: Dune’da Fremenler var ya, ben o hisse çok benzettim. O toz, güneş, bize kendimizi Fremenler gibi hissettirdi. Ama güneş asla yakmıyor, mahvetmiyor, bir süre sonra artık çöl insanına dönüşüyorsun. Küçücük çocuklar okuldan çıkıp okyanusa gidiyor, sörf yapıyor. Güneşten saçları sapsarı olmuş, esmerleşmişler. Bu bizi çok etkiledi. Her gün sörf tahtalarını aldığımız bir dernek vardı, sürekli orada takılıyorduk. Sabah beşte kalkıyor, spor yapıyor, sörf yapıyor, öğlene kadar çalışıyorduk. Harika bir hayattı. Orası sosyal medyanın bize pazarladığı bir yer değildi kesinlikle. Marakeş’e gittiğinizde orada bir yapaylık hissedersiniz. Agadir tarafı ise öyle değildi. Üç hafta ve üzeri kalmak koşuluyla çok tavsiye edeceğim bir yer.
Gabriel: Zaten bizim gezmekle olan ilişkimiz de böyle bir noktaya evrildi. Başta ‘‘Çok seri gezelim, her yeri görelim,’’ istiyorsun. Ama bunu yaptıktan sonra gezme kavramını sorgulamaya başlıyorsun. Ben bir yeri gördüm diyelim, ama üç gün sonra unuttum, o zaman ne anladım gezdiğimden? Ne yaptım ben orada? Bir de internetin çıkmasıyla daha kötü oldu bence. Çünkü artık internete girdiğinde herkes aynı beş-on yeri geziyor, beş-on yerde yemek yiyor. Gezmek tamamen kalıplaşmış etkinlikler dizisine döndü.
Bubu: Artık herkes Google puanına göre gezdiği için.
Gabriel: Herkes aynı şeyi de beğenmeye başlıyor. Kişisel beğeni faktörü ortadan kalktı. O yüzden biz bir yere gidiyorsak, orada iki-üç ay geçirme taraftarıyız. Çünkü iki haftadan sonra bu sefer bir nevi vahiy inmeye başlıyor sana. ‘‘Burası da varmış. Böyle bir şey de varmış. İnsanlar da böyle yaşıyormuş,’’ diyorsun. Yerelleşme belirtileri gelmeye başlıyor.
Bubu: Fas’ta iki ayın sonunda artık Arapça, hatta Berberice kelimelerle iletişim kuruyordum. Mesela Gabriel’in bakkal arkadaşı vardı. Onunla sohbet ediyordu her gün. Bu çok güzel bir deneyim bence. O yüzden fırsatı olan herkesin yaşamasını isteriz.
Benim de Fas her zaman gezi listemdeydi, ama bir türlü imkân olmadı. Marakeş bu turistik olarak pazarlanan kısımda kalıyor maalesef, ama orayı da görmek istiyorum.
Bubu: Marakeş’ten gidebileceğin çok güzel yerler de var. Çöl tarafını deneyebilirsin mesela, çünkü çölün farklı bir deneyimi var. Çöl yakınlarındaki kasabalarda kalabilirsin belki. Marakeş’in içinde gezebileceğin süre bir ya da iki gün. Onun dışında dağlara çıkmak da mümkün.
Gabriel: Oraya gittiğimizde yapamadığımız şeylerden biri Atlas dağlarına çıkmak. Orada Berberilerle beraber turlar düzenleniyor. Rehbere para veriyorsun, o seni çıkartıyor.
Instagram’ın ve vlogların ortaya çıkmasıyla ben de “Başka bir insanın yaşadığı deneyimi gidip niye tekrar canlandırayım ki?” diye düşünüyordum. İşin içinden o keşif unsuru tamamen çıkarıldı sanki.
Bubu: ‘‘Burayı ben tanıtayım. Herkes gitmiş ben de gideyim. Ben de orada fotoğraf çektireyim,’’ gibi biraz. İnsanlar artık bir yere gittiklerinde fotoğraflar bile aynı oluyor. Örneğin Şafşavan diye bir yeri var Fas’ın, oraya her giden aynı merdivenin fotoğrafını mutlaka çekiyor. Boşuna veri kirliliği yaratıyoruz. O yüzden bir yere gittiğinde yapılabilecek en iyi şey yerli arkadaşlar edinip onlarla vakit geçirmek.
Bazıları gezginlikle turistliği birbirinden ayırıyor. Günümüzde kitlesel turizm yerel hayata ciddi zarar veren boyutlara ulaştı. Yalnızca tüketip, aynı şeyleri birebir tekrar eden turistler olmaktansa gezgin olmak, keşfetmek, yerel hayatla bağlantı kurmaya çalışmak ya da yerel hayata katkı sunabilmek çok daha değerli. Sizin yaptığınız da aslında işin gezginlik kısmında kalıyor. Turist olmayı reddediyorsunuz diye anlıyorum.
Gabriel: Evet. Bir de bunu sürdürülebilir yapmak istiyoruz.
Bubu: Gittiğimiz yeri tüketmek istemiyoruz. Çünkü öbür türlü geliyorsun, yiyorsun, içiyorsun ve pisletip gidiyorsun.
Gabriel: Turistler genelde savruk davranıyorlar. ‘‘Otele parasını verdim, istediğimi yaparım. İstersem suyu açık bırakır odadan çıkar giderim, umurumda değil,’’ gibi bakıyorlar. Zaten parasını ödemişsin, sana hiçbir etkisi yok bunun.
Bubu: Plastik tüketimi de çok artıyor. Yani turizm asla sürdürülebilir bir şey değil. Ama yerel olmaya çalıştığında, örneğin kaldığın yerde yemeklerini kendin yapıyorsun. Sürekli restoranlardan yemiyorsun. Veya yerel insanlarla tanışıp yemeğe gidiyorsun. Evlerine davet ediyorlar bazen. Balkanlar’da bayrama denk gelmişti ve evlerine çağırdılar mesela. Demem o ki gezme deneyimini insanileştirmek gerek. Ama diğer taraftan da kurumsal hayat buna asla izin vermiyor. Senin üç gün iznin var, ne yapacaksın? Zaman kaybetmek istemediğin için internetten bakıp ‘‘en iyiye’’ gideceksin. Fiyat-performans ilişkisini maksimize etmen gerekiyor.
Gabriel: Yani çalışmışsın, azıcık iznin var. Bütün paranı da tatile harcayınca tabii ki…
Bubu: İşte buradan gene sisteme geliyoruz o yüzden…
Gabriel: O yüzden köye taşınıyoruz.

Venedik de kitlesel turizmin mağduru bir şehir. Bu şehir ya turistlerin adımlarıyla ya da iklim kriziyle batacak diyorum bazen. Turizm gerçekten yerel hayata ciddi zararlar bırakıyor. 1950’lerden bugüne yerli nüfusun sayısındaki azalışa baktığımızda Airbnb’lerin de aynı oranda şehri ele geçirdiklerini görüyoruz. İşçiler ve öğrenciler bu nedenle konaklayacak yer bulmakta sıkıntı çekiyor.
Gabriel: Turizm emlak fiyatlarını yükselttiği için de yerel hayata zararı var.
Bubu: Yeri geliyor sen kendi ülkende, Muğla’daki köyünde rahat edemiyorsun artık. Göç ederek bu rahatsızlıktan kaçmaya çalışıyorsun. Gittiğin yer daha iyi mi? Olmuyor ama en azından göçmensin ve yeni bir şeyler deneyimliyorsun. Şansını deniyorsun, olmuyor, orayı da terk ediyorsun. Zaten oranın halkı da benzer sebeplerden gitmiş.
Gabriel: Biz Balkanlar’a gidiyoruz, Balkanlar Almanya’ya gidiyor.
Bubu: Metrekare başına en az insan düşen yere gitmek daha mantıklı. O yüzden ben bir köye yerleşme fikri her zaman kazanacaktır diye düşünüyorum. Önümüzdeki yıllarda bunu daha sık duyacağız.
Gabriel: Gençler de köye yerleştikçe köy daha cazip bir yer hâline geliyor ve kalkınmaya başlıyor. Artık uzaktan çalışmak mümkün, hayat da şehirlerde çok pahalı olduğu için en son buraya evrileceğiz gibi duruyor.
Bazı hükümetler bu konuda resmi adımlar da atıyor. Mesela her sene Sicilya’da yalnızca bir avroya evlerin satıldığına ilişkin içerikler dolaşıma giriyor. Gerçek bir boyutu da var bunun, ama bir avroya aldığınız evin bütün restorasyon ve bakım masraflarını siz üstlenmek zorundasınız. Böyle fırsatları değerlendiriyor musunuz?
Gabriel: Haberler çıkınca baktığımız oldu, ama o bir avronun sadece evin resmi satışıyla sınırlı kaldığını biliyoruz. Sonrasında renovasyon yaptırmak zorundasın. Videolarda insanlar bu süreçte acı çekiyorlardı.
Bubu: Bir de regülasyonlarla sınırlısın, işin maddi yükünü artırıyor bu durum. Evi yıkıp baştan yapsan belki daha kolay olur. Bu tarz fırsatlar önemli tabii, ama bu evin İtalya’da olmasına gerek var mı şüpheliyim. Son üç-dört yılda Avrupa’ya karşı bakış açım çok değişti. Ayrıca nerede olduğunun bir önemi yok, gittiğin yerde köy hayatına yerleşeceksen zaten karakterinde belli kırılımlar yaşanmıştır ve bir şeylere hazırsındır artık. Balkanlar’da bunu çok yaşadık biz. İnsanlar samimi ve kabulleniciler. Sen onların köyünü buldun, geldin yerleştin diye o kadar mutlular ki. Çünkü bu dönemde yirmilerinde iki genç gelip sadece yaşlılardan oluşan bir köye yerleşmez sık sık.
Gabriel: Balkanlar inanılmaz bir yer. Bedavaya yaşarız istersek. Bize sürekli yemekler geliyordu, hâlimiz hatırımız soruluyor, işlerimiz yapılıyordu. Bahçemizi kazmamıza yardım ediyorlardı.
Bubu: Balkanlar değil başka bir yer olsun gene benzer şeyler yaşayacağımıza eminim. O yüzden önceliğimiz bu. Umarım daha fazla insan bu şekilde düşünmeye başlar. Her şey daha kolay olurdu o zaman.
Gabriel: Ama uyum sağlamak ve insanlara açık olmak da lazım. Çok fazla insan Balkanlar’a gidiyor ve kimseyle iletişim kurmadan yaşıyor. Biz en başından itibaren dillerini öğrenmeye çalıştık, her zaman yardım istedik, bir şey oldu yardım ettik. Bu bir hayatta kalma içgüdüsüydü aynı zamanda. Çünkü bilmediğin bir yere gidiyorsun ve alfabesi bile senden alakasız. Tehditleri hissetmeye başlıyorsun etrafında. O yüzden burada en iyi strateji insanları çok iyi tanımak ve insanlara kendini tanıtmak ki seni sevsinler, sana zarar vermek istemesinler.
İtalya’ya ilk geldiğim zaman İtalyanca pek bilmiyordum. Göç ettiğin yerin dilini bilmemek de seni birçok anlamda savunmasız bırakıyor. Hem psikolojik hem de fiziksel ve bürokratik anlamda savunmasız kalıyorsun. Çok basit olabilecek bir form doldurma işlemi bile insanın gözünde büyüyebiliyor. Veya yanlış bir sipariş getirildiğinde yetkililerle iletişime geçmeye çekindiğin için susabiliyorsun. Sizin gittiğiniz yerlerde dille olan deneyiminiz nasıl?
Bubu: Gabriel bu konuda ekstra çaba sarf eden biri. Çabanın her zaman yetenekten önde geldiğini düşünüyorum. Bir süre sonra yerlilerle iletişim kurmak birinci önceliğiniz oluyor. Dil de böylece otomatikman öğrenilmeye başlanıyor. Ben çaba kısmında daha eksik bir insanım ama Gabriel’in yanında ve insanlarla iletişim kurmaya çalıştıkça dil öğrenen bir çocuğa dönüşüyorum. Bu çabanın gittiğin yerde insanlar tarafından da olumlu karşılandığını düşünüyorum. Yabancı dili sosyalleşerek daha kolay öğreniyorsun. Balkanlar’da bunu çok yaşadık. Komşumuz her gün Gabriel’e birkaç kelime öğretmeye çalışıyordu. Bir süre sonra baktık, Gabriel’in dili daha çok ilerledi, çalışmaya falan başladı. O öğrendikçe ben de bu sefer öğrenmeye başladım. Komşularımızı tam anlamasam da araştırıyordum ne demek istediklerini.
Gabriel: Burada yine köy ve şehir ayrımı var. Şehirde olsaydık, dili öğrenemeyecektik. Kurslara gitmemiz ve özel hoca tutmamız gerekecekti. Köy insanı anlamasan bile seninle konuşuyor, zorla anlatıyor. Gene de anlamayınca sana kızıyor. ‘‘Salak mısın sen?’’ diyor. Sonra tekrar ‘‘Bak böyle olacak,’’ diyor. O yüzden şehirde olsaydık kesinlikle komşularımız yüzümüze bakmazdı ve ‘‘merhaba’’ deyip geçerdik.
Bubu: Ki şehir merkezinde de bir sene yaşadık. Gerçekten şehirdeki bir sene içindeki gelişmeyle köydeki altı aylık, hatta üç aylık gelişme arasında dağlar kadar fark var. Dil öğrenmek hem senin çabanla hem de insanların buna açık olmasıyla çok bağlantılı.
Gabriel: Bir de dili çocuk gibi öğrenmenin her zaman doğal yöntem olduğuna inanıyorum. O zaman aksan ve gramer kaygıların azalıyor. İngilizce öğrenirken mesela önce akranların seni zorbalıyor. Aksan yapsan ayrı yapmasan ayrı zorbalıyor. Ben Balkanlar’da çok şey öğrendim. Dile bakışım değişti. Kimse bana niye yanlış yaptın diye sormuyordu.
Bubu: Dili bilmeyen bir çocuk sen onunla konuşurken hayal gücüyle ne dediğini anlamaya çalışır. Ben de sokakta biri bir şey söylerken bir kelime anlıyorum, oradan bir hikâye kuruyorum. Sonra Gabriel’e ‘‘Böyle mi söyledi?’’ diye soruyorum, aslında bambaşka bir şey anlatmış. Ama bu şekilde öğreniyorum, çünkü Gabriel bana gerçek hikâyeyi söylediğinde bu sefer sokaktaki kişinin kurduğu cümledeki diğer kelimelerin anlamı açığa çıkıyor. Biraz çocuklaşmak lazım işte.
Fakat Türkiye’deki kültür çocukları çok çabuk büyütmeye çalışıyor. Örneğin çocuk üç yaşında, kardeşi oluyor ve ‘‘Artık abi oldun, abla oldun. Kendine gel, böyle saçma sapan davranma. Ağlama, büyüdün,’’ gibi bir baskı oluşuyor. Diğer yandan da dil konusunda akran zorbalığı var. Ergenlikte zorbalığa karşı kapanmaya, karşı tepki vermemeye başlıyor çocuklar. Çocukluğunu yaşayamamak gibi durumlar yaygın olduğu için Türkiye’deki gençlerin yabancılara kıyasla bu konularda zorlandığını görüyorum.
Şarkılarınızda farklı dilleri bir araya getirmeyi seviyorsunuz. Sanırım bu çokdillilik kendinizi ifade etmek için çokkültürlü bir alan sağlıyor size. Ayrıca dünyanın farklı yerlerinden insanlara temas etmek için bir araç da olabilir. Birden fazla dili müziğinizde kullanmanızın belirli bir nedeni var mı yoksa sadece estetik olarak güzel bulduğunuz için mi?
Gabriel: Kesinlikle bir ifade yöntemi olarak ortaya çıktı. Başka işlevleri de var tabii, ama nihayetinde yapabildiğimiz için yapıyoruz. Demin çocukluktan da bahsettik, her farklı dille çocukluğunu yeniden yaşayıp kendine bağımsız bir hayat hediye ediyorsun. İspanyolcada farklı bir insanım, İtalyancada farklı bir insanım, Türkçede farklı bir insanım. Diller personalarım gibi bir şey aslına bakarsan. O yüzden bu bir ifade biçimi oluyor ve hikâyeye katman katıyor. Aynı zamanda da yurtdışındaki insanlara ulaşmamızı sağlıyor.
Peki, TurkodiRoma’nın Türkiye dışındaki dinleyicisi nasıl? İtalya’dan biraz bahsettik, ama başka yerlerde, mesela Latin Amerika ülkelerinde sizi dinleyenler ve merak edenler vardır diye tahmin ediyorum.
Gabriel: Arkadaşlarımızın haricinde Latin Amerika’dan henüz dönüş almadık. Daha yeni Almanya’dan bir radyo bize ulaştı.
Bubu: Alman yerel radyocular iletişime geçip birkaç şarkımızı yayınlamak istediklerini söylediler ve şarkı sözlerinin anlamlarını sordular. Polonya’dan dinleyen insanlar da var. Müziğimiz yabancıların dikkatini çekiyor bence, çünkü Türkiye’den Avrupa’ya göç arttıkça oradaki insanlar Türklerle iletişim kurup daha fazla etkileşime geçiyorlar. Türkiye’yi biliyorlar, bizi öneriyorlar. Bir keresinde Fransa’dan atlayıp konserimize geldiler. Arkadaşımız dinletmiş ve çok beğenmişler.
Ama Türkiye’nin son on-yirmi yılda yaşadığı bir hüsran var. Medyada ve müzik sektöründe kaliteli içerik üretmekte büyük sıkıntılar yaşıyoruz. Diğer yandan insanlar eğlenceye aç. Mesela Tarkan geçenlerde konser serisine başladı ve insanlar çok heyecanlandı. Konserlerimizde de bu açlığı görebiliyoruz.
Ben müziklerinizi eğlenceli buluyorum, ama bir yandan da çok güzel ve farklı bir tınısı olduğunu düşünüyorum. Bu özellikleri bir araya getirebildiği için sanırım TurkodiRoma çok sevildi.
Gabriel: İki tip durum var, biri Spotify dinleyicisi diğeri de konser kitlesi. Bu ikisi birbirinden oldukça farklı. Çünkü biz konserlerde Spotify’daki gibi çalmıyoruz, tamamen kendi geliştirdiğimiz bir sahnemiz var. Bu sahneyi dinleyicinin olabildiğince kendinden geçeceği şekilde hazırlamaya çalışıyoruz. Duyguları olabildiğince yoğun bir şekilde deneyimlemelerini istiyoruz. Yani insanlar ağlama noktasına da gelsin, tahrik de olsunlar, öfkeden kudursunlar da, şok olup korksunlar da. En sonunda göbek atsınlar ki onları rahatlatıp eve gönderelim.
Bubu: Evet, gerginlik seviyesinin arttığını görüyorsunuz. Sahneye ‘‘Bambaşka deneyimler yaşayıp gitsinler, unutamasınlar bu konseri,’’ gibi motivasyonlarla çıkıyoruz. Her zaman da hissettiğimiz gibi çalıyoruz, ‘‘İşimiz bu, çıkıyoruz yapıyoruz, bitiyor,’’ gibi değil. Bizim için de çok yoğun, yorucu ve eğlenceli geçiyor. Bazen dinleyiciyle beraber sahnede ağlıyoruz.
Gabriel: Bir deneyimi paylaşmaya çalışıyoruz.
Bubu: Kolektiflikten bahsettik ya, TurkodiRoma kolektifine seyirci de dahil.
Gabriel: Ayrıca küçük sahneler daha farklı geçiyor. Eskişehir’de daha az insana çalıyorsun, ama herkesle iletişim kurabiliyorsun. Herkes gösterinin bir parçası hâline gelebiliyor. Biz dinleyiciyi de sahneye dahil etmeyi seviyoruz. Büyük yerlerde insanlarla bu kadar rahat iletişim kuramıyorsun. İstanbul gibi yerlerde insanların daha farklı bir bakış açısı var. Beklentileri farklı. Aranızdaki o buzu kırmak zor oluyor. Ama küçük şehirlerde daha samimi bir ortam oluyor. Türkiye’deki bütün şehirleri gezmek istiyoruz, çünkü bu şovu herkes deneyimlesin istiyoruz. Biz de herkesle farklı bir deneyim yaşıyoruz. Şehrin peyzajını bilsek bile orada yaşayan insanları daha iyi tanıyoruz.
Bubu: Bazen tanıştığımız dinleyicilerle arkadaş olup iletişimimize devam ediyoruz. Her sahneye geliyorlar, haberleşiyoruz. Hayatları nasıl gidiyor, gelişmeler neler, bunları konuşuyoruz sahne öncesi veya sonrası. Güzel bir ritüel hâline geliyor bu.
Bir yandan gezerken bir yandan konser vermek güzel olmalı. İtalya’ya genelde pek Türk sanatçı gelmiyor, gelenler de tatil arasına bir konser sıkıştırmış oluyor. Siz de belki o şekilde hem tatil hem de konser için buraları düşünebilirsiniz.
Gabriel: Bizim İtalya’ya işe gelmemiz lazım. Şu an zaten tatildeyiz. Ben gelsem Milano’ya gelirim ve bütün Türkleri toplamaya çalışırım.
Bubu: İtalya’da sadece konser yapmak istemem ama. Konser ardına söyleşi tarzı bir şey de koyabiliriz. Torino ya da Torino’ya yakın yerlerde park buluşmaları yapabiliriz. ‘‘TurkodiRoma İtalya’ya geliyormuş, etkinlikler varmış,’’ diye festival havası yaratsak çok güzel olurdu.
Gabriel: Bir de ben oraya gittin mi katalizör olayım, İtalya’daki Türkler birbiriyle kaynaşsın isterim. Normalde Türkler birbiriyle denk gelince kaçıyorlar.
Bir de müziğin etrafında buluşmak iyi bir başlangıç noktası oluyordur. Böylece çok rahat sohbet edebilme imkânı doğuyordur. Sen, ben ve bizi anlayanları bir araya getirmiş oluyoruz yani.
Bubu: Evet, hayalimiz bu.
Gabriel: Bir ortak özellik açılmış oluyor.
