Londra merkezli Gigue Production, Türkiye’deki müzik sektöründe yıllar boyunca çalışmış üç arkadaşın kurduğu, başta konser olmak üzere her türlü kültür-sanat etkinliği organize eden bir şirket. Şimdilik etkinliklerinin çoğu Türkiye’den gelen sanatçıların verdiği konserler, bu konserlerin etrafında oluşan komüniteden de hayli memnunlar, ama uluslararası işler de yapmayı hedefliyorlar.
Gigue’in kurucuları Şebnem, Murat ve Berk’le Londra’nın Angel mahallesindeki bir kafede buluştuk, bugüne dek yaptıklarından, geleceğe dair planlarından bahsettik.
Dilerseniz basit bir yerden başlayalım. Gigue nedir, ne amaçlar?
Şebnem: İsimden başlayalım o zaman. Hem “jig” hem de “gig” diye okunuyor. Fransa’da “jig” diye bir dans akımı var.
Berk: Kelt dansı aslında.
Şebnem: Bir de bildiğimiz “gig” [konser] var tabii.
Berk: Beraber beyin fırtınası yapa yapa bulduk.
Murat: ChatGPT’yi de dahil ederek (gülüşmeler).
Berk: Nasıl okunduğuna dair kafa karışıklığı yaratması da hoşumuza gidiyor.
Şebnem: Gİ – GU – E dışında her şekilde okunabiliyor.
Murat’la ben zaten İstanbul’da etkinlik ve müzik sektöründe çalışıyorduk uzun seneler. Ben işin record label tarafındaydım, Murat prodüksiyon amirliği yapıyordu. Buraya taşınırken kendi işimizi yapmak için yola çıktık. Berk çok eski arkadaşımız, hospitality alanında, hizmet sektöründe şirketleri var. Ailesiyle birlikte Londra’ya adım atacağı da belliydi. Üçümüz böylece Gigue’i kurduk.
Bu işi yapmak istedik, çünkü bildiğimiz, sevdiğimiz iş bu. Ama tabii hiçbirimiz organizatör değildik.
Murat: Etkinlik yöneticisiydik.
Berk: Aslında tahmin ettiğimizden de hızlı ilerledi, çünkü galiba doğru bir yere parmak basmışız. Burada Türkiye’deki deneyimlerini hatırlamak isteyen büyük bir kitle var. Sadece nostalji ihtiyacından da değil, kendi dilinde, sevdiği sanatçıları görmek istiyorlar. Bir sene içinde kırktan fazla etkinlik organize ettik, çok da ilgi gördü.
Biz de genel olarak konserleri, oyunları, sanatsal aktiviteleri takip eden insanlarız. O yüzden biraz da kendi istediklerimizi yansıtmak istedik.
Şebnem: Yaptığımız iş biraz burada farklılaşıyor zaten. Daha alternatif isimlerle, İstanbul’da bile bazen yer bulmakta zorlanan sanatçılarla da iş yapmaya çalışıyoruz.
Anladığım kadarıyla Sync the Culture seriniz tam da bu ihtiyaçtan doğmuş.
Şebnem: Bizim dinlemeyi sevdiğimiz, çok iyi müzik yapan isimlerle ilgili böyle bir hayalimiz zaten vardı. Çoğu da tanıdığımız, arkadaşımız olan insanlar olunca biraz biz onlara ulaştık, biraz da onlar bize ulaştı. Gerçekten Türkiye’deki alternatif isimleri Londra da duysun, kültürel bir senkron oluşsun istiyoruz.
Murat: Bir yandan ticari olarak zorlayıcı bir tarafı da var. O yüzden bu projeyi biraz yavaşlatmak zorunda kaldık. Yaptığımız işin elbette ticari bir boyutu var, ama biz de her şeyden önce kültür-sanat tüketicisi olduğumuz için tabiri caizse kendi yemediğimiz yemeği servis etmek istemiyoruz.
Berk: Bir de Türkiye’de bile sahne bulmakta zorlanan isimleri Londra’da sahneye çıkarıyoruz. Türk olmayan seyirciler de şaşırtıcı derecede fazla geliyor bizim etkinliklerimize. Biz daha çok kendi komünitemize iş yaptığımızı düşünüyorduk, ama burası o kadar çokkültürlü bir yer ki kültür-sanat tüketicisi de bu zenginlikten faydalanmak istiyor. İlla şarkılarını ezbere bildiği birine gitmektense “Filanca mekâna Türkiye’den biri geliyormuş, gideyim bakayım,” diyor. Selin konserinden sonra Hintli bir grup gördük mesela, o kadar sevmişler ki sıraya girip imza aldılar.

Can Güngör ve Dilan Balkay konserlerinde sanatçıların da çokkültürlü bir seyirci grubuyla karşı karşıya kalınca şaşırdığını hatırlıyorum. Berk’in söylediğinden devam etmek gerekirse, burada gerçekten genel kültür-sanat izleyicisi diye bir kavram var. Belki İstanbul’da 2000’lerin ilk on yılından hatırladığımız mekânlara gidip yeni bir şey keşfetme hevesi var, tabii bunu yapabilecek ekonomik imkân da var. Bir yandan da mekânların kendi seyircisi var, değil mi?
Murat: Kesinlikle. Hatta mekânlar işi kabul ederken “Bizim kitlemize uyar mı, bizim kitlemiz bu tarz müzik dinliyor mu?” gibi değerlendirmeler yapıyor.
Berk: Müdavimleri var çünkü. Mekânlar da kaliteli iş gelsin istiyor. “Türkiye’de çok satıyor, Spotify’da şu kadar dinleyicisi var,” diye götürüyorsun, “Bir dakika, bu benim kitleme, konseptime uygun değil,” diyebiliyorlar.
Murat: Bir de mahallecilik çok yaygın. Herkes mahallesinin pub’ına, tiyatrosuna, konser mekânına gidiyor.
Yalnızca konser de yapmıyorsunuz. Tiyatro oyunları, DJ performansları, stand-up’lar düzenlediğinizi de görüyoruz. Bu açılım nasıl oldu? Başından beri böyle mi planlıyordunuz?
Şebnem: Marka kimliğini oluştururken, planlamaları yaparken hep konuştuğumuz bir şeydi. O çeşitliliğe hizmet etsin istiyoruz. Konser, tiyatro harici etkinlikler de yaptık, Emre Onar’la Halloween Partisi yaptık mesela.
Ağırlıklı olarak seyirciye dönük, B2C diye tabir ettiğimiz işler yapıyoruz, ama prodüksiyon, sanatçı menajerliği, konuk ağırlama hizmeti de veriyoruz.
Şebnem: En önem verdiğimiz konu da herkesin maddi anlamda karşılayabileceği etkinlikler düzenlemek. Salonu dolduralım, insanlar o parayı verebilsin istiyoruz. Önceliğimiz bu, kâr marjımız ikinci planda. Çünkü gerçekten çok pahalı her şey.
Türkiye’den gelen sanatçıların konserleri buradaki isimlere göre daha pahalı olabiliyor bazen. Sıradan bir dinleyici olarak benim arkadaşlarımla hep konuştuğum bir şey bu fiyatlandırma politikası. Sanatçıyla mı, organizatörle mi, mekânla mı alakalı bilmiyorum, ama bu “erişilebilir konser” vurgunuzu, arkasındaki dinamikleri biraz açmanızı rica ederim.
Berk: Burada herkesin konseri yapılabilir, ama hem çok meşhur bir sanatçıyı getirip kaşesini ödeteyim, hem tüm orkestrasını getirip burada konaklatayım, hem bir sürü insan gelsin, hem de çok para kazanayım dersen, hepsi birden aynı denkleme oturmuyor. Belirli şeylerden feragat etmek gerekiyor. Biz bugüne kadar hep kâr oranından feragat ettik. Sanatçıların isteklerini karşıladık, %70-80 doluluk oranları oldu. Mekânlar da memnun kaldı, sürekli “Sizin ne kadar güzel bir kitleniz var,” gibi geri bildirimler aldık. Para kaybettiğimiz de oldu kazandığımız da, ama nihayetinde “İyi işler yaptık,” diyebiliyoruz. Bizim için önemli olan da bu.
Murat: Türkiye’den gelen prodüksiyonların maliyetleri çok yüksek. Bu arada diğer diaspora işlerinde de bilet fiyatları yüksek, çünkü Avrupa dışından Londra’ya gelmek büyük külfet.
Bir de bu işin Türkiye’de yapılış şekli ile Avrupa’da yapılış şekli biraz farklı. Avrupa’da turne mantığı çok daha oturmuş, sanatçılar ve ekipleri turne konseptine oldukça alışkın, çünkü sene boyunca birçok şehre rahatça ulaşarak neredeyse her gün konser verecek şekilde turlayabiliyor, bunu yaparken de konfordan ve bazı olanaklardan feragat edebiliyorlar. Türkiye’de turne kültürü çok yaygın olmadığı için sanatçı Türkiye’de konser verdiği standartları yurtdışında da korumak istiyor. Bu durum maliyetleri oldukça yükseltebiliyor, böyle olunca da maliyetler bilet fiyatına yansıyor.
Berk: Londra öyle bir yer ki dünyada meşhur olup buraya gelmeyen kimse yok. O yüzden 100-120 pound vererek dünyanın en büyük yıldızlarını izleyebilirken Türkiye’den gelen bir sanatçıya aynı parayı vermek istemeyebiliyorsun. Bizim de zaman zaman “Bu işi istediğimiz gibi yapabilmemiz için bilet fiyatını 150 pound’a çekmemiz lazım, o zaman hiç girişmeyelim,” gibi projeksiyonlarda bulunduğumuz oluyor. Yapanlar çıkıyor, ama bize doğru gelmiyor. Biz büyük bir konserle voleyi vurmak değil sürdürülebilir bir şey yaratmak istiyoruz.
Murat: Dün düzenli iş yaptığımız bir mekânın yöneticisiyle buluştuk. Küçük mekânlarda genellikle bilet fiyatları 8-10 pound arası oynuyor. Pandemiden önce bu fiyatlar 20 pound civarındaydı. Şimdi oralara çıkamıyorlar, buluştuğum kişi de kimsenin para kazanamadığını, sürekli zararına iş yapıldığını anlatıyordu.
Türkiye’den sanatçıları getirmek yerine hâlihazırda gelen isimlere konser ayarlamak gibi opsiyonlara da başvurduğunuzu hatırlıyorum. Buna devam ediyor musunuz, yoksa başlangıç aşaması için denenen bir model miydi?
Berk: Devam ediyoruz, ama bazı kriterlerimiz var tabii. Birinin solo konseri asıl konseri baltalayacaksa, aynı kitleye hitap ediyorsa, ayrı bir ayarlama yapmaktan kaçınıyoruz. Mesela bu hafta Duman konseri var, iki gün öncesine Kaan Tangöze solo konseri koymayız.
Biri Londra’yı gezmeye gelecek oluyor, haydi bana konser ayarlayın diyor, kendi süzgecimizden geçirdikten, projeksiyonumuzu yaptıktan sonra ayarlayabiliyoruz.
Şebnem: İlk konserimiz öyleydi, Simge Pınar. Sync the Culture için zaten düşündüğümüz bir isimdi, ama geleceğini öğrendik, iki haftaya yakın bir sürede organize ettik, ona rağmen neredeyse sold-out oldu.
Murat: Can Güngör’ün de vizesi olduğunu biliyordum mesela, vizenin süresi dolmadan gel bir konser yapalım dedik.
Berk: Sana bir gitar verelim… (gülüşmeler)

Can Güngör konseri çok güzeldi sahiden, mekân da çok tatlıydı. Bu da beni Londra’da etkinlik türlerine ek olarak mekânlarda da ciddi bir çeşitlilik olduğu düşüncesine götürüyor. Büyük konser, etkinlik salonlarının yanında mahallelerde irili ufaklı, farklı kitlelere hitap eden yerler var. Can Güngör konseri de bir brewhouse’taydı [kendi biralarını üreten pub] mesela.
Murat: Birçok mekânın ya alt katında, ya üst katında, ya da bir köşesinde sahne var. Etkinlik sektörü burada bir tür bacasız sanayi gerçekten, 40-50 kişiden 15.000 kişilik kapasiteye, her tarzda etkinlik mekânı bulmak mümkün.
Berk: Bu yapıyı korumayı da önemsiyorlar. Sen mesela o mekânlardan birini satın alsan, sahne kısmını kafana göre restorana çeviremiyorsun, çok zor o işler. Etrafında yaşayan topluluk, mahalle de sahnesini sahipleniyor zaten.
Peki, biraz daha direkt bir soru sorayım. Türkiye’deki seyirci ile Londra’daki seyirci arasında bariz bir fark var mı sizce? Tabii sizin etkinliklerinize gelen yeni nesil göçmenler de 5-10 yıl önce Türkiye’deki seyirciydi.
Şebnem: Bence yok ya.
Berk: Şöyle olabilir aslında. Mesela Duman konseri var, İstanbul’daki seyirci zaten önümüzdeki ay da burada konser verir diye düşünüyor. Buraya senede bir, belki iki senede bir geldikleri için buradaki seyirci o ânın tadını bir miktar daha çıkarabiliyor. Ya da çok duyulmamış bir ismi Taksim’de gördüğünde kafasını çevirip gidecekken Londra’da “Buraya gelmişken gideyim,” diyebiliyor.
Murat: Benim gözlemlediğim iki tip seyirci var burada. Bir grup sanatçıyı bilerek geliyor ve konsere baştan sona eşlik ediyor. Bu grup ne kadar kalabalık olursa, konser o kadar iyi geçiyor. Bir grup ise sosyalleşmek için geliyor. Bu durum da gayet anlaşılır ancak bu grup ne kadar kalabalık olursa, gürültü seviyesi de o kadar artıyor, bu da performansı biraz etkiliyor.
Şebnem: Ben de bunu söyleyecektim. Türkiye’deki seyirci de küçük yerde konuşur ya hep, sanatçı da sahnede dile getiremiyor, ama o rabarbadan hâliyle rahatsız oluyor.
Murat: Bunu dile getirmek zaten sahnenin görevi olmamalı, bir nevi toplumsal kurala dönüşmeli. Ama bunu da anlıyorum, insanlar Türkçe konuşma özlemiyle de geliyor bu etkinliklere.
Tam konser deneyimlerinden bahsediyorken Oh Voyage konserinizde gördüğüm manzarayla alakalı bir şey sormak istiyorum. Bahsettiğiniz işin mutfağından gelmekle ilgili olsa gerek, sizi sürekli ses masasında, ışıkta, işin teknik kısımlarına da dahil olurken görüyoruz.
Murat: Kontrol manyaklığı var, evet (gülüşmeler). Ben karışıyorum, mekânda çalışanlar bazen sinir de olabiliyor. Ben etkinlik yönetimi yaptım, sanatçılarla çalıştım, ses mühendisliği yaptığım bir dönem vardı, yani bir konserin tüm departmanlarına bir şekilde bulaştım. O yüzden bir standartım var ve bunu talep etmekten çekinmiyorum.
Berk: İyi bir iş çıksın istiyoruz dedik ya, müdahil olma durumu biraz bundan kaynaklanıyor aslında.
Restoran açma hevesi olanlara hep derler ya, “Diyelim şefinin kafası attı, işi bıraktı. O mutfağa geçemeyeceksen restoranı da açma.”
Murat: Londra’da organizasyon firmaları etkinliğe bir temsilci gönderir, o kişi de operasyonun sorunsuz aktığından emin olur. Etkinliği aslında mekânlar yönetiyor, buradaki konsept kabaca böyle. Biz ise bizzat işin başında oluyoruz. Mekânlar konser gününe kadar bütün süreci yürüttüğü kişileri sahada da görünce şaşırıyor.
Berk: Mekânlarla aramızın iyi olmasının sebebi de bu. Herhangi bir aksilik olduğunda muhatap bulabiliyorlar, bulduğunda da işi çözüyoruz.
Şebnem: Etkinliklerde işin başında olduğumuz için, en baştan bu yana konserlerde göre göre arkadaş olduğumuz bir seyirci kitlemiz var. Böyle bir topluluk da olduk. Onlardan geri bildirim de alıyoruz, bazen “Şöyle bir isim düşünüyoruz, ne dersiniz?” diye onlara danışıyoruz.
Yalnızca Türkiye’den gelen isimlere odaklanmadığınızı da görüyoruz. Bu tür etkinlikler Gigue projesinin nereye evrileceğiyle ilgili bize bir fikir veriyor mu?
Murat: Tabii, amacımız en başından itibaren uluslararası işler yapmaktı. Diaspora işi yaparak başlamamızın sebebi, çevremizden ötürü en hızlı orada büyüyebileceğimizi bilmemizdi.
Berk: Evet, burada o bahsettiğimiz komüniteyi yaratmak istiyoruz. Ama mesela buradaki yerel sanatçıları da Türkiye’ye göndermeye, o köprüyü de kurmaya başladık.
Gündelik çalışma düzeninizi merak ediyorum. Bir organizatör ne yapar, nereden çalışır?
Berk: Ofisimiz var, ama gitmiyoruz, çünkü mesai kabul etmeyen, 9’da başlayıp 6’da bitireyim diyemeyeceğimiz bir iş bu. Bunun olumsuz tarafları var, ama olumlu yanları da var, şu an oturup bu sohbeti edebiliyoruz mesela. Yıllarca masa başında oturup sözleşme incelemiş biri olarak çok da hoşuma gidiyor bu düzen. Uzakta, belirli tarihte yapılması gereken işler oluyor, rutinimiz de onlara hazırlıklarla geçiyor.
Şebnem: Yine de %70’i masa başında, planlamakla geçiyor.
Murat: Uyuyana kadar bilgisayar kucağımda oluyor.
Şebnem: Murat özellikle… Düşman uyur, Murat uyumaz!
Murat: Araştırma yapıyorum, projeksiyon yapıyorum, pitching yapıyorum. Sürekli iş takibi, iş kovalama temposundayız aslında. Sonuçta burada bir işi en az 3-4 ay önceden bilete açmak gerek. O yüzden sürekli ileriyi düşünüyoruz.
Berk: Buradaki farklılıklardan biri de o. Sanatçılar bazen şaşırıyor, “Konsere altı ay var, niye acele ediyorsunuz?” diyor. Buradaki alışkanlık öyle, insanlar çok planlı yaşıyor, 3-4 ay sonra gideceği konserin biletini bugünden alıyor. O yüzden yapacağımız işlerin görüşmeleri 6-7 ay önceden başlıyor.

Yaptığınız işin bir de keşif boyutu var herhalde, değil mi? Siz de konserlere gidiyorsunuz, mekânlara bakıyorsunuz.
Berk: İşin keyifli taraflarından biri o. Bir yerde bir mekân olduğunu öğreniyoruz, akşam gidip orada bir konser dinliyoruz. Şebnem Türkiye’ye gittiğinde pek çok oyun izliyor, onun filtresinden geçerse getirelim diyoruz.
Bitirmeden eklemek istediğiniz, şunu da konuşsak iyi olur dediğiniz bir şey var mı?
Murat: Şundan bahsedebiliriz aslında, biz bu işi burada yapıyoruz, ama Türkiye’de de insan istihdam ediyoruz. Dışarıdan destek aldığımız işlerde hep Türkiye’deki arkadaşlarımıza başvuruyoruz.
Bahsettiğiniz komünitenin de parçası aslında o insanlar.
Şebnem: Tabii. Burada da konserlerimize gelen, bizimle iletişime geçen yeni mezun arkadaşlarımızla çalışıyoruz. İşten işe değişebiliyor, ama sahada bizimle çalışan tatlı bir çekirdek ekip oluşturduk.
Berk: Özellikle Murat gibi operasyona çok hakim biri olunca, fazla bilgisi ve deneyimi olmayan, ama heyecanlı, iş yapmak isteyen insanlarla rahat çalışabiliyorsun. Bu da bize müthiş bir enerji katıyor.
Gigue Production’ın düzenlediği etkinliklerle ilgili ayrıntılı bilgiye buradan erişebilirsiniz.
