Yerdeniz Öyküleri (Gorô Miyazaki, 2006) filminden ekran görüntüsü.

Bir Kaçış Yolu Olarak Edebiyat

'Yerdeniz’in kapağını kapattıktan sonra odam yine küçük. Kiram yine yüksek. Aachen’ın gri havası hâlâ St. Petersburg’u aratmıyor. Dünya hâlâ kötüye gidiyor. Sosyal medyada sele kapılan tavuk Wilson’a üzülüyoruz. Ama ben 2025’in sonunu kirama gelen zamla değil, Ursula Le Guin’le hatırlayacağım.
15 Nisan 2026
7 dakika

Okumayı öğrendiğimden beri hayatımdaki sorunlardan roman okuyarak kaçıyorum. Tutunamayanlar’daki Selim gibi hayatımdaki dönemleri o yıllarda okuduğum yazarlarla adlandırma alışkanlığım da buna eklenince romanlar sayesinde dertlerimden yalnızca o an değil, yıllar sonra onları hatırlarken de uzaklaşabiliyorum. Örneğin lise sınavına hazırlandığım yılı durmadan test çözdüğüm yıl olarak hatırlamaktansa, Paul Auster okuduğum yıl olarak hatırlamak bana daha iyi hissettiriyor.

Dünya her geçen gün daha kötüye gidiyor ve sosyal medya sayesinde buna daha çok maruz kalıyoruz. Bombalanan ülkeleri, sınır dışı edilen ve öldürülen insanları görüyoruz. Hiçbir şey kalmazsa, sürüden ayrılan bir penguene bile üzülüyoruz. Ben de kafamı sosyal medyadan kaldırıp kitaplara gömerek hayatın gerçeklerinden kaçmaya çalışıyorum.

Bu dönem ders yükümün az olmasının rahatlığıyla daha çok kitap okuma fırsatım oldu. Sevdiğim dizileri ve filmleri tekrar tekrar izlemeyi sevdiğim gibi sevdiğim kitapları da dönüp dolaşıp yeniden okumayı seviyorum, bu yüzden lisede okuduğum klasiklere dönmeye karar verdim. Bu serüvene Suç ve Ceza’yla başlamayı seçtim.

Raskolnikov’un odası

Son okumamdan bu yana Suç ve Ceza’nın ne kadar gerçek hissettirdiğini unutmuşum. Dostoyevski’nin kalemi sağ olsun, günümün büyük bir kısmını iç sıkıntılarıyla geçirdiğim küçük odamla Raskolnikov’un parasızlık ve bunaltıyla içine sıkıştığı odası iç içe geçti. Ne zaman dışarı çıksam, Aachen’ın St. Petersburg’u aratmayan gri havasında buluşup dertleştiğim arkadaşlarım, Raskolnikov’un odasından çıkıp konuştuğu insanlara, meyhanede içip duran Marmeladov’a, evliliği ailesi için bir çıkış kapısı gibi gören Dunya’ya, ailesini ayakta tutmaya çalışan Katerina İvanovna’ya dönüştü. Sadece romanda değil, hayatımda da sefalet ve mutsuzluk sıradanlaştı.

Bir yandan acının ve derdin bitmediği romanı okurken evime gelen mektupla kirama zam yapıldığını öğrendim. Ev sahibinden gelen mektubu okuduktan sonra kitabın kapağıyla göz göze geldim. Elim kitaba gitmedi. Kendi kendime “Kira ödemekte zorlanan, daracık odasında verdiği kararları sorgulayarak yatan birinin hayatını okumak istesem günlük yazar, onu okurdum,” diye yavan bir düşünceye kapıldım. Kitapları yarım bırakmayı sevmediğim için, biraz da kendimi zorlayarak kitabı bitirdim.

Suç ve Ceza’yı bitirdikten sonra, ondan olabildiğince farklı bir şey okuma isteğiyle doluydum. Raskolnikov’un odasından çıkıp temiz hava almam lazımdı. Aradığım apolitik bir kaçış değil, sefaletin sıradanlaşmasına kısa bir ara vermekti. Kitaplığıma bakarken Ursula Le Guin’in Yerdeniz Büyücüsü gözüme çarptı. Yıllar önce elime alıp “benlik değil” diye bıraktığım kitaba bir şans daha vermeye karar verdim. Böylece altı kitaplık Yerdeniz serüvenim başladı.

Raskolnikov’un daracık odasında sıkıştıktan sonra Ged’in kayığına binmek, kızgın kumlardan geçtikten sonra ayağın ilk kez denize değdiği an gibi hissettirdi. Emperyalist emeller uğruna bombalanan ülkelerin olduğu bu dünyadan Yerdeniz’in büyülü dünyasına sığındım. Başka bir dünyadan gelen gölgeden kaçmak, kira zamlarından kaçmaktan daha kolaydı. Ejderhalarla konuşup anlaşmak da hayatı zehir eden Alman bürokrasisiyle baş etmekten daha mümkün geldi.

Ged’in sandalı

Yerdeniz Büyücüsü’nü okumak bir seyahate çıkmak gibi. Yerdeniz’in adaları arasında haritaya baka baka Ged’le yola çıktım, farklı adaların kültürleriyle ve insanlarıyla tanıştım. Bilmediğim bu dünyayı sayfaları çevirerek adım adım keşfettim. Her ne kadar Yerdeniz’de büyü yapan karakter Ged de olsa okuru bu uzak dünyaya acele etmeden alıştırıp altı kitabın sonunda ona evi gibi hissettiren Ursula Le Guin, şiirsel diliyle, zor ve ciddi konuları hikâyeye yedirmesiyle, yarattığı evren ve büyü sistemiyle kitabın asıl büyücüsü.

Yerdeniz’de büyü tekerleme ezberlemekten, asalardan çıkan ışınlarla bir şeyleri patlatmaktan ya da prensi kurbağaya çevirmekten ibaret değil. Le Guin’in yarattığı büyü sistemi, nesnelerin ve canlıların gerçek adlarını bilmeye dayanıyor. Büyücüler öğrendikleri adların karşılık geldiği varlıkları ve o varlıkların içinde bulundukları düzeni, dengeyi tanıma sorumluluğunu taşıyorlar. Yerdeniz evreninde tüm varlıklar birbirleriyle kurdukları etkileşimle var oluyor. Büyüyle varlığı değiştirmek, o varlığın etkilediği diğer varlıkları da değiştiriyor, “bir mum bile yakılsa bir gölge” oluşuyor. Büyücülerin, her şeyin birbirine bağlı olduğu bir dünyada, yapılan her eylemin başka bir şeyi değiştirdiğini bilerek hareket etmek, hatta gerektiği durumlar dışında müdahale etmemek gibi bir sorumluluğu var.

En Uzak Sahil’de Ged’in Arren’e söylediği sözler de bu denge fikrini açıkça ortaya koyuyor: “Yapılan bir eylemin, öyle gençlerin zannettikleri gibi, insanın bir taşı yerden alıp fırlatmasından, o taşın bir yere çarpması veya sıyırıp geçmesinden, böylece de bu işin bitmiş olmasından ibaret olmadığını görebiliyor musun Arren? […] Taş yerden kaldırıldığında, yer hafifler; onu tutan el de ağırlaşır. Fırlatıldığında, yıldızların dolanımları tepki verir ve vurduğu veya düştüğü yerde evren değişmiş olur. Her eylem, bütünün dengesine dayanır.”

Ged’in hikâyesi büyüyü öğrenmekten ibaret değil; kendini, dünyayı ve dengeyi öğrenmekle ilgili. Yerdeniz Büyücüsü’nde kendini kanıtlama hevesiyle giriştiği güç gösterisi, peşini bırakmayacak bir gölgeyi serbest bırakıyor ve Ged’e büyünün oyun olmadığını öğretiyor. Bedeli de bizzat kendisi ödüyor. En Uzak Sahil’e geldiğimizde, bir büyüyü yapıp yapamayacağını değil, onu yapmanın doğru olup olmadığını düşünen Ged, artık kendini ve dengeyi daha iyi tanıyan bir büyücü. Dengenin önemini, uğruna güçlerini feda edecek kadar anlamış durumda.

Ged’in güçlerini kaybetmesi, aslında dengeyi anlamakta ustalaştığının göstergesi. Gerçeği bükmenin cazibesine kapılmak yerine eylemlerin bedeli ve sınırlarıyla yüzleşmeyi seçiyor. Güçlerinin Gandalf’ın Balrog’la savaştıktan sonra Valar (tanrılar) tarafından geri döndürülmesi gibi “dışarıdan bahşedilmiş” bir dönüşle geri gelmemesi, eylemlerin bedelsiz olmadığını hatırlatıyor.

Fantazya ve bilimkurguda çoğu kez karakterlerin giderek güçlendiğini görürüz: Luke Skywalker her filmde bir öncekinden daha güçlü karşımıza çıkar, Harry Potter da benzer biçimde her kitapta güçlenir. Le Guin bir yandan bu “sürekli güçlenme” klişesini yerle bir ediyor, bir yandan da Ged’in büyüsünü elinden alarak onu eksiltmiyor, karakter gelişimini tamamlıyor.

Ged güçlerini kaybetse de Le Guin büyüsünü yapmaya devam ediyor, kahramanlığı yeniden tanımlıyor. Kahramanlık yalnızca büyük büyüler ve zaferlerle değil, kimi zaman özgürlüğünü sınırlayan düzene karşı durmakla, bazen kimliğini taşıma cesaretiyle, başka zaman da birini ayakta tutmakla ölçülüyor. Serinin ilerleyen kitaplarında, özellikle Tehanu’dan itibaren kadın karakterler giderek güç kazanıyor ve Yerdeniz’e doğrudan etki ediyor. Le Guin böylece fantastik türün bir başka klişesine, “seçilmiş erkek kahramanın tüm evrenin kaderini belirlemesi, süper kahramanın kötü adamı yenerek dünyayı huzura kavuşturması” anlatısına meydan okuyor.

Kadın karakterler de “hikâyeye renk katan yan karakterler” olmaktan çıkıyor, Yerdeniz’i dönüştüren öznelere dönüşüyor. Tenar işler kötü giderken ayakta kalıyor, güçlerini kaybetmiş Ged’e sahip çıkıyor, Tehanu’yu yanına alıyor, ona yuva oluyor, onu büyütüyor. Tehanu da Öteki Rüzgar’da Irian’la birlikte, dengenin yeniden kurulmasında insanlar ve ejderhalar arasında bir köprüye dönüşüyor. Tenar’ın kahramanlığı büyülerde değil dayanışmada görünüyor, Tehanu ve Irian’ınki ise bağ kurma cesaretinde. Le Guin’in dengesini artık büyük büyüler değil, dayanışma ve birlikte var olma cesareti koruyor. Belki de telefona her baktığında dehşetle sefalet görmek istemeyen bizlerin de ihtiyaç duyduğu şey, Yerdeniz’e dengeyi getiren o dayanışma.

Yerdeniz’in kapağını kapattıktan sonra odam yine küçük. Kiram yine yüksek. Aachen’ın gri havası hâlâ St. Petersburg’u aratmıyor. Dünya hâlâ kötüye gidiyor. Sosyal medyada sele kapılan tavuk Wilson’a üzülüyoruz. Ama edebiyat sayesinde hayata ara vermek mümkün. Ged’in kayığıyla yolculuk yapmak, İnce Memed’le Çukurova’da at sürmek, bir otostopçu olup gezegen gezegen dolaşmak romanlarla mümkün. Üstelik bu yolculuklardan elimiz boş dönmüyoruz. Şehirlerden topladığımız magnetlerin buzdolaplarımızı süslemesi gibi, edebiyatla verdiğimiz aralardan yanımızda dünyaya ve hayata bakışımızı şekillendirebilecek “hediyelikler” getirmek mümkün. Ben Ged’in kayığıyla çıktığım yolculuktan, düşlediğim dünya için gerekli olan dayanışmayı aldım. 2025’in sonunu kirama gelen zamla değil, Ursula Le Guin’le hatırlayacağım.

Author

Öneriler

Acılara yenilmemiş bir hayat: Atilla Keskin

"70’lerde Türkiye’den gelen göçmenleri örgütlemek mümkündü. Türkiye’deki tüm hareketler Almanya’da

Şehrin Yeni Film Festivali: Filmfest Aachen Deneyimlerim

İstanbul’un karşıma çıkardığı kültür sanat fırsatlarını, film/tiyatro festivallerini dört gözle

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin