Hayatının bir döneminde İstanbul’da yaşayanlar beni anlayacaklardır, İstanbul’da yaşarken şehirle oldukça gelgitli bir ilişkim vardı. Bu ilişkiyi bir metrobüs yolculuğuna benzetebilirim. Kalabalıktan ve herhangi bir yere gitmenin saatler sürmesinden doğan İstanbul nefretim, köprüyü geçerken dar açıdan gördüğüm Boğaz manzarasıyla yerini hayranlığa bırakırdı. İstanbul’dan küçük bir Alman şehri olan Aachen’a taşındıktan sonra nostaljinin de etkisiyle İstanbul’un sevmediğim taraflarını unutup sevdiğim taraflarını Aachen’da aramaya başladım.
Aylak Adam romanında Yusuf Atılgan sinemadan çıkan ve izlediği filmin etkisiyle “salt kendi çıkarını düşünmeyen” insanı anlatır. Doğal yaşam alanının, sinemanın, dışında ancak on dakikaya kadar yaşayabilir bu insan. Bu on dakikalar için yaşayan biri olarak İstanbul’daki hayatımda sinemalar önemli bir yer tutuyordu. Bulduğum her fırsatta sinemaya, festivallere giderdim. Sinemadan çıktıktan sonra günlük hayatımdaki hiçbir sorunumu düşünmeden Kadıköy’ün, Beyoğlu’nun ara sokaklarında büyülenmiş gibi dolaşmaktan keyif alırdım.
Aachen’a taşınınca, sinema konusunda yaşadığım hayal kırıklığıyla bu keyifli anları geride bıraktım. Çalışanlarına, çalışanlarının ırklarına göre maaş verdiği için boykot ettiğim sinemayı ve sadece Almanca dublaj filmler gösteren sinemayı çıkarınca kalan tek sinemaya nadiren gidebildim. İstanbul’un karşıma çıkardığı kültür sanat fırsatlarını, film/tiyatro festivallerini dört gözle aradığım bir dönemde karşıma 1. Aachen Film Festivali’nin reklamı çıktı.

“Dortmund’dan iyisini yapabiliriz”
Aachen Film Festivali, film eleştirmeni Niklas Michels ve Kalpok Guha’nın Dortmund Film Festivali’ne gidip kötü bir festival deneyimi geçirmelerinin ardından bira içerken “biz daha iyisini yapabiliriz” demeleriyle başlayan 18 aylık bir sürecin sonunda Aachen’da gerçekleşti. Festivalin yöneticileri festival sürecinde sadece film göstermek yerine katılımcılarla sürekli konuşarak, izleyenlerin filmlere dair yorumlarını yazabileceği panolar oluşturarak festivali etkileşimli hâle getirdiler. Farklı kategorilerin olduğu festivalde Aachen ve etrafında çekilen on film Aachen içi yarışmada, sekiz farklı ülkeden sekiz farklı film ise uluslararası yarışmada yarıştı.
Festival 4 Eylül’de Avustralya yapımı Lesbian Space Princess (Emma Hough Hobbs & Leela Varghese, 2024) gösterimiyle başladı. Sadece lezbiyenlerin yaşadığı “Clitopolis” gezegeninin prensesi Saira, “hetero beyaz erkek-uzaylılar” (Straight White Maliens) tarafından kaçırılan eski sevgilisini kurtarmak için çıktığı yolculukta kendi iç korkularıyla yüzleşiyor ve kendini sevmeyi öğreniyor. Uluslararası yarışmada yarışan filmin, toplumsal cinsiyet rolleriyle dalga geçişini tüm salon kahkahalarla izledik. Vizyona girdiği zaman tekrar izlemek istediğim bu animasyonu herkese öneriyorum.
Uluslararası yarışmada Dominik Cumhuriyeti’nden Sugar Island (Johanné Gómez Terrero, 2024), Japonya’dan Happyend (Neo Sora, 2024), Yunanistan’dan Avant-Drag! (Fil Ieropoulos, 2024), Küba’dan To the West, in Zapata (David Bim, 2025), Almanya’dan Bubbles (Sebastian Husak, 2025), Finlandiya’dan A Light That Never Goes Out (Lauri-Matti Parppei, 2025) yer alsa da ödülün sahibi hiçbir profesyonel aktörün oynamadığı Gürcistan filmi Holy Electricity (Tato Kotetishvili, 2024 ) oldu. Sıradanın içindeki sıra dışını gören film, Gonga ve Bart’ın buldukları haçlara neon ışıklar takmasıyla başlıyor ve değişimin gücünü anlatıyor.
Aachen’ın sinema kültürünü güçlendirmeyi amaçlayan festival, Aachen ve çevresinde çekilen kısa filmleri “Öcher[i] Yarışması” kapsamında izleyicilerle buluşturdu. Yarışmayı kazanan filme ödül vermek isteyen festival ekibi, ödül için ödenek ararken gittikleri bir kurumdan “Aachen’da çekilen film yok ki, hangi filmleri göstereceksiniz?” sorusuyla karşılaşsalar da yarışmaya katılmak için yüzden fazla film başvurmuş. Bu filmlerden on tanesi festivalde gösterildi, yarışmayı da Asena Çakır’ın yönettiği Goldregen (2023) kazandı. Film, terapiye inanmayan bir adamın, doktor tavsiyesiyle psikoloğa gitmesi ve terapiyle çatışmasını anlatırken çocukluk travmalarımızın hayatımızı nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seriyor.

Dünyanın dört bir tarafından direniş filmleri
Normalde festivallerde yarışan filmleri izlemeyi tercih etsem de festivaldeki diğer kategoriler aklımı çeldi. Saat Farkı’nda yayımlanan “Günümüze Işık Tutan Bir İsyan Hikâyesi: ‘Andor’” isimli yazımı okuyanlar Kalpok Guha’nın seçtiği “direniş hikâyeleri” seçkisinin ilgimi çekmesine şaşırmayacaklardır. Guha’nın “Hatırlamak direnmektir” mottosuyla beş farklı ülkeden seçtiği beş direniş filmi, arşivin direnişteki rolünü farklı açılardan ele alıyor. Seçkinin ilk filmi A Night of Knowing Nothing” (Payal Kapadia, 2021), bir sinema öğrencisinin, ondan farklı bir kastta yer alan sevdiğine yazdığı mektupları, dönemin arşiv videolarıyla birleştiriyor. Mektuplarında sadece sevgisini değil, dönemin politik durumunu ve bir üniversite öğrencisi olarak milliyetçi, aşırı sağcı Hindistan hükümetine karşı organize ettikleri protestoları anlatıyor. Filmi izlerken 19 Mart’tan bu yana Türkiye’nin dört bir tarafında mücadele eden öğrencileri, dünyanın her yerinde baskıcı rejimler altında yaşadıklarımızın ve verdiğimiz mücadelelerin ne kadar benzer olduğunu düşündüm. Filmde kullanılan arşiv videolardan birinde, sadece bir protestoya katıldığı için işkence gören bir öğrencinin, ona işkenceleri soran haber spikerine “İşkencelerden bahsederek mücadele eden arkadaşlarımı korkutmak istemiyorum,” demesini asla unutmayacağım.
İsrail, 1982’de Lübnan’ı işgali sırasında Beyrut’taki Filistin Araştırma Merkezi’ne saldırıp, araştırma merkezindeki belge, fotoğraf ve filmleri yağmalamıştı. Seçkinin ikinci gösterimi A Fidai Film’de (2024) yönetmen Kamal Aljafari, İsrail tarafından çalınan bu arşivi yok edilmeye çalışılan bir ulusun hafızasına yeniden kazandırıyor. A Fidai Film bu yönüyle direnişi anlatan bir filmin ötesine geçerek direnişin kendisi oluyor.
Seçkinin üçüncü filmi, festival boyunca beni ağlatmayı başaran tek yapım olan Farahnaz Sharifi’nin My Stolen Planet’iydi (2024). Kalpok Guha, filmle derin bir bağ içerisinde olduğunu düşündüğü Füruğ Ferruhzad şiirlerinden bir kitapçık oluşturmuş. Kitapçığı bitirdikten hemen sonra filmi izlerken aynı A Night of Knowing Nothing seyrederken hissettiğime benzer bir tanıdıklık hissi aldım. Farahnaz Sharifi’nin ilk kameralı telefonundan bu yana çektiği videoların ve başkalarından topladıklarının bir derlemesi olan film, Sharifi’nin hayatını, İran’da yaşananları, isyanları, İran’daki kadın hareketini anlatıyor. Film boyunca Sharifi, kapalı kapıların arkasında yaşadıklarından ve bu hayatın arşivlerinden oluşan “gezegeni” ile sokakta baskıcı hükümetin onu yaşamak zorunda bıraktığı hayattan ve bir direniş olarak bu hayatın arşivinden oluşturduğu “gezegenin” farklılıklarını ve çatışmalarını gözler önüne seriyor. Sharifi’nin Almanya’ya geldikten sonra ülkesini geride bırakamaması ve İran’da yaşananların haberlerini takip etmekten uyuyamaması, 6 Şubat depreminden sonra, seçim dönemlerinde, 19 Mart’tan bu yana elimden hiçbir şey gelmemesinin üzüntüsü içinde sosyal medyada sayfaları yenileyerek geçirdiğim günleri hatırlattı.
Seçkinin diğer filmleri de arşivin direniş içindeki rolünü farklı açılardan gösteriyor. Fransız yapımı Direct Action” (Guillaume Cailleau & Ben Russell, 2024), eylemcilerin yemek yapmalarından satranç oynamalarına, tamir işlerinden konserlere dek günlük hayattan kesitleri birleştirerek Notre-Dame-des-Landes’un yakınına havaalanı yapılmasını engellemek için başlayan işgalin arşivini oluşturuyor. Seçkinin son gösterimi ise ABD’de siyah bir lezbiyen tarafından çekilen ilk uzun metraj: The Watermelon Woman (Cheryl Dunye, 1996). Film kuirlerin ve kadınların başarılarının arşivlerde daha az yer almasını eleştiriyor. Yönetmen Cheryl Dunye, kendini oynadığı filmde, 1930’larda Hollywood’da rol alan, “The Watermelon Woman” olarak bilinen siyah, lezbiyen oyuncunun izini sürüyor. “Ölmüş bir karakterin izini sürme yolculuğu” temasıyla Tutunamayanlar’ı hatırlatan film oldukça sürükleyici ve bir solukta bitiyor.

Sinemanın birleştirici gücü
Bir diğer seçki ise Niklas Michels’in “direniş başarısız olduğunda yaşayacaklarımız” mottosuyla hazırladığı distopyalar seçkisiydi. Seçki totaliter bir rejimde kaybettiği çocuğunu arayan bir babanın hikâyesi olan 2551.03-The End (Norbert Pfaffenbichler, 2025) ile başladı. Üçlemenin ilk iki filmini kaçırmanın üzüntüsüyle izlediğim film, diyalogsuz olmasına rağmen müzikleriyle, düşük bütçesine rağmen de kostümleri ve yeraltında yaratılan atmosferiyle kabusuma girecek kadar etkileyiciydi. Seçki Fransa’da karavanlarında yaşayan, bir nükleer santralden diğerine çalışmak için giden, iş güvencesi olmayan nükleer santral çalışanlarının hayatını anlatan Nomades du nucléaire (Killian Armando Friedrich, 2023) ile devam etti
Michels, seçkisini Japon punk sinemasının iki örneğini, Crazy Thunder Road (Gakuryu Ishii, 1980) ve Wild Zero’yu (Tetsuro Takeuchi, 1999) arka arkaya göstererek bitirdi. Crazy Thunder Road bireyin otoriteyle çatışmasını, motorcu grupların iç hesaplaşmasıyla paralel anlatıyor. Wild Zero ise bir rock grubunun, grubun bir hayranı ve bir yakuza üyesiyle güçlerini birleştirerek uzaylılara, kötü kalpli bir bar sahibine ve transfobiye karşı olan mücadelesini anlatıyor. Her iki film de düşük bütçelerine rağmen aksiyonun sonuna kadar devam ettiği, temponun düşmediği, izlemesi eğlenceli yapımlar.
Bu seçkilere ek olarak kısa film seçkileri, özel gösterimler ve –İstanbul’dan aradığım bir başka konsept olan– gece gösterimleri yapıldı. Özel gösterimlerden Born in Flames’i (Lizzie Borden, 1983) izleme şansı buldum. Guha filmi direniş seçkisinde, Michels ise distopya seçkisinde göstermek istediği için özel gösterim yapmaya karar vermişler. Film, Amerika’da seçimle gelen barışçıl bir sosyal demokrasi “devriminin” başarısızlığını anlatıyor. Devrime rağmen kadınların ikinci sınıf vatandaş olarak görülmesi kaçak radyolar aracılığıyla kadınların örgütlenmesine sebep oluyor. Şaşırtıcı bir sona sahip bu filmi de herkese tavsiye ediyorum. Yapılan iki gece gösteriminden ise köpekbalığı filmlerini seven biri olarak Hotspring SharkAttack’i (Morito Inoue, 2024) izledim. Tüm gün sanat filmleri izlemiş, çoğunluğun birbirini tanımadığı bir seyirci grubu olarak film boyunca birlikte espriler yaptık, güldük. Filmi izlerken Almanya’da, Almanlar arasında ilk defa aidiyet hissetmem, sinemanın birleştirici gücünün güzel bir örneği.
Aachen’a taşındığımdan beri istediğim o film festivalini üçüncü yılımda güzel filmler izleyip iyi insanlarla tanışarak deneyimleyebildim. Filmler arasında organizatörlerle sohbet edebilme şansını yakaladım. Otuzdan fazla filmin gösterildiği ve binden fazla bilet satılan festivalden önerilerim ise şunlar: Lesbian Space Princess, A Night of Knowing Nothing, My Stolen Planet, The Watermelon Woman, 2551.03-The End ve Wild Zero.
[i] Aachen’ın yerel lehçesinde Aachenlı.
