Bugün popüler kültürün sınırlarını tayin etmek gerekse, Star Wars hiç şüphesiz bu haritanın en geniş kıtalarından biri olacaktır. 1977’de George Lucas tarafından başlatılan bu epik külliyat sadece bir sinema olayı değil, siyasetten hukuka, dinden teknolojiye yayılan devasa bir genel kültür paradigmasıdır. Bu yazının kapsamı, hikâyenin kalbini oluşturan ilk altı filme sadık kalarak, modern zamanların en ünlü trajedisine bir bakış sunmaktır.
Star Wars’un önemi, Joseph Campbell’ın “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” olarak kavramsallaştırdığı monomit yapısını modern dünyanın krizleriyle harmanlamasında yatar. Joseph Campbell aynı zamanda orijinal üçlemenin senaryo danışmanıdır. Star Wars genelde Anakin’in hikâyesi gibi kabul görse de bence ana karakter Obi-Wan’dır; çünkü eyleyen ve eylemlerinin sorumluluğunu alan da odur. Anakin ise Terry Eagleton’ın Hamlet okumasında belirttiği gibi üzerine yıkılan tarihsel rol ile öznel bilinci arasında parçalanmış, kaderin içinde bir nesneye (Vader) dönüşerek “zamanın çivisi çıkmış” bir dünyada kaybolmuş bir figürdür.
Tüm kadim mitlerin çıkış noktası genellikle bir kehanettir. Beklenen kahraman var olan düzeni yıkacak ya da toptan sonunu getirecektir. Bu değişim kimi zaman bir kıyamet (Ragnarök), kimi zaman bir kurtuluştur. Esasında mitolojinin sakladığı öz, kaos ve düzen arasındaki diyalektik ilişkidir.
Campbell’a göre her macera bir çağrı ile başlar. Ancak zoraki kahraman, bu çağrıyı aldığında büyük bir korku, güvensizlik veya sorumluluk duygusuyla geri adım atar. Star Wars, Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter, Matrix ve Dune gibi eserler bu diyalektiği “kehanet” üzerinden yürütür.
Anakin’in trajedisi, kölelikten “yüce kurtarıcılığa” bir sınıf göçüdür, lakin kahraman ruhsal bir aidiyet kuramaz. Ne Jedi Düzeni’ne ne de geçmişine aittir. Bu aidiyet krizinin yarattığı ontolojik boşluk, kahramanı kendi kaderiyle yüzleşmeye değil, ona savaş açmaya iter.
‘Amor Fati’ ve Kadere Direniş
“Değişimi durduramazsın, güneşin batışını durduramadığın gibi.”
Shmi Skywalker’ın bu uyarısı, Spinoza’nın “zorunluluk” kavramının sinematik özetidir. Anakin, bu kozmik zorunluluğa (Amor Fati – Kaderini Sev) direnerek kendi yıkımını seçer. Annesini, evini geride bırakır, lakin mutlak olanı, ölümü kabullenemez.
Buradaki ontolojik sapma Kartezyen bir yarılmadır. Anakin sevdiklerini birer maddi/ölçülebilir töz (res extensa) olarak görür ve zihnini (res cogitans) bu maddeyi dondurmak için kullanmaya çalışır. Oysa sevgi, mülkleştiği an ölmeye mahkumdur. Bu anlamda sınıfsal olarak göç etse de, galaksiyi yönettiğini sandığında bile tutkularının esiri olduğu için aslında korkusunun kölesidir. Özgürlük, zorunluluğun bilincine varmaktır, Anakin ise zorunluluğu (ölümü) inkar ederek Palpatine’in gözünde nesneleşir.
Anakin’in kararları dürtüseldir. Hikâye boyunca aniden Kont Dooku’ya saldırır, annesini kurtarmaya karar verir. Campbell’ın tanımıyla Anakin, içindeki “bebeksi egoyu” (infantile ego) öldürememiştir. Sürekli bir otoriteden onay bekleyen, kendi sorumluluğunu alamayan bir çocuk gibi davranır. Oysa gerçek otorite/kahraman kimseden onay beklemeden kendi gerçeğini yaşayan, kendi otoritesini kuran kişidir. Anakin bu otoriteyi kuramadığı için Palpatine’in bir savaş aracına dönüşmüştür.
“Öleceğimiz mutlak, bırak bari güzel ölelim”
Terry Eagleton, kötülüğün aslında varoluşsal bir boşluk olduğunu ve bu boşluğun kendini kanıtlamak için maddeye, cismanileşmeye duyduğu açlığı vurgular. Bu açıdan bakıldığında Voldemort’un hortkuluklar üzerinden bir bedene tutunma çabası, Agent Smith’in dijital bir koddan sıyrılıp insan bedenine sızma arzusu ve Anakin’in ölümü durdurmak için “Güç”ü mülkleştirme hırsı aynı kökten beslenir: Maddenin faniliğini kabul edemeyen bir ruhun, cismaniyet üzerinden ebediyet kurma yanılgısı.
Yaşam bizi büyümeye zorlar. Kahraman “zorakidir” çünkü ego ölmeden yeni bir benlik doğamaz, ego ise ölmek istemez. Tüm kahramanlar ölümü göze alır, ölüme atlar, kendini feda eder. Bu açıdan Star Wars evreni ölümü kabullenmek üzerine düşünceye davet eder. Qui-Gon Jinn bir sufi edasıyla “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil” diyerek güce karışır, öte dünyadan irtibat kurmaya çalışır. Nitekim Campbell’a göre kahramanlık, aslında bir “ölüm ve yeniden doğum” döngüsünden ibarettir.
Üç tür ölümden söz edebiliriz.
- Egonun Ölümü (Psikolojik Ölüm): Campbell’ın dünyasında kahraman, maceraya atılmak için önce eski benliğini öldürmek zorundadır. Kahraman macera eşiğini geçtiğinde (Anakin doğduğu toprakları terk eder) aslında bildiği dünyadan elini eteğini çeker, bu bir tür sembolik ölümdür. Başlangıçta ise macerayı reddeder çünkü kendi “küçük egosuna” hapsolmuştur.
- Balinanın Karnı (Gömülme ve Kuluçka): Kahramanın tamamen karanlığa gömüldüğü, dünyadan koptuğu andır. Bu aşama, kahramanın sembolik olarak mezara girmesini temsil eder.
- Ölümle Yüzleşme ve Ölümsüzlük (Apotheosis): Kahraman, yolculuğun en derin noktasında en büyük korkusuyla yüzleşir. Bu yüzleşme sayesinde ölümlü bedeninin ötesindeki evrensel hakikati kavrar. Ölümün son değil bir değişim olduğunu anlayarak “iki dünyanın ustası” olarak geri döner. Örneğin Anakin, 6. filmin sonunda güçle bir olduğunda artık iki dünyanın ustasıdır.
Ölümün bir engel değil, yolun kendisi olduğu bu hakikat, Anakin’in yıkımında bir trajediye dönüşürken, onun öğretmeni Obi-Wan Kenobi’nin ellerinde basirete ve bilgece bir eyleme evrilir.
Obi-Wan Kenobi’nin 4 Kritik Kararı
Obi-Wan, Hamlet’in The readiness is all (Hazır olmak her şeydir) repliğini hatırlatan bir dinginlikle bir tür “sevgi filozofuna” evrilir.
- Vasiyet (Eğitme Kararı): Obi-Wan, Qui-Gon’un vasiyetini tutarak kendi rasyonel tercihlerini değil, kaderin sunduğu “ödevi” seçer. Konseyi karşısına alır, dogmaya değil sezgilerine teslim olur. Yasa’yı ihlal eder.
- Koruma Görevi (Aşkın Kıvılcımı): Obi-Wan’ın Anakin ve Padmé arasındaki bağa yol açması, onun “insani” olanı önceleyen zaafıdır. Kuralcılık yerine potansiyele şans vermeyi seçer. Anakin’in annesinin kollarında ölümüne tanıklık etmesi de Obi-Wan’ı kurtarmaya giderken esir düşmesi de Padme’nin aşk itirafı da bu tercihin sonuçlarıdır.
- Mustafar ve Ölüme Terk Etmek: Obi-Wan, Anakin’i bırakarak öldürmemeyi tercih eder. “Sen seçilmiş olandın!” feryadı aslında kendi iç hesaplaşmasıdır. Obi-Wan dizisindeki “Anakin Skywalker’ı sen öldürmedin, ben öldürdüm,” itirafı, onu vicdani yükten özgürleştirir. Vader gerçekten de Anakin’in katilidir ve geriye sadece nefretten beslenen bir “makine-nesne” (res extensa) kalmıştır.
- Ölüm Yıldızı (İçererek Aşma): Obi-Wan’ın kılıcını indirmesi, maddi varlığından vazgeçip saf bir bilince dönüşme eylemidir. Campbell’ın deyimiyle, bebeksi egonun tamamen ölümü ve gerçek yetişkinliğe, yani toplumu taşıyan o büyük “maskeye” dönüşme ânıdır. Kendini Luke, Han Solo ve Leia için feda etmesi döngüyü tamamlar. Obi-Wan’ın ölümü kucaklayarak ulaştığı bu aşkınlık hali, kahramanlığın “feda” ile olan kopmaz bağını kanıtlar. Bu bağ koptuğunda ise karşımıza Eagleton’ın tarif ettiği o karanlık ve cismani boşluk, yani kötülüğün ontolojisi çıkar.
Sentez ve “Büyük Öğretmen” Olarak Başarısızlık
Yoda’nın “En büyük öğretmen başarısızlıktır,” tespiti diyalektiğin zirvesidir. Burada önemli olan seçilmiş kişi anlatısının sürekliliğidir. Vader olduğu sürece sistem bir Luke’a ihtiyaç duyar. Kadim kitaplardaki zıtlık burada da ortaya çıkar. Luke’un kendini bulması ve güce dengeye getirmesi için Anakin’in yıkımı, Vader’in doğuşu zorunludur. Tüm bu ölüm, doğum ve kayıplar tarihsel süreçtir. Luke ancak bu trajik hakikatle yüzleşerek olgunlaşabilir.
Terry Eagleton, On Evil (Kötülük Üzerine) adlı eserinde kötülüğü, hayatın o karmaşık, dağınık ve canlı dokusuna duyulan bir nefret olarak tanımlar. Eagleton’a göre kötülük, canı olmayan, saf, katı ve değişmez bir biçime ulaşma arzusudur. Bu açıdan Voldemort da Agent Smith de cismanileşmek ister. Eagleton, kötülüğün en büyük paradoksunun “var olma” çabası olduğunu söyler. Kötülük aslında bir “yokluktur” ama bu yokluk, cisimleşerek kendini kanıtlamak ister.
Darth Vader, Terry Eagleton’ın “kötülüğün maddeye duyduğu açlık” teorisinin bir izdüşümüdür. Anakin res cogitans’ın (ruh) esnekliğini kaybedip res extensa’nın (madde) katılığına mahkûm olmuştur. Vader’ın “Anakin’i ben öldürdüm,” itirafı, cismanileşmiş kötülüğün insani öznelliği tamamen yuttuğunun ontolojik tescilidir.
Kötülüğün bu cismanileşme arzusu, aslında kaçınılan “ev”den ve “öz”den kopuşun en trajik aşamasıdır. Kahramanın en büyük sınavı ise yanan bu eve dönüp bakabilme cesaretidir. Ev burada çok geniş ele alınmalıdır. Aidiyet, kimlik, aile, eski düzen, eski ruh hâli, korkular, konfor alanı, eski değerleri, onu “doğurmuş olan koşullar”… Hepsi bu kapsamda değerlendirilebilir.
“Kendi kusurlarımızı sık sık etrafımızdaki dünyaya yansıtırız; ancak ışıkta verdiğimiz savaşların, aslında karanlıkta kaybettiğimiz çözülmemiş savaşların yansımalarından ibaret olduğunu geç anlarız,” der Eagleton. Ona göre kötülük; hayatın karmaşık dokusuna duyulan bir nefrettir. Bu yüzden Darth Vader ruhun esnekliğini kaybedip maddenin (zırhın) katılığına mahkûm olmuştur.
Evden Çıkmalı, Evi Yakmalı, Ama Dönüp Yanan Eve Bakmalı
Anakin’in trajedisi, sevgiyi bir özgürleşme pratiği değil, bir mülkiyet (res extensa) olarak kurgulamasıdır. Bu ontolojik hata, onu “kaderin kurbanı” olmaya mahkûm eder.
Anakin’in trajedisi “sevmek” suçundan değil, sevgiyi bir “mülkiyet” olarak görmesinden kaynaklanır. Sevgi özgürlükle desteklenmedikçe yok edicidir. Kahramanlar eyleyen, seven ve değerleri için ölüme göz kırpmadan gidenlerdir. Bu anlamda tüm hikâyeler bir eve dönüştür. Ev burada var olan evren, alışıldık değerler dünyası ya da bizatihi yuva olarak evdir.
Yolda büyük bir değişim olur, artık eve dönüş imkansızlaşır, ya da eve dönülür ama karakter tamamen değişim geçirmiştir. İmparatorluk fırtına birlikleri çiftliği bastığında Luke eve döner ve yanan bedenleri bulur. Bu an, Luke’un “bebeksi egonun konfor alanı” olan hayatının tamamen yok olduğu ve Obi-Wan ile maceraya atılmaktan başka çaresinin kalmadığı “geri dönülemez” noktadır.
Anakin açısından da ev metaforu anlamlıdır. Revenge of the Sith (2005) filminde Anakin karanlık tarafa geçince Jedi Tapınağı’nı (evini) ateşe verir. Buranın yanması, eski düzenin “Ragnarök”üdür. Luke yanan eve bakar ve “geçmişini” orada bırakarak bir kahramana dönüşür. Anakin için ise evi yakmak bir tercihtir, ancak o küllerin içinde boğulur ve eski kimliğini de küle dönüştürür.
Kaderini kucaklayan kahraman, ona sunulan rolün ağırlığını bir “bedel” olarak kabul eder. Obi-Wan gerçek bir derviş bilgeliği ile küller arasında “yeni bir umut” görür. Anakin’in “zorunlu hatası” bir suç değil, Ruh’un (Geist) kendi sınırlarını öğrenme sürecidir. Luke’u ortaya çıkaran sebep ise Vader’in tiranlığıdır. Luke, Anakin ile aynı kaderi paylaşmaktan (baba katilliği döngüsü) kaçınır.
Modern mitolojilerin ve kadim anlatıların kalbinde yatan bu ontolojik sarsıntı, bireyin kendi yazgısıyla kurduğu ilişkinin özetidir. Joseph Campbell’ın monomit yapısında kahraman, sadece devleri deviren değil, bizzat kendi “sahip olma” arzusunu kurban eden kişidir. Anakin’den Harry Potter’a ve Paul Atreides’e kadar tüm yollar, “evi yakmak” ve “küllere basiretle bakmak” durağında kesişir.
Anakin kaderini sevemediği için Palpatine’in “nesnesi” hâline gelerek kurban olur. Luke ve Obi-Wan ise yanan eve son kez bakıp geleceğin sorumluluğunu aldıkları için mitosun içinde ölümsüzleşirler. Star Wars, Yüzüklerin Efendisi, Matrix, Dune ve Harry Potter gibi anlatılar bize şunu fısıldar: Kaderini kucaklayan, bu sancılı süreci bir erginlenme sınavı olarak görür ve sonunda kurban olmaktan kurtulup ölümsüz bir kahramana evrilir. May Hala’nın Peter Parker’a söylediği gibi: “İnanıyorum ki hepimizin içinde bizi dürüst kılan, bize güç veren, bizi asilleştiren ve sonunda gururla ölmemizi sağlayan bir kahraman var. Her ne kadar bazen kararlı olmamız ve en çok istediğimiz şeylerden, hatta hayallerimizden bile vazgeçmemiz gerekse de…”
