Orçun Can’ın Sel Yayınları’ndan çıkan romanı Tuhaf Balıklar’ın ilk bölümünü, yazarın ve yayıncının izniyle paylaşıyoruz.
Üç günlüğüne yok olmam gerekiyordu.
Aynı anda hem Edinburgh’da bulunacak hem de elle tutulamaz, yakalanamaz, görünmez olacaktım. İlk gün tüm gün toplantım var diyeyim, ertesi sabah da yurtdışından biriyle toplantı olacağı için erken yatmam lazım. İkinci günün akşamı buluşmayı önereyim, sonra işler o kadar yoğunlaşsın ki (bir de migrenim tutar) bir türlü kafamı kaldıramayayım. Üçüncü gün… E o gün de kalabalık bir grupla yemek yenecek olur, aa sen de gel derim; ama tanımadığı insanlardı, kalabalıktı derken rahat hissetmez, kabul etmez. Sonra bana bir sonraki sefere artık, ya da sen geldiğinde der, kurtuluruz.
Tarık’ı sevmediğimden değil. Üniversite yıllarımız birlikte geçti; ama yedi yıldır görmediğim adamla oturup burası da iyi şehirmiş aslında diye suya sabuna dokunmayacak sohbetlere girmek istemiyordum. Anneme sorsanız ayıp, babama sorsanız yabanilik. Ne yapalım, hiçbir zaman insanlarla rahat iletişim kurabilen biri olmadım.
Otuzlarıma girerken artık çok önemsemiyorum da, bir ara epey takmıştım bu duruma. Bende bir sorun olduğundan, kafamdaki sinir hücrelerinin bağlantılarındaki bir gevşeklik, eksiklik, bozukluk yüzünden bu hale geldiğimden emindim. Terapiye de gittim bunun için, başka şeyler için de. Sonunda ne öğrendim? Aslında dert ettiğim çoğu özelliğimin normal olduğuna, kendimde sevmediğim bazı şeyleri zaten kimsenin kendinde sevmediğine inandım. O yüzden şimdi kendimle barışığım. Tarık’la buluşmak istemiyordum; çünkü… Çünküsü yok. İstemiyordum işte. O yüzden üç günlüğüne kaybolmam lazımdı.
Ya ne iyi olur görüşebilirsek. Bugün tüm gün toplantılardayım; ama haberleşelim.
Gönderdim mesajı. Bir saniye süren suçluluk duygusu hemen yukarıya, onun attığı ilk mesaja bakmama neden oldu.
Murat selam. Üç gün Edinburgh’dayım. Bir şirket grubuna refakat ediyorum. Gelmişken mutlaka yazayım istedim. Programın nasıl? Görüşebilir miyiz? İnternetim hep açık, yazabilirsin. Ararsan açamayabilirim. Sevgiler.
Kettle’daki suyun kaynamasını bekliyordum o sırada. Belki de onun da buluşmaya gönlü yok. Tek isteği gelmişken niye aramadın, sormadın diye söylenmeyeceğimden emin olmak. Tarık öyle şeyler düşünmeyeceğimi bilir gerçi. Demek ki gerçekten görüşmek istiyor.
Morning! You up yet <3?[i]
Gözüm bir üstteki mesaja takıldı. Yarım saat önce Niamh’e attığım mesaj. Cevap yoktu. Görüp görmediğine bakmadım. O sırada ekran aydınlandı. Tarık’tan hemen cevap.
Erken uyanmışsın. Mesaj sesinden değildir umarım. Tamam, hiç sorun değil. Yarın sabah tekrar haberleşiriz. Benim otel şehir merkezinde sanırım. Sana yakın mı?
Hayda. Bilgisayarı aç, Google’a gir. Nasıl tamamen kaybolurum? Enter.
Kahvemin yanına bir de elma alıp bilgisayarın başına geçtim. Ekim başında artık hava iyice soğumaya başlamıştı. Termometreye yansımamıştı; ama sürekli yağmur ve rüzgâr Ankara’nın ayazını mumla aratıyordu. Dışarı baktım. Hava kapalıydı; ama yağmur yağmıyordu. İşe yürümeye karar verdim. Birkaç dakika haberlere bak, hazırlan ve çık. Tarık’ın mesajını soru işaretiyle bitirmesi önemli değil. Cevap vermezsem vermem.
Bankaya varmak yarım saatten biraz uzun sürüyordu. Evden çıkarken vaktim olduğunu fark edince daha yavaş yürümeye, kestirmeleri kullanmamaya karar verdim. Tepemdeki kapkara bulutlar tedirgin etse de yol boyunca bir damla yağmur yağmadı. Şehrin kasvetiyle de güneşsizliğiyle de bir derdim yok. Sadece böyle fırtına bulutları basmasına rağmen yağmur yağmayınca huzursuz oluyorum. O gün de içimde tekinsiz bir kıpırtıyla yürüdüm; ama bulutlardan çok Tarık’ın mesajından olduğunu düşündüm. Bir sokak geçtim, öbür parktan yürüdüm, şu köşeden çıktım derken daha fazla dayanamayıp cevap yazdım.
Tamam, haberleşiriz yarın.
Yeni bir mesaj daha almamak için dua ederek yürümeye devam ettim. Adımlarımı hızlandırdım. Sanki Tarık’ın bir sonraki mesajı peşimdeymiş de yeterince hızlı gidip bankaya varırsam mesaj gelmeden üstüne kapıyı kapatabilirmişim gibi.
Sabahın bu saatinde pek araba yoktu. Yürüdüğüm yolların sağında solunda çimler havanın renksizliğinden iyice koyu görünüyordu. Bankanın yerleşkesine girerken adımlarımı tekrar yavaşlattım. Nasılsın, iyisin… Hava çok fena, değil mi? Evet, yazı özledim… Nasılsın, iyisin… Yağacak herhalde… Hoşbeş edip, selam verip alarak binaların, insanların arasından geçip koltuğuma oturdum. Tam o sırada yeni bir mesaj geldi.
Hay senin. Bir an gerildim. Ekrana bakmak istemedim. Sonra kendime sinirlendim. Büyütecek ne vardı.
No. Off day. <3[ii]
Mesaj Niamh’den gelmişti. Tarık yok. Sorun yok.
Kara bulutlar gün boyu dağılmadı. Yağmur da yağmadı. Nedense son haftalardaki en yoğun iş günümdü. Tarık’a da yalan söylememiş oldum diye geçirdim içimden.
Akşamüstü eve dönerken babamla telefonlaştık. Havaların soğuduğundan, apartmanlarının hâlâ kaloriferi yakmadığından bahsetti. Her zaman yaptığı gibi hemen ardından ekledi: Söyleniyormuşum gibi oldu. Ne var bunda, haklısın, diye teskin etmeye çalıştım. Telefonun öbür ucundan omuz silktiğini hissettim. Annemin de öptüğünü söyledi, kapattık.
Akşam yemeğinde tavuk yedim. Nedense aklıma Tarıklarla üniversitede sürekli gittiğimiz bar ve orada yediğimiz kızarmış tavuk geldi. Kaptan’ın Yeri diyorduk; ama ne adı Kaptan’ın Yeri’ydi ne de sahibi eski bir kaptandı. Bir şeyler izlerim diyordum; ama onu mu seçsem, buna mı dönsem derken hiçbir şeye odaklanamadım. Televizyonda bir Amerikan sitkomu vardı. Bölüm boyunca ekranda türlü nesnenin üzerinde sayılar beliriyor, 50’den geriye doğru sayıyordu. Ona takılmışım. Gözümü ayırdığımda saat gece yarısına yaklaşmıştı.
İlk günü atlattık diye düşündüm. İki gün daha yok olabilirsem bitecek bu iş. Yüzümü yıkadım, diş ipiyle diş etlerimi kanattım, dişlerimi fırçaladım. Biraz uzun sürdü; ama deliksiz bir uykuya dalabildim. Rüya görmedim.
Alarm çalmadan iki dakika önce uyandım. Yorgan yatağın öbür yanına savrulmuştu. Ev soğuktu. Üstüm çıplaktı. Dişlerimi sıktığımı fark ettim. Çenemin sağ tarafı, sağ yanağım ağrıyordu. Komodinin üstünde geceden duran yarım bardak suyu içtim. Bir elimle çeneme masaj yaparken telefona baktım. Tarık’tan mesaj yoktu. Harika.
Duşa girdim. Dirseklerimde, bileklerimde, omuzlarımda eklemlerim yavaş yavaş açılırken içimi bir huzursuzluk kapladı. Giyinirken camdan dışarı baktım. Dün sabah nasılsa aynıydı. Kara bulutlar, kapalı gökyüzü. Yağmur yok. Evin önündeki asfaltı, kaldırımları inceledim. Yağmur gece de yağmamış gibiydi.
Öğlene doğru Tarık’tan hâlâ mesaj gelmeyince ben yazdım.
Abi selam. Dün işler bir türlü bitmedi. Bugün de mesaiye kalacağım herhalde. Sen ne yaptın?
Anında cevap geldi.
Merhaba. Sorun değil. Yarın görüşürüz olmadı. Şirket buradakilerle yemeğe çıkacakmış; ama bana gerek kalmadan anlaşıyorlar zaten. Yemeği atlatabilirim sanırım. Sen merkeze yakın mıydın? Sevgiler.
Başlayacağım merkezine. Canım sıkıldı. Cevap vermedim. Günün kalanını yarı iş yaparak, yarı gökyüzünü izleyerek (kara bulutlar askıda duruyordu; ama hâlâ yağmur yağmıyordu) geçirdim.
Akşam yemeği için Niamh’le bir pub’da buluştuk. The Fox and the Fowl[iii]. Canı bir şeylere sıkkındı, anlatası yoktu. Üstelemedim. Belki o da benim aklımın başka yerlerde olduğunu fark etmişti; ama Niamh yüz ifademe, donuk bakışlarıma, dalan gözlerime diğerleri gibi takılmıyordu. Tam ikinci biralarımızı getirdiği anda Tarık’tan mesaj gelmese, muhtemelen bu konuyu hiç açmadan tamamlardık günü.
Merhaba. Bizim ekip bugün otele erken geçmeye karar verdi. Son dakika oldu biliyorum; ama müsaitsen bir şeyler içebiliriz. Ben şu an Waverley İstasyonu’na yakınım, telefona Uber indirdim. İstediğin yere gelirim. Sevgiler.
Niamh yüzümün düştüğünü fark etmiş olacak, gözlerini açıp baktı. Telefonu ona çevirip mesajı gösterdim. İngilizceye çevirdim. Tarık’ı anlattım.
“Her mesajını sevgiler diye mi bitiriyor. Ne tatlı!” dedi Niamh.
“Kendimi bildim bileli öyle. Yazarken, konuşurken diline çok dikkat eder. Herhalde aramızda karakteri şimdi yaptığı işe en uygun olan o.”
Niamh neden görüşmek istemediğimi sordu. Aramızdaki ilişkiyi bir anda kesip atacak bir çatışma yaşamadığımızı öğrenince omuz silkti.
“Müsait değilim deyip geçseydin. Boşuna stres oluyorsun.”
“Yo, stres olmuyorum,” diye gayriihtiyari savunmaya geçtim.
“Çağır o zaman buraya. Bir bira içer kalkarsınız.”
Çağırmadım. Mesajına cevap da yazmadım. Üçüncü biralarımızı almaya gittim. Geri döndüğümde konu tekrar Tarık’a gelmesin istedim. Niamh’e dalgın göründüğünü, aklında bir şey olup olmadığını sordum. Günün yorgunluğu dışında bir şey olmadığını söyledi. Yüksek lisansa yeni başlamıştı. Belki de derslerin ilk haftalarında her şey üstüne gelmiştir diye düşündüm; ama bu teorimi onunla paylaşmadım. Konuşmak isterse konuşurdu. Niamh’in bu yönünü seviyordum.
Üçüncü biralardan sonra kalkmaya karar verdik. Niamh bugün onda kalmak isteyip istemediğimi sordu. Onun evinden işe gitmek zor olduğundan teklifini geri çevirdim; ama içimden bir ses teklifini geri çevirmemin bile Tarık’la ilgili olduğunu söylüyordu.
“Ee, yarın görecek misin arkadaşını?” diye sordu Niamh. Sokağın sonunda ayrı istikametlere dönmek üzereyken sarıldık.
“Görmemek için elimden geleni yapıyorum,” dedim omuz silkerek.
Niamh sanki saçma bir şey söylemişim gibi kıkırdadı. Öpüştük. Dudaklarında hâlâ son biraların yanında yediğimiz cipsin tuzu vardı. Arkasını dönüp giderken bir anda seslendi.
“Eve yürüme bence. Yağmur yağacak gibi!”
“Yok, yağmıyor,” diye cevap verdim. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Tek bir yıldız görünmüyordu. Birkaç saniye dikkatli bakınca bulutları seçebildim.
Eve geldiğimde büyük bir bardak su içtim. Kafamı yastığa koyduğum gibi uyudum. Gecenin ortasında uyandım. Neyse ki o kötü uyanmalarımdan biri değildi; ama sağıma soluma döne döne bir türlü uykuya geri dalamadım. Uyanık kaldıkça başıma sinsi bir ağrı girmeye başladı. İyi oldu diye düşündüm. Tarık’a migrenim tuttuğu için gelemeyeceğimi söylediğimde yalan söylememiş olacaktım. Bunu düşünürken tekrar uyuyakaldım. Rüya görmedim.
O gece yatarken alarm kurmayı unutmuşum. Yine de vücudum alışmış olacak, kalkmam gereken saatte gözlerim açıldı. Gece yarısı giren baş ağrısının yankıları hâlâ duruyordu. Komodine su koymadığımı fark edip mutfağa geçtim. Büyük bir bardak su doldurdum. İçerken pencereden dışarıya baktım. Fırtına bulutları hâlâ tepedeydi. Yerlere bakınca bir an gece yağmur yağmış diye düşündüm. Tekrar bakınca daha çok soğuk ve nemden olan bir şeylere benziyordu. Çiğ mi, kırağı mı, kaşağı mı, orasını bilmiyordum. Coğrafya derslerini pek hatırladığım söylenemez.
Öğlene kadar cevap yazmadım Tarık’a. Girdiğim bir toplantıda küçük bir odada, çok kişiydik. Pencereler de açık değildi. Baş ağrısı geri geldi. Fırsat bilip mesaj attım.
Abi selam. Benim migrenim tuttu çok kötü. İşten sonra direkt eve geçerim. Akşama kadar düzelirse arayayım seni; ama sanmıyorum.
Telefon elimdeyken insanların hayatlarına bakmaya başladım. Annemin arkadaşlarıyla bir fotoğrafını gördüm. Bir masanın etrafına oturmuş gülüyorlardı. Ona ve babama mesaj attım. Kalpler ve sevgi sözcükleri alışverişinden sonra Tarık’tan cevap geldiğini fark ettim.
Murat görüşmek istemiyorsan söyleyebilirsin. Kaç yaşında adamlarız, yakışıyor mu çocuk gibi atlatmaya çalışmak. Müsait değilim dersin, olur biter. Üç gün yokum dersin. Görüşmek üzere. Sevgiler.
Kulaklarımın kızardığını hissettim. Nedense aklıma çok eskiden okuduğum bir karikatür geldi. Bir adam arkadaşına telefon açıyordu ve ahizenin öteki ucunda diğer tüm arkadaşlarının onsuz buluştuğunu fark ediyordu. Ahizenin ucundaki arkadaşı birlikte oldukları herkesi sayarken evde bir de at olduğunu iddia edince ilk adam bozulup onu aralarında istemiyorlarsa söyleyebileceklerini, at var gibi komik bir yalana gerek olmadığını söylüyordu. Karşısındaki adamın cevabı yok be oğlum, hayvan kalabalıktan ürküyor, yoksa gel yani idi.
Bir an öyle diyesim geldi. Bir mesaj daha atıp yok be oğlum, hayvan kalabalıktan ürküyor deseydim. Doğruydu. Yaptığım hayvanlıktı. Kalabalıktan da ürkerdim. Sonra sinirlendim. Benim yaptığım çocukluk da seninki ne? Neyin peşindesin sen bu mesajla?
Tamam tamam ağlama, akşam buluşuruz aq yazasım geldi. Hem de mesajı öyle bitirirsem o dilbilgisel hassasiyetlerinin de üstüne basar, iyice canını sıkardım. Sonra üzüldüm. Bir an Tarık’ı özlediğimi fark ettim. Birkaç ayda bir (belki yılda bir) kısa mesajlaşmalarımız dışında uzun süredir vakit geçirmediğimiz dank etti. Tarık, Serhat, Danyal, hatta Giray geldi aklıma. Gökyüzündeki kara bulutlar gibi bir ağırlık oturuverdi göğsüme. Özür dilerim yazsam diye düşündüm; ama elim gitmedi. Canım sıkkın iş çıkışını bekledim.
Akşamüstü evde birkaç kez telefonu elime alıp Tarık’a mesaj atasım geldi. Son mesajını görmezden gelip migrenimin geçtiğini söyler, yemeğe çıkarırdım. Hatta ben ısmarlardım. Aklımda akşamın nasıl geçebileceğini düşünürken gözümün önüne Tarık’a gülümseyen yüzüm geldi. Bak böylesini de Edinburgh dışında hiçbir yerde yiyemezsin diye abartıyordum. O yapmacık abartılı geleceğimden tiksindim. Cevap yazmadım. Gece yarısına kadar ev işleriyle oyalanıp biraz da oyun oynadım, yattım. Rüya görmedim.
04:16. Telefonun sesiyle gözlerimi açtım. Alarm değildi. Biri arıyordu. Gözlerimi ovuşturarak ekrana bakıp teyit ettim. 04:16’ydı. Babam arıyordu. Açtım. Nedense yeni uyandığımı anlamasın, beni uyandırdığını düşünüp kötü hissetmesin diye sesimi değiştirerek günaydın dedim.
Annemi kaybettiğimizi söyledi. Bir an nereye kaybolduğunu anlamadım. Devam etti. Gelmem gerektiğini söyledi. Başımız sağolsun dedi. Gelip gelemeyeceğimi sordu. Tabii dedim. Hemen ilk uçağa atlardım. Uçağa binince haber vermemi istedi. Kendime dikkat etmemi söyledi. Kapattı.
Gözlerim yarı açık, yatakta yarı doğrulmuş, komodinde duran yarım bardak suya bakakaldım. Uykuyla uyanıklık arasındaki o anda burada değilim diye düşündüm. Bu olanlar aslında olmuyor. Rüya görüyorumdur.
Yapmam gerekeni biliyordum. Sol avcumun içine baktım, sol kolumu olabildiğince açıp sağ yanağıma okkalı bir tokat attım. Avcumun patlattığı yanağım alev alev yanmaya, parmaklarımın çarptığı kulağım çınlamaya başladı. Gözlerimi kapatıp açtım, hâlâ aynı halde duruyordum. Telefona baktım. 04:18. Son aramalarda babamın adı açıkça seçiliyordu. Rüya görmüyordum.
Kulağımın çınlaması geçerken uğultulu, ritmik bir ses vardı. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştım, her taraftan geldiğini fark ettim. Komodinde duran bardağı alıp diktim. Soğuk suyun boğazımdan geçişine odaklandım. Ayağa kalktım, pencereye yürüdüm. Perdeyi araladım.
Yağmur yağıyordu.
[i] Günaydın! Kalkmadın mı daha <3?
[ii] Hayır. İzin günüm. <3
[iii] Tilki ve Kümes Kuşu
