Seçkin Serpil’in “Kader ve Zorunluluk Ekseninde Seçilmişlik: ‘Star Wars’” başlıklı şahane yazısını okuduktan sonra bu yazıyı yazmak ihtiyacını hissettim. Tabii bir de Sait Faik’e özenmek var. Yine de diyebilirsiniz, neden böyle bir ihtiyaç hasıl oldu. Aslında ben de hepiniz gibi Joseph Campbell’ın Arendtçi bir şiddet kuramından damıtarak Anakin Skywalker’ın hareketlerine dürtüsel demesine sinirlendim. Biz Fanon’dan taraf olanlar Campbell’a felsefenin sefaletinde mutluluklar dileriz. Fakat bu yazıyı kaleme almamda bu sinirlenişim tali bir unsurdu. Asıl sebep Seçkin Serpil’in bizi Star Wars’un sonsuz yolculuğuna çıkarttığı yazı boyunca, güzel Toroslarımızın güzeller tarafından azil oldurulan ozanı Karacaoğlan’ın meşhur dörtlüğünü kafamda durduramayışımdı.
Karacaoğlan derki kondum göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.
“İbret al deli gönlüm,” dedim kendi kendime, ister Büyük Cumhuriyet Ordusu’nun Jedi Generali ol ister Çukurova’nın “kanı esmer, yüzü ak” bir genci, yine de gelmez yollara, gönderir insanı “Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm”.
Bir Ölüm
Şimdi Fanoncuyuz dedik bir kere o yüzden bu konuda yolunu kaybetmiş eski bir yoldaşın mısraları yeterli olur gibi gelebilir ilk bakışta.
ama budandıkça fışkıran da bizleriz
ölüyoruz, demek ki yaşanılacak…
Aslında diyalektik açıdan çok afili de oldu. Lakin, hem meyde Bektaşi, neyde Mevlevi olan Teist bir yazarınız olduğu için hem de diğer başlığa daha rahat geçebilmek için bu seferlik “yazık oldu Süleyman efendiye” zaviyesinden bakmaya davet ediyorum sizi.
Ölüm Allah’ın emri,
Ayrılık olmasaydı.
Bir Ayrılık
Öncelikle Mihriban’ın düştüğü hataya düşmemek gerekiyor. Ayrılıktan zor bellemeyelim ölümü arkadaşlar, görmeyince sezilmiyor. Zaten birçoğunuzun bu hususta a posteriorik bilgisi olduğundan da eminim. Kiminiz “avuçlarında camdan bir parça gibi kalbini sıkıp parmaklarını kanatarak” deneyimledi. Kiminiz Kadıköy’de kadeh tokuşturduklarını “canında, canın içinde, kavgasını kafasında” götürerek geçti dış hatlar turnikelerinden.
Tam bu noktada bana “Birader senin kendi lafın yok mu da sabahtan beri antolojiye çevirdin burayı?” diyerek kızmaya başlayabilirsiniz. Bu özel mülkiyet tabularından mürekkep olan itirazınızı anlamamakla birlikte makro düzeyde keyiflenerek şunu demeliyim ki, yan koltuğumda müşterek bir dert içinde olduğum insanla GMT +3’ten GMT +2’ye doğru bir uçuş yaptığım için bu konuya biraz anti-sosyalim. Neyse, okları Joseph Campbell’dan kendi üstüme çekmeden önce Fanoncu şiddet kuramını kafamda makul bir zemine yatıran son mefhumumuza geçelim.
Bir yoksulluk
Şimdi, ayıptır söylemesi, GMT +2’ye THY ile uçmuş olabilirim, lakin bu sizi kandırmasın, İç Anadolulu bulgur ağırlıklı beslenen bir evin tek çocuğuyum. Birçoğumuz gibi emeğimi satmak zorundayım. Yani sizin anlayacağınız üzere emeğime yabancılaşmam yetmiyor, bir de sürekli rekabet, güvencesizlik ve aşırı tüketim baskısı ruhuma def-i tabii eylerken, başarısızlıkları ve mutsuzlukları toplumsal bir sorun olarak değil bireysel bir anomali olarak etiketleyen kellifelli davranış bilimleri var karşımda. Valla ne yalan söyleyeyim, yılın yarısında Batı Avrupa’nın kışın erken batan güneşi de hiç yardımcı olmuyor bana bu hususta. Yanlış anlaşılmasın:
Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime.
Toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum.
Bununla birlikte, Karadeniz’de batacak gemileri olmayan kimle konuşsam korkunç bir tükenmişlik ile hedonizm ve nihilizm sarkacında gezinen hayatlara rast geliyorum. Burada amacım asla depresyon gibi ciddi fizyolojik nedenleri ve daha da ciddi sonuçları olan ruhsal hastalıkları küçük görmek değil. Sadece yapısal sorunları kişisel optimizasyon meselesine indirilmesinden duyduğum rahatsızlığı sizlere haykırmak istiyorum.
Mesela, sevgili okur, Anakin Skywalker’ın çöküşünü bir “dürtü” meselesine indirgemek kolay. Ama böyle yapınca onu kuşatan Cumhuriyet’i, bu adamın annesini kölelikten bile kurtarmaya tenezzül etmeyen madrabaz Jedi Konseyi’ni ve savaşın çürümüşlüğünü görmezden gelmiş oluyoruz. Aynı şey bizim tükenmişliğimiz için de geçerli. Onu bir zihniyet meselesine indirgemek, bizi kuşatan koşulları görünmez kılıyor. Fenerbahçeli arkadaşları rahatsız etmeden Fanoncu bir inatla ısrar ediyorum: Mesele önce yapı, sonra ruh. İşte tam bu ısrarımın ortasında, otuz yıl önce çekilmiş bir İran filminden bahsetmenin tam vakti.
Kirazın tadından asla vazgeçmeyeceğiz
Abbas Kiyarüstemi‘nin şiir tadındaki filmi Kirazın Tadı’ndan bahsediyorum. Çiçek gibi bir sanat eseri. Ana kahramanımız arabasına bindirdiği yabancılara tuhaf bir teklifte bulunur, ertesi sabah, intihar ettikten sonra üzerine toprak atmalarını ister. Bu yaşama sevincine karşı yazılmış bir aşk mektubu olan hikâyenin belki de doruk noktası, arabaya son binen yaşlı adamla geçen uzun diyalogdur. Kalın bıyıklı babacan tavırlı ihtiyar, ana kahramanımıza uzun süre önce başından geçen bir sabahı anlatmaya başlar.
Evlendikten kısa bir süre sonraydı. Her türlü sorunumuz vardı. O kadar sıkılmıştım ki, her şeyi bitirmeye karar verdim. Bir sabah, şafaktan önce, arabaya ip koydum. Aklım berraktı, kendimi öldürmek istiyordum… Dut ağaçlarının yakınına gittim… Sonra ağaca tırmandım ve ipi sıkıca bağladım. Sonra elimin altında yumuşak bir şeyler hissettim, dutlar! Çok güzel, tatlı dutlar. Bir tane yedim, güzeldi. Sonra iki ve üç tane daha! Sonra fark ettim ki, güneş dağların üzerinden doğuyordu. O ne güneşti, ne manzaraydı, ne yeşillikti! Bir anda okula giden çocukların sesini duydum. Bana bakmak için durdular. Benden ağacı sallamamı istediler. Dutlar düştü ve yediler. Mutluydum. Sonra biraz dut toplayıp eve götürdüm. Karım hâlâ uyuyordu. Uyandığında o da dut yedi. Ve o da mutlu oldu. Kendimi öldürmekten vazgeçtim… Bir dut hayatımı kurtardı.
Bu sahne “La vie en rose şekerim, sabahları duştan sonra omzuna bir öpücük kondur,” gibi basit, yavan bir bakış açısı sunmaz. Dutlukları ile değil ama güzel üzüm bağlarıyla ünlü Trier‘de doğan sakallı bir arkadaşımızın bize gösterdiği gibi düşünsel olan, maddi olanın insan kafasına yerleştirilmiş ve tercüme edilmiş halinden başka bir şey değildir. Bundan mütevellit karakterimiz iyimser olduğu için dutları yemiyor, dutları inanılmaz güzel bir gün doğumunda yiyip kolektif olarak paylaştığı için hayata tekrar göbekten bağlanabiliyor.
GMT +1’de bulunan bazı türdeşlerimizin öncülüğünde başlayan, sonrasında veba gibi yayılan dutluklarımızı çitleme işine arsızca asırlar önce giriştiler. Kafka‘nın böceğe dönüşen katibinden Flaubert‘in borcuyla boğulan Emma‘sına, Dostoyevski‘nin baltası ile meşhur Raskolnikov’undan Fitzgerald‘ın “yeşil ışığı” kovalayan Gatsby‘sine kadar çöken, tükenen ve boşluğa düşen karakterler belki dutluklarını kaybeden insanlığın tercümeleridir. Değil dutluklar, artık kanımızla kazandığımız temel haklarımız üzerinde tahakküm kurulan bu günlerde daralıp tükenmiş hissetmemek nasıl mümkün olabilir sorusunu sormadan edemiyorum.
Ölüm harbiden de eşyanın doğası gereği, ayrılık ise burada giremeyeceğimiz talihsizlikler ile bir şekilde hepimizi Karacaoğlan’la ortak paydada buluşturuyor. Fakat yoksulluğun gül benzimizi soldurması, bizi kaygıya sürüklemesi ve tedirginlikle maaş gününü beklemeye yönlendirmesi, failinin gayrişahsi olduğu bir yapısal şiddetin sonucudur. Sorunu tespit ettiğimize göre çözümü bulmaya çok yakınız demektir. Mılıkları yıkmanın lüzumu yok. Şarkıda geçtiği gibi hangi mevsimde olursa olsun esrimek ve baharları sevdalanmak için geldiğimiz bu dünyada, insan onuruna yakışan bir hayat sürmek için gerekli koşulları sağlamak öyle zor, şöyle karmaşık filan değil. Belki de tek ihtiyacımız olan şey, o yaşlı adamın elinin altında hissettiği meyve kadar basit: Bedelsizce dokunabileceğimiz, keyifte müşterekleşebileceğimiz bir ağaç. Bu yüzden Karacaoğlan’ın ve bizim gibi yeryüzündeki milyarlarca insanın üç derdinden birinin, yoksulluğun yarattığı tahribatı bitirmek için dut bahçelerine el koyalım. Nasıl olsa bir zamanlar bizden çalınmıştı.
