Fotoğraf: DepoPhotos

Sahibinden Kelepir Yurttaşlık

Yurttaş, vergisini verdiği ve demokratik olarak denetlemesi gereken devletin görevini yerine getirmesini örgütlü biçimde talep etmek yerine, devletin sorumluluğunu güvenilir olduğunu zannettiği kamusal figürün omuzlarına bıraktı.
27 Temmuz 2026
5 dakika

12 Eylül 1980 darbesinin en kalıcı sonuçlarından biri, yalnızca siyasi örgütleri dağıtması, sendikaları susturması ve binlerce insanı siyasal alandan uzaklaştırması değil, toplumun siyasetle kurduğu ilişkiyi de değiştirmesi oldu.

Siyaset, yurttaşın katıldığı ortak bir faaliyet olmaktan çıkarılarak tehlikeli, kirli ve bedeli ağır bir uğraşa dönüştürüldü. Korkutularak susturulan halk, zamanla kendi gerçekleştiremediği siyasal iradeyi başkalarına yüklemeye başladı. Bu kimileri için uzunca bir süre TSK idi, kimileri için ise bir ünlü; yazar, şarkıcı ya da oyuncu oluyor.

Böyle böyle şarkıcıdan cesaret, oyuncudan muhalefet, komedyenden hakikati söylemesi beklenir oldu. Halkın kendi adına söyleyemediğini sanatçı söyleyecek, kendisinin göze alamadığını sanatçı göze alacak, gerektiğinde onun yerine bedel ödeyecekti.

Zamanla sanatçı, eser üreten kişiden çok daha fazlasına, bir tür vekil siyasal özneye dönüştü. Halkın sesi olmaktan halkın temsilcisi olmaya itildi.

Ahmet Kaya, Ferhan Şensoy, Yılmaz Erdoğan ve daha birçok sanatçı, farklı dönemlerde muhalif kesimlerin siyasal tavrını taşıyan vekiller oldu. Ancak siyaset çoğu zaman sanatın içinde yumuşatılıyor, ima yoluyla ifade ediliyor ve estetik biçimin sağladığı güvenli mesafenin arkasına saklanıyordu.

Bir şarkı bir şeyler söylüyor, bir oyun iktidara gönderme yapıyor, bir komedyen herkesin bildiği bir gerçeği dolaylı biçimde dile getiriyordu. Seyirci gülüyor, alkışlıyor, öfkeleniyor ve eve dönüyordu. Siyaset yapılmış gibi hissediliyor, fakat elbette siyasetin öznesi olunamıyordu.

İnsan örgütlenmiyor, sorumluluk almıyor, ortak bir iradenin parçası hâline gelmiyordu. Biletini, kitabını veya albümünü alıyor, muhalif bir gösteriye katılıyor ve sanat tüketimi süresince siyasal bir yapıya ait hissediyordu.

Bu durum yalnızca kültür ve sanat alanıyla sınırlı kalmadı. Muhalif kesimin devlet kurumlarına duyduğu güvensizlik, toplumsal hizmet sorumluluğunun da sanatçılara devredilmesine yol açtı.

Deprem, yangın veya başka bir felaket yaşandığında devletin hizmet ulaştıracağına güvenmeyen milyonlar, yardım iradesini AHBAP gibi yapılara yöneltti. Fakat burada Haluk Levent –ya da bir başkasının– muhtemel dolandırıcı olmasının ötesinde büyük bir siyasal sorun var. Yurttaş, vergisini verdiği ve demokratik olarak denetlemesi gereken devletin görevini yerine getirmesini örgütlü biçimde talep etmek yerine, devletin sorumluluğunu güvenilir olduğunu zannettiği kamusal figürün omuzlarına bıraktı.

Haluk Levent gibiler yalnızca yardım kampanyaları düzenleyen sanatçı olmaktan çıkarak işlevini yerine getirmediği düşünülen kamusal kurumların yerine geçirilen alternatif birer otoriteye dönüştü. Böylece devletin eksikliği toplumsal bir mücadele konusu olmaktan çıkarak bağışlarla kapatılması gereken bir boşluk gibi ele alındı.

Muhaliflerin kendi sırtlanmaları gereken yurttaş sorumluluğu, farklı alanlarda şarkıcılara, oyunculara ve komedyenlere devredildi. Sanatçılar toplum adına konuşacak, yardım toplayacak, iktidarla çatışacak ve gerekirse bedel ödeyecekti.

Deniz Göktaş’ın yaptığı işin bu düzeni bozduğunu zannediyorum.

Göktaş, siyasal içeriği sanat zarfının içine gizlemek yerine doğrudan siyaset konuştu. Üstelik gösterisini yalnızca biletli salonlarda bırakmadı. Reklam geliri beklemeden tamamını YouTube’a yükleyerek kamunun tam erişimine açtı.

Böylece muhalif sanatın yerleşik ekonomik ve kültürel sınırlarının dışına çıktı.  Muhalefeti, yalnızca para ödeyebilen seyircilerin tükettiği güvenli bir salon deneyimi olmaktan çıkardı.

Salonlarda, kendi “cemaati” içerisinde özgür kalma hakkı bahsedilmiş, sınırları iktidar tarafından tanımlanmış muhalif kesimi sağaltan esnaf sanatçılardan biri olmadı.

Fakat Deniz’in yarattığı tedirginlik yalnızca söylediklerinin açıklığından ve tam kamusallığından kaynaklanmadı. Kendi korkusuna sığınmadan, uzun süredir unutulmaya bırakılmış veya unutturulmaya zorlanmış bazı gerçekleri hatırlatması, muhaliflerin bir kesimini de huzursuz etti.

Bir anda herkes Silivri’den söz etmeye başladı.

Her açık siyasi ifadenin ardından “Silivri soğuktur” türü yorumların dolaşıma girmesi, ilk bakışta yalnızca baskı rejiminin gerçekliğine işaret ediyor gibi görünüyor. Gerçekten de Türkiye’de siyasi söz söylemenin ağır sonuçları var. Tutuklanma, işini kaybetme, hedef gösterilme ve yalnızlaştırılma korkusu apaçık bir gerçek. Fakat bu tepkinin içinde başka bir ruh hâlinin de bulunduğunu düşünüyorum: Yıllarca susmaya neden olan siyasi korkuların doğrulanmasına yönelik karanlık bir heves.

Acı, kahredici ve tuhaf bir hal olmalı bu: “Yıllarca sustum ve haklıydım.”

Konuşan birinin cezalandırılması, suskun kalmış kişiye geçmişiyle uzlaşabileceği bir gerekçe sunuyor. Kendi sessizliği artık yalnızca geri çekilmenin, konforun veya sorumluluktan kaçmanın ya da en basit haliyle gerekçesiz bir korkaklığın sonucu değil. Konuşmanın gerçekten ağır bir bedeli olduğu kanıtlanmış oluyor. Böylece bir başkasının başına gelen haksız cezalandırma (işkence), insanın kendi suskunluğunu aklayan karanlık bir teselliye dönüşebilir.

Bu, baskının gerçek olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak korkunun anlaşılır olması ile suskunluğun sürekli olarak meşrulaştırılması aynı şey değil. Baskıcı rejimin yarattığı korku, yalnızca insanları susturmuyor, insanların susmuş olmaktan duydukları utancı da konuştuğu için cezalandırılan insanlar üzerinden hafifletiyor.

Göktaş bu nedenle yalnızca iktidarı değil, muhalifleri ve –vekilen siyasetçi– sanatçıları da rahatsız etti. Sanatçı konuşacak, biletli seyirci alkışlayacak, fakat gerçek siyasi risk bazen belki sanatçının üzerinde kalacaktı. Bu tavır hem siyasal ifade sorumluluğunu sanatçılara devreden yurttaşa hem de muhalif sanat üzerinden geçimini ve itibarını üreten kültür dünyasına ters düşüyor.

Mesele sanatçıların siyaset yapmaması değildir. Sanatçılar konuşmalı, eleştirmeli ve özgürce üretebilmelidir elbette. Fakat sanatçının cesareti, toplumun siyasal iradesinin yerine geçmemeli.

Bir komedyenin konuşması yurttaşın susmasını, bir şarkıcının yardım toplaması devletin görevini yapmamasını, bir sanatçının bedel ödemesi milyonların sorumluluktan çekilmesini meşrulaştıramaz.

Yurttaş kendi sorumluluğunu birilerine devrettiği sürece ortada cumhurun üyeleri değil, seyircilik kalır.

Author

Öneriler

Diaspora Ne Yapar? Brenda Başar ve Dillerin Yolculuğu

Tesadüfen karşılaştığım şarkıları daha çok severim. Bir kafede, apronda ya

Köleler ve Kilitler

Kapitalizm, paranın ve patronların sınırsız hareket özgürlüğünü kutsal bir hak

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin