Fotoğraf: Cem Gültepe

Ahmet Kenan Bilgiç (Gevende) ile ‘doğru’ yerleştirilmiş bir sessizliğin peşinde

17 Ağustos 2026
13 dakika

Londra’nın bitmek bilmeyen sıcak hava dalgasının ortasında, kentin kuzeyinin kalabalık ama tuhaf bir sakinlikle akan sokaklarındaki kafelerden birinde buluştuk Ahmet Kenan Bilgiç’le. Gevende’nin kurucularından biri olarak yirmi yılı aşkın süredir grubun dürtüsel, kendine has ses dünyasını şekillendiren Bilgiç, aynı zamanda film ve dizi müzikleriyle de tanıdığımız bir isim. Kendisiyle Gevende’nin 20 yıllık mirasını, şarkı sözlerindeki o “hiçbir dile ait olmayan” dili, sessizlikle kurduğu ilişkiyi, film müzikleri aracılığıyla terzilik yapmayı, “kalmak” ile “gitmek” arasındaki gerilimi, bugünün algoritma çağında müzik yapmanın anlamını konuştuk. İyi okumalar dileriz.

Seni iki yıl önceye, Gevende’nin 20. Yıl Konseri’ne götürerek başlamak isteriz. Oraya, o mirasa bugün buradan baktığında neler düşünüyorsun?

Aslında o konseri yaparken ilk bir araya gelişimizin üzerinden yirmi yıldan fazla zaman geçmişti, ama ya 25’e gidecektik ya 20’ye dönecektik, tam oralardaydık. Müziğin başlangıcı için bir milat belirleyip oradan devam ettik.

20 sene çok uzun bir süre, ama benim üzerimde hâlâ yeni bir grupmuşuz hissiyatı var. Konserden sonra “Evet, gerçekten 20 sene geçmiş,” dedik. Seyirciyle inanılmaz bir etkileşim vardı, hatta buna etkileşim denemez, o kadar büyük prodüksiyona, seyirciyle teknik açıdan mesafeli bir salon düzenine rağmen sahne-seyirci ayrımı yok gibiydi.

Hani bir parfüm kokusunu duyup 20 yıl öncesine gidersin, zaman da mekân da değişir ya, oradaki insanların da Gevende’yi böyle konumlandırdığını, geçmişte iyi ve güzel bildikleri bir yere seyahat ettiklerini hissettim. Biz de aynısını hissettik, “Böyle bir şey vardı, bunu devam ettirmemiz gerekiyor,” diye düşündük. Bu açıdan Gevende’yle birlikte insanlarla kurduğumuz bağın ne olduğunu hissettiren bir konser oldu.

Orada gerçekten 20 yıldır sizinle olan bir kitle mi vardı, yoksa yeni insanlar da var mıydı?

Yeni dinleyenler de vardı, ilk çıktığımız günden beri takip edenler de.

Geçen yıl tekrar bir araya gelip Britanya’da turne yapan Oasis’in konserini çağrıştırdı bu anlattıkların. O konserlerde 40 yaş üstü beyaz İngilizler de vardı, çok daha gençler de. Tabii böyle durumlarda eski hayranların korumacı, “Biz 40 yıldır dinliyoruz bu grubu,” gibi bir yaklaşımı da olabiliyor.

Bende de var, ben de aynısını hissediyorum [gülüyor]. 1996-97 gibi Santana’dan haberdardım örneğin. 10 yıl kadar sonra Supernatural çıktı, bütün dünya sanki kimsenin bilmediği bir isimmiş gibi davranmaya başladı. O yüzden o hissi çok iyi biliyorum.

Biraz da Gevende’nin şarkılarına geçelim. Şarkı sözleriniz dünya üzerinde bilinen, yaygın konuşulan bir dile ait değil. Başından itibaren bilinçli bir tercih miydi bu, yoksa stüdyoya girip bir şeyler denerken mi ortaya çıktı?

Gevende’nin tarihinde birçok şey dürtüsel çıktı. Zaten bunu albümlerde, sahnede, müziğin kendisinde de görebilirsiniz. Belli bir strateji, tasarı üzerine kurulmadı hiçbir şey.

Dürtüsel davrandığınızda insan kendini biraz yoruyor. Her şey o yorgunlukla, tavırla şekillendi.

Sözün teknik anlamda anlaşılmaz olması –gerçi bu da onu pek çok resmi dilden daha anlaşılır hâle getirebilir– dinleyicilerin kafasında kurduğu imajlara alan açıyor, o imajla ilişki kurmasına aracı oluyorsa, zaten söz deşifre edilebilmiş demektir. Senin deşifrenle Ahmet’in ya da Mehmet’in deşifresi arasında mutlaka fark olacaktır, tek bir anlamın mümkün olduğunu zaten düşünmüyorum. Kelimeler birbiriyle, zamanla ve mekânla bağlantılı olduğu kadar mânâlanıyor.

Farklı anlam verme biçimleri seni heyecanlandırıyor mu, yoksa huzursuz eden bir yanı da var mı?

Benim en çok heyecanlandığım şey bu. Parçaların sözlerini sahnede değiştirmeyi de çok seviyorum. Evet, orada bir sözcük söyleniyor, ama onunla beraber bir armoni, melodi, akış var, kendi aramızda ve seyirciyle bir iletişim var, anlam bunların hepsi bir araya geldiğinde oluşuyor. O yüzden hepsinde farklı bir mânâ çıkmasını çok seviyorum.

Gevende’nin şarkı sözleriyle ilgili ilginç bir anekdot paylaşayım. Harbiye’de Papa Roncalli Sokağı’ndayız, arka fonda Gevende çalıyor, dört kișiyiz. Biri dinlediğini Ermenice gibi duyuyor, Ermenice bildiğinizi, oraya gönderme yaptığınızı düşünüyor. Bir başkası Türkçe bir çıkarım yapıyor, başka biri Arapça. Yani şarkılarınız farklı diller bilen insanlarda da farklı anlamlar çağrıştırabilir.

Bu söylediğini başka yerlerden de duydum. Lisede ve üniversitede dilleri bilmememe rağmen Fransızca, İspanyolca, Urduca, Portekizce şarkılar dinleyip, duyduğum kadarıyla yazıp pratik yapardım. Böylece birtakım sesler, dokular, bir çeşit hafıza oluşmaya başladı, bu refleksleri çıktı olarak şarkıların içine koymaya başladım. Kulağıma gelen ne varsa, oraya yansıyor.

Bir şarkıda bir Ermeni türküsünden esinlendim gerçekten. Birkaç kez kulak verdim, kaldığı kadarıyla kendim tamamladım, Ermenice gibi duyulan ama Ermenice olmayan bir doku çıktı ortaya.

Saksafona “Fransızca mı İngilizce mi çalıyorsun?” diye sormuyorsun ya, aynı şey aslında. 

Eski röportajlarından birinde şöyle bir ifaden var: “Aslında ona bir dil diyemeyiz. Tonlamayla yakalanan bir tını o.” Özellikle de şu kısım çok ilgimi çekti: “Öznesi senin yüklemi benim.” Bu son kısmı biraz açmanı rica edeceğim.

Tam da az önce bahsettiğim dinamik aslında. Bir cümleyi dinleyen ve söyleyen olarak beraber kuruyoruz. Araya istediğin gibi edat, bağlaç, noktalama koyabilir, makyajını yapabilirsin. Bazen yüklemi ben olabilirim, öznesi dinleyen olur. Bazen ikisi de ben olurum, birisi araya virgülü koyar. Anlamı karşılıklı, beraber oluşturuyoruz.

İki kişi konuşurken biri diğerinin ne diyeceğini bildiği için tamamlar ya, bunun asla olmadığı bir diyalog düşünün. İki taraf da birbirini dinliyor, böyle bir iletişim kuruyor. Tabii “Sahne A dedi, öbürü B dedi,” gibi değil. Sahne A deyince herkeste farklı bir karşılığı olduğu için birçok farklı kompozisyon doğuyor. Orada olunca da bunu hissediyorsun aslında.

Canlı izlerken seyirci gözünden aynısını hissettiğin bir konser oldu mu son dönemde?

Nik Bärtsch. Her konserinde köküne kadar hissediyorum.

Yine aynı röportajınızda John Cage’in “4’33”” parçasından bahsettiğinizi hatırlıyorum. Parçalarda verdiğiniz esler, sessizliği kullanma biçiminiz elbette bu çağrışımı yapıyor. Bir de bana şu lafı çağrıştırıyor, sanırım Erkan Oğur söylemişti: “Müzik etrafımızda, doğada, biz müziğimizle sadece araya esler koyuyoruz.” Sessizlikle nasıl bir ilişkin olduğunu merak ediyorum.

Sessizlikle bireysel olarak ilişkim zor. Mutlak sessizliği bedeninde hissederek yakalayabiliyorsan, muhteşem bir şey. Bunu yakalayabilmek için çabalıyor, belirli rutinler takip ediyorum. Hayatta o sessizliği yakaladığınız andan itibaren sessiz olmayan bölgelerde ne kadar sakin kalabileceğini, kendini yıpratmadan kalabileceğini öğreniyorsunuz.

Aynısını müzikte de doğru zamanda, doğru yerde, o eslerle birlikte çalıştığınızda, onları da müziğin parçası olarak aldığınızda, müziğin sesli kısımları da çok daha farklı mânâlara bürünebiliyor. Bir örüntünün arasında milisaniyelik bir sessizlik de olabilir bu, 13 ölçülük uzun bir sessizlik de. Bunu “Akvaryum” parçasında çok kullandık örneğin.

Dört ölçü müzik, dört ölçü sessizlik olduğunu varsayalım. Beden bir süre sonra alışıyor buna, bir kayık seni çekiyormuşçasına groove’a oturuyorsun. Böyle bir sessizlikten bahsetmiyorum ben, çünkü orada bir örüntü söz konusu. Ne zaman ki örneğin dört ölçü gidip dokuz ölçü duruyorsun, ya da altı ölçü gidip on üç ölçü duruyorsun, o zaman o groove’un dışına çıkıyor, çok büyük bir döngü içerisinde bloklar halinde anlam yaratabiliyorsun. Aslında derdini anlatmak için sessizliği “doğru” yere yerleştirmeyi kastediyorum.

Bazen evde otururken “Oh ya, herkes gitti, sessiz sakin takılayım,” dersin ya, gece çıt yoktur evde. Sonra buzdolabının havalandırması bir susar, “Ben sessizlikte değilmişim ki, gürültüdeymişim,” dersin. Orada yakaladığın sessizlik var ya, ondan bahsediyorum.

Diyalogda da böyle aslında, değil mi? Konuşma esnasında nerede susacağını bilmek, es verdiğin anda karşında bir şeyin oturduğunu görmek… Ya da karşılıklı susabilmek, huzursuz hissedip hemen bir şey söylemeye çalışmamak… O da bir samimiyetin, rahatlığın göstergesi.

Benim şirketimin adı Comfortnoise, o da bununla ilişkili.

İki kişi telefonda konuşurken bazen “Can? Banu? Orada mısın?” ânı oluyor, karşı tarafın sesinin gittiğini düşünüyoruz ya, orada aslında teknik ifadesiyle comfort noise sistemi çalışmıyor. Comfort noise biz telefonda konuşurken benim arkamdaki gürültüyle senin arkandaki gürültünün ortalamasını alıp ikimizin diyaloğunun arasına koyuyor ki ben sustuğumda mutlak bir sessizlik olmasın, sen hat kesildi hissine kapılma.

Film müziğinde de sahnede de var bu. Müzik hayata tutkal gibi giriyor, sen ile beni bağlıyor. Bu anlamda Gevende’nin yaptığının da comfortnoise olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla.

Bu söylediğin çok ilginç bir şey çağrıştırdı. Yıllarca arka planda İstanbul’un sesiyle yaşamış biri olarak Londra’ya ilk taşındığımda şehri çok sessiz bulmuştum. Şehrin o alıştığım sesini kaybetmek sanki o telefon hattı birden kesilmiş gibi hissettirmişti, sessizlikten inanılmaz tedirgin oluyordum, her an bir şey olacakmış gibi geliyordu.

O sessizlik içinde iki minik adım, yürüme sesi…

İngiltere’deki parklar da bende benzer bir his yaratıyor. Aslında çok geniş arazilerden bahsediyoruz, genellikle çok da kalabalık oluyorlar, ama o kalabalığa rağmen çok sessiz, sakin mekânlar. Eminim teknik bir açıklaması vardır bunun, ama bu dinginlik hâli neredeyse tılsımlı, metafizikle açıklanabilecek bir şey gibi geliyor bana.

Demek ki senin mayan kalabalık.

Hazır göç etmekten bahsetmişken şunu soralım: Kırınardı’nın tanıtım metinlerinde “kalmak” ile “gitmek” arasındaki ikilemden bahsediyordunuz. Londra’da bir kafede oturmuş sohbet ederken bu gerilime dair ne söylemek istersin? 

Türkiye bağlamında gitmek ile kalmak dediğimiz zaman sanki ülkeden gitmek ya da kalmaktan bahsediyormuşuz gibi oluyor tabii, albümün üzerine yapışıp kaldı bu. Bir fikirden ayrılmak ya da ona sahip çıkmak üzerinden bir şey söyleyemez olduk, ya gittin ya kaldın, ya siyah ya beyaz gibi bir durum söz konusu. 

Kırınardı’ndan yola çıkarsak, orada Ursula K. Le Guin’in “Omelas’ı Terk Edip Gidenler” öyküsünden hareket ettik. Hikâyede festivallerin, şölenlerin düzenlendiği ütopik bir köyden bahsediliyor, ama bu mutluluğun ardında yerin iki kat altında zincirle bağlanmış 12 yaşında bir çocuk var. Yalnızca o çocuk orada durduğu sürece yukarıda kalınabiliyor. Orada kalır mısınız, yoksa oradan gider misiniz, hikâye bunu sorguluyor. Kırınardı’nın alt metninde ise daha çok bir düşüncede kalmak ya da ayrılmak var, yani eyleme geçilmeden önceki aşamadan bahsediyoruz.

Peki, Gevende son iki senedir ne yapıyor? Yeni albüm var mı? Konserler nasıl gidiyor?

Konserler devam ediyor. Yeni bir tekli kaydettik, sonbaharda onu yayımlayacağız.

Tabii ki büyük bir algoritma savaşı veriyoruz şu an. Bizi dinleyen, takip eden insanlara ulaştığımızda mutlu olacağım, ama sadece onu başarmak için bile ciddi bir çalışma gerekiyor. Biz işin başından beri tamamen bağımsızız, her şeyi de Baykuş Müzik ile beraber kendimiz yaptığımız için önümüzde ciddi bir süreç var.

Bu ara biraz daha üretkeniz. Belki albüme doğru gider.

Biraz da Ahmet’in neler yaptığından bahsedelim. Film ve dizi müzikleri bestelerken hareket noktan bir görüntü mü, duygu mu, ritim mi?

Eylem elbette değişiyor, ama strateji aynı aslında. Öncelikle film müziği ile solo ya da grup müziğinin birbiriyle hiçbir alakası olmadığını düşünüyorum. Kendi müziğini yaparken sadece kendinle ya da ekibinle baş başasın. Bir şey hissediyorsun, o hissi dile getirmek için bir şey yazıyorsun. Diğer tarafta ise bir yönetmen ya da yapımcı var, bir dünya oluşturuyorlar, sen de film müziğinle o dünyaya en uygun kıyafeti giydirmeye çalışıyorsun. O yüzden orada terzilik, zanaatkârlık da işin içine giriyor.

Bir de yaptığın esere âşık olmaman gerekiyor. Kendi müziğini yaparsın, çok seversin, kimse sevmese de beni ilgilendirmez diyerek yayımlayabilirsin. Ama diğer tarafta yönetmen ya da yapımcı olmamış diyebilir ya da ortasından kesip başka bir şey koyabilir, bunlara açık olman gerekiyor. Tabii tüm bunların farkında olarak yaptığın müziğin içinden gelmesi, seni mutlu etmesi, yeni bir şeyler yaptığına inandırması gerekiyor. Bu da zor bir denge.

Bir başkasının hayalini anlaman gerekiyor aslında, değil mi?

Evet, ama o dünyayı anladığında da çok seviniyor, çok eğleniyorsun, çünkü belli bir oyun alanın oluyor, hem daha rahat davranabiliyorsun hem de yaratıcılığının sınırları zorlanıyor.

Mesela Sarmaşık’ta (Tolga Karaçelik, 2015) yedi ayrı sound dünyası denedik. Neredeyse belgesel hissini yaratacak bir dokusu var filmin, müzikle girdiğin anda müziği üzerinden atıyor resmen. Çellolar denedik, ben en son alüminyum bulaşık folyosuyla gitar çalıyordum, oralara kadar gittik. Bir sürü şey denedik, bir şekilde çalışmadı, ben de ikna olmadım, ikna olmadığım bir şeyi Tolga’ya da sunamadım. Sonrasında şöyle bir çözüm buldum: Filmdeki gemi çok büyüktü, altında da çok büyük bir reverb yaratan boşluğu vardı. Oradaki ses kayıtlarını aldım, synthesizer ile beraber bir ses dünyası oluşturdum. Filmin arkasında 21 dakika müzik var, muhtemelen çıktığınızda melodisini söyleyemezsiniz, ama kapattığınızda eksikliğini hissedersiniz. Tam anlamıyla comfortnoise, mürettebatın arasındaki ilişkinin tutkalı.

Bazı film müzikleri ise çok melodik çıkıyor, karakteri ve dünyayı besleyen o melodi oluyor. Bu yüzden her filmde yoğurt yiyiş aynı olsa bile hepsinde farklı bir meyvenin yoğurdu var.

Biraz önce algoritmalarla yarış içinde olduğunuzdan, bugünün oyununun başka kuralları olduğundan bahsettin. Ona belki siz de dahil olma mecburiyeti hissediyorsunuz, belki de olabildiğince uzak durmaya çalışıyorsunuz.

İşte gitmek mi kalmak mı, bundan bahsediyorum.

Gevende bugün sıfırdan kurulsaydı, nasıl müzik yapardı?

Aynı şeyi yapardık büyük ihtimalle, dürtüsel şekilde geleni çıkarırdık. Bir parçayı ya da albümü tamamıyla tasarladığımızı hiç hatırlamıyorum. Zaten prodüktörümüz Sinan Sakız ile stüdyoya girdiğimizde ne kadar hazır olduğumuzu düşünürsek düşünelim, o albüm bambaşka bir şeye dönüşüyor.

Bir yandan da sizin çıktığınız zamanın ruhuna, o döneme ait şeyler de önemli, değil mi? Sizi Eskişehir’de besleyen her şey, Roxy günleri, İstanbul… 

Kolektif bir ruhun parçası, doğru söylüyorsun.

Şu an o kolektif ruhla ilgili büyük bir kaygı var. Güzel, yakın hissettiğin bir şey görünce hemen kahramanlaştırma, tektipleştirme, sembolleştirme geliyor, o masum his birden bırakılıyor. Bu refleksten çekiniyorum, uzak durmaya çalışıyorum.

Müzik, kitap, heykel ya da siyasi bir söylem olabilir, bazen “Evet, ben kendimi ifade edemiyordum, birisi söylemiş, yapmış,” dediğinde o heyecanla onu sahiplenme, onun arkasında durma hissi gelebiliyor, hatta “Ben evde ekstra bir şey yapamıyorum,” endişesinden doğabiliyor bu. Aslında yapmamız gereken, kendine ve etrafına bakmak, işine dönmek, yaptığın işi en iyi ve sürdürülebilir şekilde yapmak. Birinin arkasında durmak yapman gereken tek şey değil. Olman gereken yerde durmak, o duruşunu korumak, her ne yapıyorsan bunu her şeye rağmen devam ettirmek daha huzurlu bir duruş geliyor bana.

Geçmişe dair, geçmişteki o kolektif üretimin çıktısı olan herhangi bir şeyle karşılaşıldığında bile hemen idolleştirmeye, sembolleştirmeye, kahramanlaştırmaya çalışılıyor, o yüzden bahsettiğin ruhu yakalamak daha da zorlaşıyor.

Bu konuda çok umudum yok, ama inat devam ediyor.

Authors

  • GMT / GMT +1. Medya ve gazetecilik dersleri veriyor, yazıyor, koşuyor.

  • GMT / GMT +1. Yapımcılık, küratörlük, araştırma ve kültürel stratejiyi bir araya getiren bağımsız kültür profesyoneli. THISPACE'in kurucusu.

Öneriler

İngiltere’de oyuncu olmak (ya da olmamak)

2024’te Londra’daki Royal Central School of Speech and Drama’nın Oyunculuk

Gigue Production: “En büyük önceliğimiz herkesin maddi anlamda karşılayabileceği etkinlikler düzenlemek”

Londra merkezli Gigue Production, Türkiye’deki müzik sektöründe yıllar boyunca çalışmış

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin