İngiltere’de oyuncu olmak (ya da olmamak)

1 Eylül 2026
10 dakika

2024’te Londra’daki Royal Central School of Speech and Drama’nın Oyunculuk bölümünden mezun olan Barış Apaydın, şu sıralar global talent [dünya çapında yetenek] vizesine başvuru sürecinde. Benzer bir yolda ilerlemeye düşünenlere ilham olur umuduyla Barış’la bir araya geldik, lisede katıldığı tiyatro kulübüyle başlayan hikâyesini, İngiltere’de drama okulu seçmelerini, üniversitedeki dönüşümünü, mezuniyet sonrası menajer arayışını, sahnelediği ilk profesyonel projeleri konuştuk.

Londra’ya gelme hikâyenden başlayalım. Oyunculuğa nasıl merak saldın, profesyonel anlamda takip etme fikri nasıl gelişti? 

Oyunculuğa TEVİTÖL’de yatılı okurken başladım. Zaten okuldaydık, dersler dışındaki zamanı nasıl değerlendirdiğimiz önemliydi. Ben de rastgele Drama Kulübü’ne girdim. Orada hikâye anlatmayı sevdiğimi fark ettim, başka biri olmanın hazzını hissetmeye başladım.

O dönem Genç Günler Festivali adlı bir lise tiyatro festivali düzenleniyordu, ben de lisedeki son senemde ödül aldım. O zamana kadar da oyunculuk okumayı, oyunculuğu meslek olarak yapmayı düşünüyordum. Ödülden sonra istersem gerçekten yapabileceğimi gördüm.

Örneğin ODTÜ’de alabileceğim mühendislik eğitimi, muhtemelen yurtdışındaki pek çok üniversitede alabileceğim mühendislik eğitimine göre ya daha iyidir ya da onunla aynı seviyededir. Oyunculuk, sanat gibi alanlara geldiğimizde ise iş değişiyor. Shakespeare gibi isimleri düşünürsek, İngiltere’nin tiyatronun başladığı yer olduğunu bile söyleyebiliriz. İşi burada öğrenmenin beni farklı bir sanatçı yapabileceğini düşündüm.

Oyunculuk yapmakla ilgili “Başka biri olmak ilgimi çekiyordu,” ve “Daha önce hissetmediğim şeyleri hissettiğimi fark ettim,” dedin. Bu cümleleri biraz açmanı rica edeceğim.

Kendi dertlerimi bırakıp başka birinin dertlerini sırtlanma hissi çok ilginçti. Gündelik hayatta rahatsız olduğum pek çok konuyu başka insanların durumlarıyla karşılaştırma, “Ne kadar şanssız insanlar var, benim böyle hissetmemem lazım,” diye kendi dertlerimi küçültmeye çalışma eğilimim oluyor. Ama başka birinin hayatına girince fark ettim ki elinde tuttuğun kahvenin köpüğünün dökülmesi senin gününü mahvedebilir, bu da son derece normal. Hisleri, düşünceleri engellemeden yaşayabilmek, sonrasında da insanlara sahnede bunları yaşadığımı göstermek ilgimi çekiyor. İnsanların yaşayamadığı hayatları, hissedemediği duyguları onlara gösteriyormuşum, bunları yaşamalarına imkân sağlıyormuşum gibi düşündüm hep.

Peki, yurtdışında okumaya karar verdin. Okulu tespit etme, kararını verme süreci nasıl gelişti?

Sanırım bir şeyi ne kadar az bilirsen, o kadar rastgele kararlar veriyorsun. Benim çevremdeki kimse de dünyadaki drama okulları hakkında bir şey bilmiyordu.

Mesela ben Juilliard’a da başvurdum, onun seçme süreci diğer okullara kıyasla çok farklıydı. Normalde okullar dört ayrı aşama yapıyor, bunlar dördünü de aynı gün yaptı. Korona dönemiydi, bir anda Türkiye saatiyle gece 12’de Zoom üzerinden seçmeye girdim. Ne istiyorlar, neye bakıyorlar, hiç bilmiyordum. İkinci aşamaya bile geçemedim tabii ki, ama rastgele, kafama ne gelirse yaptığım, insanları izleyerek öğrendiğim bir süreç oldu.

Sonra “Buraya gitsem kendimi kötü hissetmem,” dediğim bütün okullara başvurdum, sırası geldikçe seçmelerine girdim. Okulların programlarına, mezunlarına, mezunların yaptığı işlere baktım, zaman içinde deneme yanılma yoluyla neler yapmam gerektiğini daha iyi öğrendim.

Sana anlık geribildirim vermiyorlar, değil mi? Sen kendince, ipuçlarını yakalamaya çalışarak çıkarım yapıyorsun.

Evet, kesinlikle neden ret aldığını da söylemiyorlar. Monoloğu okuduktan sonra tekrar oku dediler mi, bir yerlere güldüler mi, gözlerinde o kıvılcım var mı, bunlara dikkat etmeye çalıştım.

Bazen görüyorsun, sana kendinden bahset derken gözlerinde bir ışık oluyor, yoksa işin bitti demek. Bazı insanlar seni tekrar görüp görmeyeceğine bir dakikada karar veriyor, yani şans çok büyük bir etken. Sınıfımın yarısı bu okullara en az üç dört kere başvurmuştu mesela, yedincide kabul alan bile vardı. Sen hazır mısın, sana o sene ihtiyaçları var mı, casting açısından sana çok benzer birini bir hafta önce kabul etmişler mi, hepsini düşünüyorlar.

Seçmelerde okunan monologlarda bazı klişe seçimler var. Satıcının Ölümü mesela, herkes onu yapıyor. Benim de dört monoloğumdan biri oydu, okurken bile umursamadıklarını hissettim. Sonra anladım ki modern monolog için ne kadar bilinmeyen bir şey seçersen, o kadar iyi oluyor. Hatta Türkçe bir monoloğu alıp çevirip oynamak iyi olabilir. Türkiye’de oyun metinlerine online ulaşmak zor tabii, İngiltere’nin arşivi bu anlamda çok daha gelişkin.

Klasik metinlere nasıl yaklaşıyorsun?

Orada da Piç Edmund’un monoloğunu yapmıştım. Çok bilinen bir monolog tabii o da, ama yurtdışından gelen biri olarak girdiğim seçmedeki “yabancılığıma” çok uymuştu. Türkiye’den bir yönetmenle çalışıyordum, İngilizce bilmesine rağmen oynarken dilden çok gerçekten ayrıksı hissedip hissetmediğime bakıyordu. Metnin ana derdi zaten bir insanın kendini farklı hissetmesi, bunun hakkında sinirlenmesi, bu duygusunu “Neden buyum ben?” diye haykırması… Monoloğu İngilizce yapıyordum bir de, o da bir yabancılık katmanı ekliyordu. Herhangi bir mavi gözlü İngiliz “Ben niye piçim?” diye gezse, aynı etkiyi yaratmazdı.

Okula girdikten sonra neler oldu?

Her şey sıfırdan başladı. Son 20-30 senede drama okulları insanları kırıp yeniden inşa etmeyi hedefliyordu. Bunun en büyük yansımalarından biri de aksan çalışmalarıydı. Yurtdışından gelmeyi bile geçtim, kuzeyli aksanı olan İngiliz’e bile üç yılda aksanını unutturuyorlardı. Neden işe yarayabileceğini anlıyorum, ama işin doğasına aykırı yanları da vardı. Son birkaç yılda bundan biraz vazgeçmeye başladılar.

Yine de ilk sene davranışlarımızı, alışkanlıklarımızı, bedenlerimizi ve seslerimizi nasıl kontrol edeceğimizi öğrenerek, fark ederek geçti. Herkes bir şeyi bildiğini sanarak gelmiş, hiçbir şey bilmediğimizi fark ettik, sürekli denememiz isteniyordu ama denediğimiz şeylerin nereye gideceğini bilmiyorduk. Türkiye’den, Hollanda’dan, Amerika’dan gelenler, hatta Londralılar bile “sahtekarlık sendromu” yaşadı.

Haftada 40-50 saat çalışıyorduk, bazısı derslerde uyuyordu, kimse uyandırmıyordu. Yaşaman gereken buysa, yorgunsan, ses egzersizi sayesinde fazla rahatlamışsan, onu da yaşayacaksın. Sonra uyanıp ben niye burada uyudum diye düşüneceksin.

İkinci yıldan itibaren de pratiğe mi giriyorsunuz?

Evet, ilk dönem Amerikan yazarlarına, Arthur Miller’lara, Tennessee Williams’lara odaklandık. Bize pasajlar, şiirler veriliyordu, biz de onlara çalışıyorduk. Bu süreç boyunca en “kötünün” bile içindeki insanlığı bulmaya çalıştık. Amerika’nın o döneminde ırkçılık, her türlü ayrımcılık ve eşitsizlik yoğun yaşanıyor. Siyah bir öğretmen, beyaz bir İngiliz arkadaşıma n harfiyle başlayan, siyahlara karşı hakaret için kullanılan sözcüğü bol bol kullanan ırkçı bir adamın şiirini verdi mesela. Onu kabul edip, o karakterin içindeki insanlığı bulabilmek önemliydi. Tabii bunlar kapalı projeler, okulda bunları deniyor, en kötüyü çoktan yapıyorsun ki gerçek hayatta karşına çıkan işler çok daha kolay hissettirsin.

Sonraki dönemlerde farklı ekollere, İngiliz Restorasyon Dönemi’ne, Antik Yunan tragedyalarına odaklandık. Bazılarında bireysel, bazılarında ortaklaşa çalıştık.

Üçüncü yıldan itibaren de endüstriye odaklanarak bir showreel hazırlamaya başladık. Artık okuldaki “Her şeyi deneyebilirim,” durumu yok oluyor, “Senin casting’in ne?” soruları başlıyor. Ben bir İngiliz, bir de İngilizceyi sonradan öğrenmiş (Türk değildi, ama ortalama Türk aksanına yakındı) karakter yaptım.

Mezun olduktan sonra neler yaptın?

Okulun itibarı yüksekse, menajerler ya da sektörden insanlar seni izlemeye geliyor. Üçüncü sınıfın ortasında yaptığımız oyunun ardından bir menajerle konuşmaya başladım.

Mezun olduktan sonra 7-8 ay kadar seçmelere girdim. Drama okulundan çıkan biri için normal süreç de bu zaten, okul bitiyor, bir menajerle imzalıyorsun, bir yandan seçmelere girerken bir yandan da çalışıyorsun. Çoğu insan hospitality alanında, kafelerde çalışıyor. İnsanlar şanslı değilse, bir sonraki işi hemen bulamıyorsa, oyunculuk işlerinden sonra da tekrar kafelere dönüyor.

Önce iki senelik mezun vizesine geçtim, çünkü öğrenci olarak 20 saatin üzerinde zaten iş yapamıyorsun. Sonra da global talent vizesine başvurmaya karar verdim. Bireysel anlamda bulunduğun sektörde gelecek vaat ettiğini kanıtlayabiliyorsan, sana beş yıllık oturum hakkı veriyorlar. Ben de mezun vizesinde bulunduğum iki yılı, talent vizesini almak için işler biriktirmeye çalışarak geçirdim.

O iki yılda nasıl işler yaptın?

İlk altı ay hiçbir iş yapmadım, insanlarla konuştum, ama o bağlantıların ne kadar önemli olduğunu, “Your network is your artwork” [Bağlantıların, sanatındır] ifadesinin ne kadar geçerli olduğunu fark ettim. Sonraki bir buçuk yılda yaptığım her iş, orada kurduğum bağlantılarla geldi.

2025 yazının sonunda Melissa Kenter ile tanıştım. Tabii onun da burada bağlantıları kuvvetli. Türkiye’de istediği işleri yapamayacağı için Londra’ya gelen çok fazla insan var, onların burada yapmaya çalıştığı işlerin ciddi bir seyircisi de var. Melissa da bana Züleyha oyununu getirdi, oyunu İngilizce yapmak istediğini söyledi. Onunla çalışmaya başladıkça fark ettim ki benim drama okulunda öğrendiğim şeylerle Melissa’nın babası Müşfik Kenter’den öğrendikleri aynı. Aslında buradaki en iyi okullarda öğretilen şeylerin özünü biz de biliyoruz. Birisi bu bilgiyi derleyip toplasa, elden geçirse, arşivlese, biz de çok daha iyi ekoller oluşturabileceğiz. Mesela Rusya’da Stanislavski çıkıyor, onun öğrencileri Amerika’ya gidip günümüz Hollywood’unu, metot oyunculuğu denen şeyi oluşturuyorlar, aynı mantık aslında.

Son olarak da Love Letters to Stalin [Stalin’e Aşk Mektupları] diye bir oyunda oynadın. O nasıl bir süreçti?

Dünyada alternatif gerçekler sunan, “Böyle olsaydı, nasıl olurdu?” sorularını çok güzel soran oyunlar var, özellikle İngilizce yazılmamış metinlerde. Biz de yurtdışından farklı metinlerin modern çevirilerini nerede sahneleyebileceğimizi görmek istedik. Aslında Türkçe bir metinle başlamayı çok isterdim, ama Londra’da yaşarken arşiv problemiyle karşılaştım, kütüphaneye gitmediğim, sahafa gidip kitap kurcalamadığım sürece ilginç metinleri bulamayacağımı, metinleri okumak için haklarını satın almak zorunda kalacağımı anladım.

İspanya’da Juan Mayorga diye bir yazar var, bütün metinlerine erişebiliyorsunuz. Mihail Bulgakov’un Stalin’e mektuplar yazdığı, diyalogları üzerinden kendi sanatçılığını sorguladığı bir oyun yazmış, İspanyol bir arkadaşımız aracılığıyla onu bulduk. İzin istedik, o da çok kolaylık sağladı.

İngiltere’de küçük çaplı projelerde komedi çok yaygın. İnsanlar tiyatroya eğlenmek için gidiyor, bunu yapmadan başarılı olmak çok zor. Biz de oyunun özünü bir yandan koruyarak biraz da eğlenceli hâle getirmeye çalıştık.

Vizeye başvurduktan sonra neler yapmak istiyorsun?

Kürk Mantolu Madonna’yı burada sahneleme fikri var. Burada farklı yerlerden gelen fikirlere, projelere açıklar, ama kendi filtrelerinden geçirmek istiyorlar. Ben de bu filtreyi bu kadar iyi öğrendiysem, Türkiye’den gelen projeleri buraya başarıyla uyarlayabilirim diye düşünüyorum. Kürk Mantolu Madonna zaten biraz da bilinen, klasik bir metin olduğu için buradaki insanların “yabancılık” eşiğini aşmalarına yardımcı olabilir.

Bitirmeden eklemek istediğin bir şey var mı?

Biraz da burada girdiğim sinema ve televizyon seçmelerinden bahsetmek isterim. Tiyatroya kıyasla çok daha ilginç bir dönemden geçiyorlar, çünkü “Türk’ü Türk oynasın”, “İrlandalıyı İrlandalı oynasın”, “Tourette sendromu olan tourette sendromu olan oynasın” yaklaşımı çok yaygın. Her şeyi buna göre filtreleyip seçmeleri öyle yolluyorlar. Suriyeli ya da Lübnanlı karakterleri “Kendi aksanın neyse öyle oyna,” diye aldığım çok oldu. İngiltere’de doğup büyümüş, kökeni fark etmeyecek roller de geliyor, ama İngiliz bir karakter arıyorlarsa, sana hiç gelmiyor.

“İngiliz görünmek” anlayışı da ilginç, aslında görünüşüne filan bakmıyor, orada “Türk” yazıyorsa direkt “Türk ve benzeri” seçmelerini alıyorsun. “Türk” onların gözünde kebapçı, corner shop çalışanı ya da mafya. Bana da özel olarak “Türk” diye gelen karakterler ya video oyunları (Overwatch’taki Emre mesela) ya da mafyatik roller içindi.

Son dönemde Boran Kuzum Netflix dizisinde mafya rolünde oynadı, Memet Ali Alabora da Diane Morgan’ın dizisinde kebapçıyı canlandırdı. Türkiye’de kariyerli oyuncular oldukları için özellikle örnek veriyorum.

Evet, işte bu eşikler birinin orada mafyayı oynamasıyla, o adımı atmasıyla aşılıyor. Belki oradan biri onu beğenecek, başka bir rol verecek, Türkiye’den çıkan hikâyelere de farklı bir gözle bakılmaya başlayacak.

Author

  • GMT / GMT +1. Medya ve gazetecilik dersleri veriyor, yazıyor, koşuyor.

Öneriler

Ahmet Kenan Bilgiç (Gevende) ile ‘doğru’ yerleştirilmiş bir sessizliğin peşinde

Londra’nın bitmek bilmeyen sıcak hava dalgasının ortasında, kentin kuzeyinin kalabalık

Gigue Production: “En büyük önceliğimiz herkesin maddi anlamda karşılayabileceği etkinlikler düzenlemek”

Londra merkezli Gigue Production, Türkiye’deki müzik sektöründe yıllar boyunca çalışmış

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin