"Yeşilköy Angelo", Antonio Cosentino, 1997

22 TEMMUZ

19 Ağustos 2026
13 dakika

15 yaşımdan sonra, yaklaşık 10 senelik bir aranın ardından yine burada, bu odadayım. Kendime ait bir odam olduğunu sandığım yılların ardından etrafı kurcalıyorum. Her yerde farklı bir anıyla karşılaşmamak mümkün değil. Bir toz birikintisinin usulca havalandığı raflarda kitapları ve sağda soldaki zımbırtıları karıştırırken kaybettiklerimi de hatırlıyorum. Neler yok ki, olmayan şeyler daha çok ilgimi çekiyor. Her şeyden önce 10 yıl önce buraya, oraya bir yerlere koyduğum şeylerin üzüntüsü siniyor hatırladıkça.

Neler yok ki, bir bilsem.

Aradan koca bir 10 sene geçti, koca bir yolu turladım ve tekrardan tüm beklentilerimin, ızdıraplarımın bir güvenin larvasından çıkışı gibi belirdiği bu odadayım. Nereye baksam bir kaybı görüyorum, eskiden bıraktığım, en azından aranmak için bile olsa bir zamanlar orada olduğuna emin olduğum şeyler. Zaman demeyeceğim, belki de talihsiz bir el giderek yaklaştıkça rafların metrukluğu daha görünür oluyordur.

Ben burada ne olarak yaşadım, burada gerçekten nasıldım ve burada nasıl olduğumu düşünmemle orada oluşum arasında bir fark var mıydı… Elbette, devasa bir fark vardı. Hatta soru şu olabilir, bu çatlak nasıl kapanabilir? Güneşin yavaş yavaş alçalarak toz zerrelerini kendine çektiği, her sesin bitmek üzere kendini yonttuğu bu odanın koyu havasında, benimle kendimi onun içerisinde görüşüm arasındaki fark neydi? Şimdi gerçekten yola koyulduğumda varacağımı düşündüğüm yerde miyim? Bir koltuğa oturmuş, bu soruyu soruyorum kendime.

Elinde bir kahve fincanıyla kapıdan içeri girdi ve dedi ki çok düşünüyorsun, hadi biraz yan yana uzanalım, belki sevişiyormuş gibi yapabiliriz en azından. HA! dedi ve doğruldu, elindekileri bırakarak telefona yöneldi, saat kaçtı, şurada buluşulmalıydı, kaçıncı gündü bugün, o ay çoktan gelmiş miydi hemen buluşma yerine koşmalıyım orası yakında bir sahil, yüzüyor ve otobüs durakları, balıkçıya yaklaştım ve dedim ki artık burada satmıyorsunuz neden, sadece sırıttı. HA!

Bir kenarda uyuklayan balıkların sessizliğiyle bulanan denizin dalgaları kıyıya vardıkça tatlı bir türkü gökyüzünün çalkalanışına karışıyor ve yıldızlar görülmemiş bir sadelik ve içtenlikle birbirine yaklaşarak dans ediyor. İşte buydu aradığım diye iç geçiriyor biri ve elini suya sokup bir kez yüzünü yunuyor, tekrar gökyüzüne bakıyor ve suratına yansıyan ay ışığı gözlerini kamaştırıyor. Deniz çalkantılı, kıyı huzursuz edici, ama yıldızların dansındaki çözülemez iç çekiş kendi yalnızlığını ona unutturuyor. Yeniden yola koyulup bir merdivenin ardında kayboluyor.

Uykudan uyanmışım, uyandığımı bile sonradan anladım. Elimi alnıma götürdüm, biraz sıcaklamıştı. Aylardan temmuz, lanet bir sıcak var, her şey tenime yapışıyor, rahatsız değilim. Vücudumu bilmek istiyorum, erkeklerde nasılsa öyle. Göğüs göğüse yorganı bırakıp canhıraş bir şekilde yataktan kendimi fırlatarak diş fırçasına tüm kuvvetimle uzandım. Aynanın karşısında, bir yolculuk sonrası ilk sabahlarda kalkmak ne kadar da zordur işe mi başladın canım. Hayır. Diş fırçası üç yuvarlak çizmeli dişçim böyle demişti gözüm saate ilişiyor ve akrebin hep yelkovanın gerisinde kaldığını görüyorum ne lanet ama ve saniye sanki orada hiç durmamış gibi nasıl da yalnız başına çarpıntısıyla tik ve taklarını duyuyorum kulağımda bir ses okul sesi her köpeğin zili duyuşu gibi sen de bir zil duydun ve gözün aynaya takılır elim sürekli ilerliyor ve bir okul otobüsünü hatırlıyorum ne kadar da yoksul, bilmediğim ve belki de binemeyeceğim bir otobüse sürekli geç kalıyorum. Dişlerim temiz.

Üstümü giymek üzere yapmam gerekenleri yapıyorum, kapılar ve kilitler açılır, deniz rengi bir tişört giyeceğim bir yelkenli gibi şişecek gömleğim, bir türkü tutturup neşesini bulan kaptanlar gibi. Kilitler, kapıları yapılış amaçlarından uzaklaştırırlar. Böylece açıldım.

Koridoru adımlarken kenardaki boy aynasında tekrardan kendimi gördüm. Epeyce cüsseli, enli bir adam. Biraz daha ilerledi, birkaç adım daha attı ve aynadan silinerek uzaklaştı. Bir şapka, süslü bir şapka nedir ki kendinden başka? Bana çocukluğumdan kalan sıcak bir yaz gününü hatırlatıyor, bu duvara asılı bir hasır şapka, ancak artık sadece hatırlatmaya yarıyor. Bunaltıcı sıcağın altında bir sahil gibi uzanıyor sessizce. Tozlar havalanıyor, şapka arasında tekrardan kayboluyor. Aynı bir midyenin tekrardan gelen dalgalar arasında kayboluşu gibi, deniz rengi bir gömlek giyeceğim. Yelkenlerimi açacağım ve rüzgârlı olmasını dileyeceğim kaldırımların, olabilecek en neşeli şarkıyla çıkacağım buradan. İyi niyet soğuk yenen bir yemektir. Bugün çok sıcak.

Odamın kapısını tekrardan açtım, yatak bıraktığım gibi. Üzerimi giyindim ve tekrardan koridora çıkıp merdivenlerden indim. Ne iniş ama, her güne böyle başlamak, büyük bir gürültüyle başlamak. Aşağı vardıktan sonra masada ne var, susamışım. Ah! Gece gördüğüm rüya, yalnızca bir dolu hezeyan ve bir beyaz yumurta. Onun da sarısı aynı külrengi kedilerin dili gibi dışarıda. Ne yapsam bilemiyorum biri bana çatalı uzatsın, biri mi? Biri dedi, ki, biri, biri. Ardından çatal geldi. Hepsini son lokmaya kadar, ah, karnım guruldamıyor. Kırmızı gökyüzünde birkaç karpuz çekirdeği gördüm, bana domatesin kırmızısına aldanmamam gerektiğini hatırlatıyorlardı. Hormonlarım güzelce salıyorlar kendilerini. Güneşte büyüdüler. Ne zamandan beri bu kadar açım, bilmiyorum.

Sandalyeyi geri ittim, birine teşekkür ettim. 10 sene önce bu kapıdan dışarı çıkmıştım, şimdi 10 sene sonra geri geldim ve bugün tekrardan çıkacağım. Hole yürüyorum, ayakkabılarıma uzanıyorum ve çekecek dilini dışarı uzatmış bir hayvan gibi topuğumu yalayarak ayakkabıma adını veriyor. Sen bugün de bu olmayasın, birine sarılıyor. Evden çıkıyorum.

***

Gökyüzündeki bulut gitgide binaların çatısına yaklaşırken oturduğum camekânın ardındaki gecenin koyu mavisi etraftaki sarı ışıkları daha da ortaya çıkartıyor. Her tarafta yemek yiyen insanlar var. Sıcak yaz gününde camların arkasında hareket eden onlarca el. Yüzlerden kimisi gülümsüyor, kimisi yalnız, kimisi ailesiyle, kimisi mutlu, kimisi değil. Bir garson görüyorum, elinde bir tepsiyle yemeği getiriyor, tepside belki istiridyeler var, kıpkırmızı bir tane, belki de bir somon. Masalara servis yapıyor, küçük bir kızın önüne kocaman bir balık bırakıyor. Önce gözü korkuyor kızın, garson gülümsemiyor.

Başka bir masada bir çiftin hararetli bir şekilde sustuğunu görüyoruz. Ne konuşuyorlarsa kendilerine ait, ya da öyle hissediyorlar, bize de öyle geliyor. Garson yanlarına yaklaşınca kadın gülüyor, garson kibarlığını giyiniyor ve erkek sessizce tabağı bekleyen kadını izliyor. Bir daha izliyor, bir daha ve sapsarı ışığın arka tarafında bir katta yaşlı bir kadın ses çıkarmaksızın odasında oturuyor.

Kılı bile kıpırdamayan bir yaz gecesinde tenha bir deniz kenarındayız. Limanda tekneler dalgalarla birlikte kıyıya bir çarpıp bir geri gidiyorlar. Limanın etrafında bir sessizlik, teknelerin içinde sabahtan kalma bir gürültünün bıraktığı loşluk.

Kıyıda birkaç küçük kız çocuğu ellerinde balonlarla ileri geri koşuyorlar. Yeşil alanların içinde neşeli oldukları nasıl da belli. Daha sonra bir tekne ufak bir dalgayla, koca tekne ufak bir dalgayla kıyıya doğru uzanıyor ve burnuyla iskeleye dokunuyor. Yan yana dizilmiş yüzlercesi var bu teknelerden. Her seferinde biraz daha yaklaşıyorlar ve gece biraz daha kararıyor, daha da yakından baktığınızda yıldızların içlerinde oyduğu ertesi günün aydınlığı biraz daha belirginleşiyor, çocuksu bir kahkaha beliriyor denize açılmalarında. Artlarından bakan kumsal beşik gibi onları sallarken bir anda uzaklaşıp gittiler. Az ileride şilepler bütün okyanus yolunu bilmenin rahatlığıyla denizin üstünde devasa yükleri limanlara indirmek üzere gündüzü bekliyorlar. İki kız çocuğu, bu gece karanlığında ve lokantaların hafif ışıkları altında, hâlâ anne ve babalarının nazarında birer çocuk ve her dalgayla biraz daha kendilerine büyüyerek oyunlarına devam ediyorlar. Çayımdan bir yudum alıyorum.

Köşede bir araba var, genç bir çift birbirine ilk defa orada dokunuyorlar belli ki. Onları görüyorum, duymuyorum ama varlar. Eğer ki orada öyle bir yer olsaydı, mutlaka bir çift, genç bir çift doldurmalıydı. Bir kadeh kalkıyor ve az ilerideki dairelerin birinde son bir nabız atışından sonra odadaki yaşlı kadın göğsünü tutuyor. Çocuklardan birinin balonu göğe doğru uzaklaşıyor. Gece masmavi, birden kararıyor.

Evlerden bir diğerinde bir doğum günü var, ortaokulu belki de yeni bitirmiş bir genç yazı bu şekilde kutluyor. Ne iyi, son nefesiyle biraz da utanarak üflediği mumların ardından sahilde koca bir uğultuyla esen rüzgâr, tekneleri kıyıya doğru itiyor. Kumsalda oynayan varsa, yüzlerine biraz kum serpiliyor.

Çocuğa yaklaşan annesi kulağına yakın bir yerden oğlunu öpüyor, oğlanın saçları gür bir şekilde geriye doğru uzanıyor. Büyüyen bir delikanlının güzelliğiyle geri çekiliyor ve yüzünü öne eğiyor. Birkaç hediye, sırtlara vurulması, tavana yaklaştıkça kararan oda bu sefer ilerideki güzel günlerin eğreti belirsizliğini tamamlıyor. Yokoluş temel gıdasıdır ergenliğin, çocuklar büyüyor.

Hemen ileride eski bir ahşap ev görüyorum. Bu ev eski bir Ermeni doktorun evidir. Zamanında bu evde bu işi yaparmış, bütün sahil kesiminden içerideki evlere kadar da o bakarmış. Şimdi metruktur, birine vermek için fazla güzel olduğundan sahipsiz durur. Bir genç kızın geçmişte kalmış hatırası gibi sarararak belirir gece karanlığının içinden ve gökyüzüne garip bir aydınlık verir. Bu evde yakılan avizeler, mumlu veya mumsuz ve camlar, isli veya issiz ve pencereler açılmış ve açılamamış olanlar hepsini bu ev görmüştür. Ayrıca bu ev gerçekten mürekkebin kâğıda döküldüğü evlerden biridir. Ermeni doktorun kravatının üzerindeki leke, ev bakıcısı tarafından elde temizlenmiştir.

Şimdi ışığın altında hastalarla ilgili tutulmuş notların bulunduğu defterler Amerika’da belki bir kütüphanededir, belki de Elazığ’a dahi varamadan oracıkta, o iki katlı yalının içerisinde alıkonulmuşur.

Doktor işinin ehlidir ve belki de önemli bilgiler, olması gereken yerdedir. Mumlu avizeler kristal avizeler olur, konyağın yerini türk kahvesi alır, Ermeni doktor gün geçtikçe yalnızlaşır ve bir sahile inen yolda genç kız gibi dikilen bu evin hatırası sokak ışıklarının içerisinde belirsizliğine geri döner. Uyandırılmak üzere bekleyen bir hastalıktır, yaralı bir tabip olarak uyumaktadır.

Biraz daha ileride sokak yeni yapılı evlere çıkar. En yenisi en az 50 yıllıktır, dairelerden birinin panjuru, sabah ışığında 50 yıl önce sahilde unutulmuş güzel, hasır bir şemsiyenin ışığını hatırlatıyor. Artık geçmişte kalmış bir ilerleme, tabip tarafından uykusundan uyandırılmaya talip. Kız, çocuğu seviyor.

Dalgalar geri çekiliyor, arabadan uzaklaşıyor çift ve masaya bırakılan istiridyeden sonra kadın önce erkeğin ilk parçayı almasını bekliyor. Küçük kız bir somonuna, bir babasına bakıyor ve anne, dışarıda oynayan iki kız çocuğunu gözetiyor. Gece kararıyor, yaşlı kadını belki bulurlar, belki bulamazlar. Ancak kristal camlı avizenin ışıkları artık odayı daha da karanlık gösteriyor. Ölüm gibi kararıyor gece, diğer balon da gökyüzüne karışıyor, tekneler son bir iç çekişle geriye hareket ediyor.

***

Bir köprü gördüm, bir çatı katına çıkıyordu. Bir saksı gördüm, bir balkondan aşağı sırıtıyordu. Çocuklar Kamer Hatun caddesinden yukarı doğru çıkan sokakta oynarken burnuma gelen balık kokuları etrafı birden doldurdu. Sarhoş olan masadakiler önlerinde dolacak yeni kadehleri beklerken oyalanmalarını izleyen garson yanlarına yaklaştı. Biraz daha ileride salamura satan bir adam vardı, vitrinine dolan soğuk, dalgalar halinde kalan balıklara doğru hareket ediyor, bütün camekân kıpkırmızı halde balıkların üzerine çöküyor, ardındaki adam somurtarak dikilmiş duruyordu. Köşede bir meyhane kapısı açık, isten kararmış bir fiyat listesini sırtına masa örtülerinin renginde geçirmiş, dört dönen garsonlarıyla kaseler ve tabakları sararmış şekilde eski müşterilerini bekliyor, listedeki fiyatlar gün geçtikçe artıyor, fiyatlar arttıkça kapısı daha da yükseliyor ve üzerinde “Cumhuriyet” yazan, gitgide sönükleşen tabelası duvarın içerisine karışarak daha da fazla onun parçası haline geliyor, içerisi daha da izbeleşiyordu.

Eski bir saat gördüm, her ilerlediğinde biraz daha o eski vakti gösteriyordu. Saatler böyledir, yelkovan ve akrep ilerler, ancak kendileri gittikçe geçmişe gömülür. Sıraselviler’de hızlı yiyen bir müşteri gördüm, çatalı ağzına fazla derin götürüyordu, boğazından aşağı inen her dilimle daha da mutlu görünen yüzü bir çengelli iğneyle koca yanağına tutturulmuş gibiydi. Bir sandalyede uyuklayarak çayını yudumlayan köşedeki adam camdan dışarı bakıyor, güneşli günün tahayyülü kendisine yetecek şekilde kenardaki deri koltuğa ilişmiş vakit geçiriyordu. Çayını yudumladı. Dışarıda yürüyen birilerini gördüm, ilk taksiye binmek üzere ayrıldılar.

Hrisovergi apartmanında uyuklayan çiftler, akşam üzeri yaklaşmasına rağmen yorganın sıcaklığını hâlâ üstlerinde duyuyorlardı. Pervaza sırnaşan sıcaklık önce dışarı çıkıyor, ardından açık bir camdan içeri rüzgârda süzülen saçlar gibi sevinçle esiyordu. Alt katta çalışan bir ofis vardı, dernek gazetesini hazırlamaya çalışırken sıcaktan yorulan bir kadın camdan kendisini dışarı atmıştı. Hava güzel esiyordu, omuzlarından yükselen sesi duydum. Dudakları kıpırdamıyordu.

Kapının girişinden bir adam çıktı. Elinde bir baston vardı, bacağı sağlamdı ancak yine de almıştı. Yaşlı gibi de durmuyordu, yalnızca almıştı. Birkaç adım attıktan sonra bir taksiye bindi ve uzaklaştı. Ardından gelen kadın ona henüz derginin dizgisinin bitmediğini söyleyecekti ki taksi çoktan kaybolmuştu. Kadın merdivenleri çıktı ve bir kahve koydu kendine, biraz soluklandı ve arkasındaki koltuğa gerinerek yaslandı. Bir şarkı duyuyordu, kadın katta yalnızdı, dudaklarını araladı, söylemeye başladı. Ağaçlar bir salıncak gibi biraz biraz sallanarak tatlı sesleriyle geceyi getiriyordu.

Adam taksiden indi, paranın üstünü sol cebine koydu ve apartmana girdi. Orada bir konuşma mı vardı, gecenin ilk tuşları yıldızlar gibi parlayıp sönüyordu, ancak içeride ışıklar yanıyor, akşam esintisinin koyu cismi üzerine geliyordu. Merdivenlerden çıktı, kapının ziline bastı ve toplantıya girdi.

Duman pencereden süzülürken konuşulanlar yavaşça ay ışığına karışıyordu. Öyle sözcüklerdi ki, sanki konuşulmasalar ertesi gün olmayacaktı. Bu aydınlık duvarlı kapının önünden geçerek, lambaların ıssızca yanışıyla üzerime çöken yoldan evime geri dönüyordum. İlk yokuştan aşağı indim ve 10 senenin ardından o daireye, her şeyin başladığı o odaya gitmek üzere ilk duraktan yola çıktım. Artık umulmadık bir heyecanın beklentisi beni ertesi gün için tekrardan alıkoyabilirdi. Konuşmalar aracın caddeye boğduğu duman ve gitgide uzaklaşan ses içerisinde kayboldu. Adam boğuldu, çift uykuya daldı, kadının şarkısı sustu. Ürperdi kuşlar.

Ocak 2017

Author

Öneriler

Ayler’in Hediyesi, Siyahların Marş Sesi

Albert Ayler‘in notalarını ilk duyduğumda sanıyorum ki lise yılları yeni

Yapay Zekâ ve Karl Popper: Nasıl bir Teknoloji?

Karl Popper’ın Türkiye’de süregelen tartışmalarda genellikle siyasi görüşleri ile ön

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin