Steve Tintweiss, Albert Ayler ve Mary Parks. 25 Temmuz 1970. Fotoğraf: Philippe Gras.

Ayler’in Hediyesi, Siyahların Marş Sesi

28 Temmuz 2026
8 dakika

Albert Ayler‘in notalarını ilk duyduğumda sanıyorum ki lise yılları yeni bitmişti. Rock geri beslemeli senelerden sonra yeni seslere kulak vermek isteyen bir genç için oldukça da iç açıcıydı diyebilirim. Başta ilhamını kavraması zor gelmişti, ancak müziğin böyle de yapılabileceğiyle ilgili kanaatlerim daha iyi oluştuktan sonra musiki dairemi diri tutan sac ayaklarından biri oldu. Yalnızca Erkan Oğur‘un deyimiyle “çıkarttığı seslerle” değil, ortaya koyduğu müziğin, ufak jestlerle ama önemli şeyleri deşmesiyle de.

Ornette Coleman cazın menzili konusunda daha önceki sorgulamaları yapmış, enstrümanların ses cephanelerini artırmış olsa da Ayler’in anlatımsal zenginliğinden ziyade bunun daha çok geniş bir renk skalasına tekabül ettiğini söylemek daha doğru olur. Zaten The Shape of Jazz to Come‘ın devam eden basımlarındaki kapaklarında Pollock’un resimlerinin kullanılması da bir tesadüf değil. Coleman bu gelecek cazın yeni biçiminin, bilhassa New York’ta serpilen resimde olduğu gibi etkileyici bir şekilde doğmasını istiyordu.

Peki, Ayler’i bu kadar ayrıksı yapan şeylerin başında ne geliyor? Her şeyden önce marş olgusuna getirdiği yenilik baş edilemez bir cazibe taşıyordu. Marş, özellikle de caz ve siyah müziği söz konusuysa, hiçbir zaman yalnızca marş değildir. Her zaman politikayla da iç içedir. Kilise ilahilerindeki marş dokularından tutun, caz orkestralarının enstrümantalistlerini gelişiminin birinci evresi boyunca askeri bandolardan toparlamasına, üstelik de bunu gelişiminden itibaren yapmasına kadar pek çok yeri var marşın bu müzikte. Her şeyden önce pirinç enstrümanları asli öğe olarak kullanır caz, bunun kendisi dahi dönemin orkestral anlayışı için yenilik sayılabilir. Daha önce müziğe kamusal anlamda bakıldığında canlılığını veren genel olarak tuşlular, bilhassa da 19. yüzyılda yaylılardır denebilir. Bu anlamda bu yenilik müziğin geliştiği yeni mecralara da işaret ediyordu.

Caz bu değişimle ilgili kavşağı 20. yüzyılda, kendisini de sürekli baştan düzenleyerek sert bir şekilde aldı. Bunda resim sanatının siyahlara ve onların bulunduğu zemine olan yaklaşımı sarsıcı bir şekilde değiştirmesinin rolü de büyük. Her halükârda Ayler’in müziği tam da bu posta oturuyor. Yalnızca yapıldığı dönemde caz müziği için değil, genel olarak cazla ilgili de nerede durduğunu kısaca böyle, yani ıskartadaki melodileri, ama bilhassa marş melodilerini ele alışı şeklinde özetleyebiliriz.

Ancak başka bir olgu daha var, onu anlamak için de mikroskobumuzun ayarlarıyla biraz oynamak gerekiyor. Nitekim makro gezintileri anlamak için yakından bir bakışa da her zaman için ihtiyacımız var, ya da olmalı.

Cazın tarihi her şeyden önce pop müziğin yaygınlaşmasının tarihiyle şu veya bu ölçüde örtüşür, ya da ikisi diğerini görebilecekleri kompartmanlarda seyahat ederler. Bu anlamda caz müziğinin de popüler besteler, dile dolanan laflar, romantik sözlerle dolmuş taşmış bir repertuvarı her zaman olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar da, bebop’ın müdahalesi gelene değin dağarcığı bu şekilde şekillenmiştir. Bebop‘ın caza getirdiği en büyük yeniliklerden biri, geçmiş dağarcığı çok daha serbest ve özgün bir şekilde ele almasının yanı sıra, hem müzikal hem de sözlük anlamıyla “argo”yu onun yanına eklemesidir. Bu argo armonik skalayı genişletip iç içe geçirerek aynı sözcüklerin farklı cümlelerde yeni çağrışımlara kavuşmasını sağlıyordu. Misal, bad [kötü, fena], bebop argosunda müzik iyi icra edilmişse kullanılan bir sözcüktür.

Bu müziğin bu ikinci kavşağında gelinen aşama, ileriye doğru atılan önemli bir adımdı. Çünkü cazın kendi çehresini belirleyen kıta müziğine karşı rengini belli ettiği bir tuş, bir dokunuştu. Literatürünü de akor dağarcığını da genişleten caz müziği, piyasa tarafından sıkıştırıldığında sesini daha gür çıkartabilen insanlarına artık kavuşmuştu. Bu anlamda bundan yaklaşık bir kuşak sonrasına kadar kısa sürede geçirdiği hızlı değişimleri takip etmek her zaman sarsıcıdır.

Albert Ayler’i bütün bu anlatılanlardan sonra nereye koymak gerekiyor peki? 1950’li yılların sonlarına gelindiğinde artık genişçe repertuvarı olan bir müzikten bahsetmek mümkündü. Ancak diğer “sesler” müziklerin yan yana durduğu diğer sanat dallarının yanında notaya ses vermek üzere vurduğunda cazın vuruşları hâlâ emekleme sayılabilecek bir aşamadaydı. Yine de Ayler’in attığı adımlarla bu emeklemenin taşkınlık derecesiyle evrilmeye başladığını görebiliriz. Ayler’in resmî, alelade marşları tamamen ölçüsüz ve –özgür cazın en önemli özelliklerinden birine başvurup– enstrümanların ses özelliklerini de dahil ederek 7 dakikalık şarkılar hâline getirmesi, bir anlamda siyahların artık ABD’yi nasıl gördüğüyle ilgili de sağlam fikirler verir. Birincisi, kakışmalı seslerin bu coşkusu marşları bambaşka bir havaya büründürmüştü. Bir şeyi, bir notayı, bir sesi taklit ederken bozarak, modern resmin bu en önemli özelliğini de yanına almasıyla tuşlarını kuşanan caz, artık kendisiyle ilgili daha da net konuşmaya başlamıştı.

İkincisi, o sıralar cazın bir çeşit piyasa müziği, popüler müzik ya da onun yanında yer alan bir şey olduğuyla ilgili kanaatlerin iyiden iyiye aşınmaya başladığı bir dönemdi. Bir yandan rock’n’roll dalgasının ilk köpükleri birikirken bir yandan dünyadaki siyasal olaylar hızlı bir viraja giriyordu. Tam bu noktada marşların, üstelik de resmî marşların siyah müziği içerisinde bu şekilde ele alınması caz müziğinin artık bağımsız ve bir önceki kuşağın beklentilerinin de ötesine geçerek dinlenen bir müzik, hatta kendine özgü bir sanat alanı olduğunun ifşa edilmesi anlamına geliyordu denebilir. Bir askeri bando şarkısını özgür cazın usulüyle çalmak, bir anlamda bayrakla ilgili de temel sorunsalları ortaya koymak demektir. Müzik artık kültür problemleriyle de ilgilenmeye başlamış, kendi bilincine varmıştı. Bayrakla uğraşan, piyasayla da uğraşıyor demekti, bu zincirleri atmış caz da ancak adındaki gibi özgür olabilirdi.

Buraya gelindiğinde eski sevgilisinden (“My Old Flame”) ya da yanak yanağa dans etmekten (“Cheek to Cheek”) başka şeyleri de gündeme alan, bir anlamda o cazcı kuşağının da seveceği deyimle “mesajı olan” bir müzik ortaya çıkmıştı Ayler’in notalarında. Gerisi geldi, Coltrane caz müziğine en değerli albümlerini ve bilhassa da canlı kayıtlarını ekürileriyle kattı, Big Band tarihe gömüldü ve müzisyenlerin öznel “fırça vuruşları” kendini belli etmeye başladı. Paslaşmalar muazzamdı, Miles Davis yalnızca bir şarkının hatta albümün bile değil, ancak albümler silsilesinin emeklemeyi hızlandırabileceğini büyük bir dirayetle gösterdi. Siyahların artık yalnızca bir müziği değil, bu müzikle gelmiş bir de politikaları vardı.

Bugüne baktığımızda ne görüyoruz peki? Önümüzde koltuğunu henüz terk etmiş, pek çok vaatler ve coşku eşliğinde oraya gelmiş, daha henüz sarayına çıkışında Stevie Wonder gibi isimlerin sarayın basamaklarında seçilişini kutlamak için canlı konserler verdiği bir başkan. Şimdi ise benzeri olmayan bir savaş ekonomisi ve kendi ülkesinde siyahlara yönelik gitgide artan bir ırkçılıkla koltuğunu Donald Trump adlı inşaat milyarderine bıraktı. Obama sağlık reformu konusunda Cumhuriyetçileri fazla dinlediği yönündeki eleştirileri o artık fazla bilindik cümlelerle “demokrasi tavizlerle yürür” diyerek savmış olsa da, bir sonraki döneme bıraktığı ya da bırakamadığı vaatlerin nasıl silinip atılacağı ortada. Demagogların en önemli özelliğinin dinlemeyi unutmuş olmaları olduğu bilinir. Bu kasıtlı yapılırsa bir politika olur, bu politika da şu an kendi söylediklerini bile duymadan ABD’yi yönetmeye büyük bir feraset ve paraya dayalı verasetle başladı. Özetle Amerika şu an siyahların çıkardığı sesleri duyabilecek durumdaymışa benzemiyor.

Sonsöz

Bu yazı Trump’ın birinci başkanlık dönemine başlamasının hemen ardından, 2016 yazında yazılmış, ufak düzeltmelerle artık yayın hayatına devam etmeyen sevgili Aydın Doğan editörlüğündeki Yaba edebiyat dergisine gönderilmişti. Ne tesadüf, 15 Temmuz darbesinden üç gün önce kaleme alınan işbu yazının talihi, çetrefil yollardan geçerek Saat Farkı’nın editoryal ekibine ulaşmakmış.

O günlerden sonra köprünün altından çok su aktı. Trump’ın birinci başkanlığını sonlandıran, George Floyd’un sokak ortasında beyaz polisler tarafından infazı sonrasında gelişen Black Lives Matter hareketi artık tıknefes. ABD başkanı Donald Trump’ın Beyaz Saray avlusundan göstericilere İncil sallamasına sebep olan ayaklanma, The Atlantic tarafından “1968’den beri benzeri görülmemiş bir isyan” olarak tanımlanıyordu. İsyanın ardından ABD kırsalına benzeri görülmemiş bir askeri mobilizasyon gerçekleşti ve bugünkü ICE polisinin çekirdeği ortaya çıktı.

Kuzey Amerika’da ırksal ve sınıfsal denklem yerinde durmasına duruyor, ancak mücadelede bir çelik yorgunluğu olduğu da açık. Yapay zekâ güdümündeki Dördüncü Endüstri Devrimi kapitalist ilişkilerdeki statiklerin (sendikal haklar, gösteri hakkı, demokratik kazanımlar…) hem altını oyuyor hem de yarattığı devasa proleterleşmeyle yeni nesil mezar kazıcıları yetiştiriyor. Ancak ufak bir parantez açmak gerek, bu mezar kazıcılarını kendi kuyularında boğmak için sihirli söylemler de işe koşuluyor. Üstelik bu hayati takviyeyi büyük ölçüde yenilgiden sağ çıkmaya çalışan dönek sola borçlu. Debord’u hatırlarsak, kapitalist reküperasyon almış başını gidiyor. Söylem araklamaktan kadro devşirmeye küresel oligarşi her yolu deniyor, gün gelip duvara toslayacağını bile bile.

Böylesi bir ortamda, kriz ABD-İsrail-İran savaşı ve Gazze’de sürmekte olan soykırım bağlamında küresel ölçeğe sıçramışken ABD başta olmak üzere kapitalist merkezlerin iç çelişkilerine ve Trump’ın ilk dönemini sonlandıran konjonktüre, sanat ve siyaset ilişkisi üzerinden yakın plan yapmanın anlamlı olacağını düşündük. Bugünün tiranlarını zayıflatacak şeylerden biri de, geçmişte aldıkları yaraların izlerine bakmaktır. Davut’un taşı, Golyat’ın gözüne değsin diye.

Author

Öneriler

Yapay Zekâ ve Karl Popper: Nasıl bir Teknoloji?

Karl Popper’ın Türkiye’de süregelen tartışmalarda genellikle siyasi görüşleri ile ön

Genç Tinin Fenomenolojisi: Bir ‘Teen Spirit’ Dolaşıyor

Paul Nizan 1938’de Fesat’ı (fr. La conspiration) yazdığında, hâlihazırda faşist

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin