Hazır Pogačar’ın tarih yazdığı, sıcak hava dalgalarına rağmen keyifli bir Tour de France ve ondan katbekat daha heyecanlı bir turun sonunda Demi Vollering’in Sarı Mayoyu kazandığı Tour de France Femmes henüz geride kalmış, yılın son büyük turu Fransa Turu’nun küçük kardeşi La Vuelta yaklaşmışken yol bisikleti sporu hakkında yazmak istedim. Siz bu yazıyı okurken belki de bisikletçiler 22 Ağustos’tan itibaren üç hafta sürecek İspanya Turu’nda Kırmızı Mayo için yarışıyor olacak. Televizyonda, sosyal medyada –olur ya, gazetede– denk gelirseniz, şöyle durup yarışa bir göz atmanıza vesile olursa, ne mutlu.
İki teker üzerinde dengede kalma prensibiyle çalışan basit bir makine olan bisikletin tarihi 19. yüzyıl Almanyası’nda, bugün şanslı çocukların kullandığı denge bisikletlerini andıran, pedalsız koşu makinesine dayanıyor. Zamanla pedal eklenen, önce zenginlerin eğlence aracına dönüşen bisiklet, Endüstri Devrimi’yle bugünkü görünümüne kavuştu ve işçi sınıfının ayaklarını yerden keser hâle geldi. Bugün yüz milyonlarca insan ulaşım için bisiklet kullanıyor. İki teker üzerinde insanları kas gücüyle yüksek hızlara ulaştıran bisikletin 19. yüzyılın sonlarından itibaren kitlelerin önce parklarda, ardından pistlerde, en sonunda da yollarda ve arazi koşullarında takip ettiği heyecan verici bir spora dönüşmesi beklenmedik bir durum değil.
Bisiklet yarışlarının tarihi bisiklete pedal takılmasından itibaren başlıyor diyebiliriz. 19. yüzyılın ikinci yarısında, henüz zincir icat edilmemişken bisiklet kulüpleri kurulmuş, bisiklet dergileri basılmaya başlamış bile. Her ne kadar parklarda, bahçelerde kemik titretenlerin başrolü oynadığı zengin eğlencelerinin olduğu bilinse de –bisiklet sporunun karmaşıklığına yakışacak şekilde– ilk bisiklet yarışı şampiyonu meselesi karışık. Kayda geçmiş ilk resmi bisiklet yarışı 31 Mayıs 1868’de Paris yakınlarındaki Saint-Cloud Parkı’nın girişiyle çeşmeler arasında 1200 metrelik bir yarış olarak kabul ediliyor (itirazlar da var ama tadında bırakalım). Bu ilk yarışın kazananı 19 yaşında bir İngiliz göçmen, James Moore. Bu bilgi, logosu kırlangıç olan Saat Farkı’nın okurlarının dikkatini çekebilir. James Moore bu başarının ardından durmamış, 7 Kasım 1869’ta Le Vélocipède Illustré dergisi ve The Michaux isimli bisiklet üreticisinin sponsorluğunda koşulan, yaklaşık 130 kilometrelik Paris-Rouen yarışında, kauçuk teker (daha hava dolu lastiğe var) ve rulman (ruble de icat olunca her şey çok daha güzel olacak) gibi yenilikçi parçalara sahip kemik titreteniyle birinci olarak tarihin ilk yol bisikletçisi şampiyonu unvanını kesin olarak almış. Bu ilk yarışta dikkat çeken sponsor, medya ve bisiklet teknolojisi üçlüsü hep bizimle olacak.

Bisiklet yarışlarının parklar ve pistlerden yollara çıktığı ilk yıllarda kurallar oldukça basitti: Başlangıç toplu olacak, uzunca bir yol yarışçının kas gücüyle ve mümkünse bisikletle alınacak (yokuşlarda yürümek serbest ama yelken kullanmak, kendini köpeklere çektirmek gibi şeyler yasak), bitiş çizgisinden geçen ilk kişi yarışı ve büyük ödülü kazanacak. Dayanıklılık gerektiren, uzun yollarda bolca öyküler üreten bu spor ABD ve Avrupa’yı kasıp kavurmaya başlayacak 1880’lerde kemik titretenlerden bugün yaygın olarak kullanılan bisikletin ilk örneği olan Safety Bicycle’ın icadıyla daha da yaygınlaşıp heyecanlı hâle gelecek, yarışçılar bisikletten daha az inmek zorunda kalacaktı. Yarışlardaki etkisi bir yana, Safety Bicycle’ın önünü açan içi hava dolu lastik, daha da önemlisi zincir ve ruble teknolojisi olmasaydı bisikletin bu kadar verimli ve günlük hayatta yaygın hâle gelmesi mümkün olmazdı.

Bisikletin evrimiyle birlikte kurallar ve yarışların biçimi de değişmeye başladı. 20. yüzyılın başında tek günlük yarışlar hakimdi. Baharın müjdecisi Milano-San Remo, Ronde van Vlaanderen, Paris-Roubaix, Liège-Bastogne-Liège ve düşen yaprakların yarışı Il Lombardia, o dönemden günümüze gelen klasikler. Eğer bisiklet sporuna yabancıysanız, bu tek günlük yarışları bir hafta sonu “ne oluyormuş bu yarışlarda” deyip bakmak için tavsiye ederim. Özellikle de Kuzeyin Cehennemi olarak adlandırılan Paris-Roubaix’i. Bu yarışlarda neler olmuyor ki… Bisiklet sporunun en iyileri takımlarıyla beraber yarışa başlayıp, parke taşında, toz-çamur içinde, dik yokuşlarda en yüksek performansla yüzlerce kilometre bisiklet sürüp bitiş çizgisini birinci sırada geçmeye çabalıyor. Takım dinamikleri hakkında fikir edinmek, peloton nedir, kaçış grubu neden kaçar, domestik kime denir, kazlar neden V şeklinde uçar, anlamak için bu yarışlar birebir. Dayanışma, rekabet, drama, ter, gözyaşı, hepsi bir arada. En genci 110 kez koşulmuş bu klasiklerde kurallar ve amaç 19. yüzyıl sonuyla hemen hemen aynı, ama artık denklemde takımlar da var ve bisikletten inip yürüyerek ilerlemek diskalifiye sebebi. Bu arada sponsorlar hep bizimle. Bu yarışlar her zaman başta Fransa ve Belçika’nın spor gazeteleri olmak üzere medyada hep geniş yer aldı, bugün milyonlarca insan tarafından takip edilmeye devam ediyor. Yeri gelmişken, 1976 Paris-Roubaix atmosferini yaklaşık iki saatliğine evinize taşıyacak A Sunday in Hell isimli belgeseli tavsiye ederim.

1903’te ilk kez koşulan Tour de France, yol bisikletinin belki de bugünkü formuna ulaşmasına sebep oldu, bugün de dünyanın en popüler spor olaylarından biri. Tour de France’ın doğuşuna sebep olan olaylar Dreyfus Olayı ile başlıyor. Temelde bir spor gazetesi olan Le Velo, sporun asla sadece spor olmadığının farkında olan bir kadrodan oluşuyor. 1894’teki Dreyfus Olayı, Fransız toplumunda olduğu gibi gazetede de bir ayrım yaratıyor. Gazetenin Dreyfus yanlısı, sol eğilimli editörü, 1899’da gazetenin sponsorlarından birinin dönemin Fransız cumhurbaşkanının kafasına Dreyfus Davası’nın yeniden görülmesi kararını protesto amaçlı vurmasını biraz sert bir dille haber yapınca, sponsorlar Le Velo’dan desteğini çekip L’Auto-Velo isimli bir gazete kurulmasına ön ayak oluyorlar. Ortadan bölünmüş toplum, medyayı kontrol eden sponsorlar, ne kadar da tanıdık değil mi? Aradan geçen zamanda Fransız cumhurbaşkanı halktan biraz kopmuş, koşmak için park kapattırıyor. Neyse, konumuza dönelim.
Adındaki Velo haklı bir dava sonucunda düşen L’Auto gazetesinin tirajları, her ne kadar dikkat çekici sarı rengi ön sayfalarında kullansa da Le Velo’nun çok gerisinde kalıyor. Paris-Roubaix gibi günlük yarışların gazete tirajlarında büyük etkisi olduğunu bilen L’Auto yönetimi ellerindeki finansal gücü de kullanıp dinlenme günleriyle beraber 19 gün sürecek, 2400 km’den uzun bir yolun altı etapta gidileceği bir yarış planlıyor ve bu planı 1-19 Temmuz 1903’te uyguluyor.
İlk Fransa Turu’na yarışçılar bireysel olarak katılıyor, maaşları gündelik olarak hesaplanıp büyük kısmı gazetenin de sponsorları olan firmalar tarafından ödeniyor. Etap dereceleri ve ortalama hıza göre para ödülleri dağıtılıyor. Yarışın kuralları günlük yarışlara benzer, ama yarışçıların etapları bitirmek için bir zaman sınırı var (bu kural günümüzde de uygulanıyor, zamanın gerisinde kalan yarışçılar geleneksel olarak “süpürge aracı” tarafından toplanıyor). Bu ilk yarışta belki de en önemli yeni kural ve derece yarışın toplam zaman birincisinin –Sarı Mayo icat olana kadar– taşıdığı Yeşil Kol Bandı oluyor. İlk Fransa Turu’nun ilk etabı dahil üç etap kazanan Maurice Garin Yeşil Kol Bandı’nı tüm yarış boyunca taşıyarak turun ilk şampiyonu unvanını kazanıyor.
L’Auto yönetiminin planları tutuyor ve gazetenin tirajları patlıyor. Le Velo, muhafazakâr patronların sahip olduğu gazete ile rekabete dayanamayıp 1904’te kapanıyor. L’Auto yoluna devam ediyor, ta ki işgal döneminde Nazi propagandası yaptığı için 1944’te cezalandırılıp kapatılana kadar. Ama büyük sermayenin sırtı yere gelmez, mirasçısı L’Équipe bugün yayın hayatına devam ediyor. L’Auto’ya büyük bir gelir ve uzun ömür sağlayan Fransa Turu’nun ticari başarısının ardından dünya genelinde çok günlük turlar düzenlenmeye başlıyor. Üç haftalık Giro d’Italia ve La Vuelta, yani Tour de France’ın küçük kardeşleri gibi “büyük turlar”ın yanında neredeyse yıl boyunca haftalık ve üç-dört günlük yüzlerce profesyonel tur var. Gün sayısı, liderlik mayosunun rengi, katılımcıların performans ve rekabet düzeyi değişse de yarışların yapıları benzer, kurallar uluslararası düzeyde standartlaştırılmış.

Bütün renkler gibi bütün sporlar da kirlenip endüstriyelleşecekti. Bisiklette birinciliği sarıya verdiler. 1903’teki olağanüstü yarışla tirajını katlayıp rakibini batıran L’Auto ve sermayedarları durmadı, yarışı her yıl geliştirip daha da profesyonel ve pahalı hâle getirdi. 1919’dan itibaren yarışın en iyi zamanına sahip sporcu, rengini gazetenin sarı baş sayfasından alan ikonik Sarı Mayo’yu taşımaya başladı. Sporcuların maaş ve masrafları bisiklet üreticileri ve diğer sponsorlar tarafından karşılandığı için yavaş yavaş takımlar oluşmaya başladı. Ancak Alcyon isimli takım yarışı tekeline alıp yarış kazananı belli, sıkıcı bir hale bürününce L’Auto ekibi zamanın ruhundan da faydalanıp 1930’da Fransa Turu’nu ulusal takımların rekabet ettiği bir yarışa dönüştürdü. Ancak bu büyük bir sorun yarattı, sporcuların masraflarını yarış organizatörünün karşılaması gerekiyordu. L’Auto sermayedarları bu krizi fırsata çevirerek “Karavan”ı icat etti. Etap başlangıçlarında yarışçılardan önce firmalar ücret mukabilinde araçlarıyla yerlerini alacak, onlardan önce yol almaya başlayıp izleyicileri selamlayıp reklamlarını yapabilecekti. Televizyonun icadından önce bu karnaval benzeri etkinlik çok önemli bir gelir kaynağı haline geldi. Karavan günümüzde hâlâ süren bir gelenek, seveni de çok.
30 yıl süren ulus takımları döneminde karavan ve yan sponsorlar meselesi kontrolden çıkıp bisiklet geri planda kalmaya başlayınca 1962’de ticari takımlara geri dönüldü. Bu dönemin hediyesi Sarı Mayo’nun ilk kardeşi, en iyi sprintçiye verilen Yeşil Mayo oldu.
Yarışları takip eden medya araçlarının gelişmesiyle Tour de France dünya genelinde milyonlarca seyirciye ulaşmaya başladı, özellikle 1970’lerde renkli televizyon işin içine girince reklam ve yayın geliri pastası iyice büyüyüp büyük şirketlerin iştahını kabartmaya başladı. Bu arada heyecanı biraz daha artırmak için en iyi tırmanışçıya Puantiyeli Mayo, en iyi genç yarışmacıya Beyaz Mayo verilir oldu. Milyonların sevgisi, rekor beklentisi ve sponsorlar için rekabet sporcularda kazanma baskısını iyice körükledi, bisiklet sporunun ilk günlerinden beri olan performans kaygısının insanüstü bir hâle evrilmesine, doping skandallarının yarış zevkinin ötesine geçmesine sebep oldu.
Bu süreçte turun organizasyonu Nazi işbirlikçiliğinden tasfiye edilen L’Auto’dan doğan L’Équipe’nin sermayesini devralan Vichy hükümetinin propaganda sorumlusu Émilien Amaury’nin şirketine geçti. 1992’de Amaury Sport Organisation (ASO) adını alan şirket, bugün 36 ülkede yüzün üzerinde spor etkinliğinin organizatörü. Bu etkinlikler yılda 130 günden fazla bisiklet yarışını da kapsıyor. ASO, La Vuelta’nın organizatörü Unipublic’i 2014 yılında tüm hisselerini satın alarak bünyesine katıp iki büyük turun sahibi konumuna gelmiş durumda. Benzer yollarla günlük klasikleri de kontrol altına almış. Bakalım Giro d’Italia’yı düzenleyen RCS Sport ne kadar dayanacak.
Organizasyon kısmı tekelleşirken, fosil yakıt sermayesi, Körfez rejimleri ve İsrail ekosistemi yok etme pahasına elde ettikleri gelirlerini, insan hakları ihlallerini ve hatta insanlık suçlarını aklamak için bisiklet sporunun gücünü fark edince peloton katran ve kana bulandı. Bugün vardığımız nokta şu: Kural ve yapıları tekel tarafından belirlenen yarışlar, Birleşik Arap Emirlikleri takımının (UAE) çok para, yüksek teknoloji ve insanüstü beslenme ve antrenman programlarıyla domine ettiği bir spor, objektifini hep onun üzerinde tutarak bu durumu daha da kalıcı hâle getiren medya. Size de 1930’ları çağrıştırmadı mı?

Klavyenin başına oturduğumda İspanya Turu için bir “bisiklet yarışı izleme rehberi” yazmayı düşünüyordum. Peloton, kaçış grubu nedir? Amaç birinci olmaksa, bu yarışçılar neden basıp gitmiyor? Pogačar da kim? Neden herkes ondan bahsediyor? Mayoların her yerinde neden logolar var? Böyle sorulara cevap veren bir yazı olacaktı bu. Bisiklet sporunun tarihiyle kısa bir başlangıç yapmak iyi bir fikir gibi gelmişti. Düşündükçe bugün bisiklet sporunun, diğer tüm sporlar gibi hareket etmekten, rekabet etmekten, oynamaktan alınan hazdan ne kadar da uzaklaştığını fark ettim. Sponsorlar sayesinde Alpler’in, Pireneler’in zirvelerinden salonuma gelen bu heyecanlı sporu tarihsel bağlamı olmadan anlatamazdım. Yazdıkça amacımdan uzaklaştım, canım sıkıldı derken, tüm bu sermaye baskısına rağmen geçen yıl İsrail karşıtı protestolarla yarıda kesilen etaplar geldi aklıma. İsrail’in bisikletle aklama girişiminin engellenmesinde seyircinin büyük rolü, insanlığın ve gezegenin geleceğine dair umut verdi, değinmesem olmazdı. Yazıyı en başta düşündüğüm rehbere çevirmeyi denedim, ama doluya koydum, almadı; boşa koydum, dolmadı. Böyle bir yazı çıktı ortaya. Birazdan bisikletime atlayıp bacaklarımı yakacak kadar zorlu, ama keyiften ödün vermeyen bir tura çıkıp belimin ağrısını geçiririm. Saat Farkı editörleri bu yazıyı beğenirse[i], siz de okumuş olursunuz. Buraya kadar sıkılmadan geldiyseniz de “bisiklet yarışı izleme rehberi” size sözüm olur.
[i] Beğendik (e.n.).
