Berlin’e taşınalı tam 1 yıl oldu. İnsan göç edince sanki yaşı da sıfırlanıyor. Bir hastaneye gittiğinde ne yapması gerektiğini, en iyi köftenin hangi markette satıldığını, hangi sokağın hangi saatte biraz tekinsiz olduğunu çocuk gibi en baştan öğreniyor. Çoktan hallettiğini sandığı bazı meseleler yeniden gündeme geliyor. 18 yaşında aldığı ehliyete en baştan başvurması gerekiyor mesela. Ya da marketten nişasta sanıp un, krema sanıp krem peynir alabiliyor. Derdini anlatabilsin diye dostunu yanında velisi gibi götürebiliyor belediye binasına.
Bu yüzden bu aralar aynı anda hem 27 hem de 1 yaşında gibi hissediyorum. 1 yaşında bir çocuğun dışarıdaki dünyayı merak eden ama biraz da çekinen hâli var üzerimde hâlâ. Kolay kolay geçecek gibi görünmüyor ama ilk günkü kadar da korkutmuyor artık beni.
Büyüdüğün topraklardan uzakta her şey biraz farklı işliyor. Bir kere zaman farklı işliyor. Sevdiklerimin bir arada güzel bir haberi kutladıkları sofradan beni aradıkları 10 dakikalık FaceTime, birkaç saniye gibi geliyor. Sonrasındaki burukluk ise saatlerce geçmiyor.
Mekân farklı işliyor. Artık birkaç kadehten sonra Beyoğlu’nda mı Neukölln’de mi, Tunalı’da mı yoksa Kreuzberg’de mi olduğumu unutuverdiğim anlar yaşıyorum bazen. Aynı Türkçe kahkahalar, aynı tanıdıklık, hatta bazen aynı dertler, aynı hüzün… Ama bazen de yanlış bir sokağa sapıveriyorum ve zihnimde zar zor denkleştirdiğim haritam tamamen siliniyor. Bu denli bilinmezlik deli dehşet korkutuyor beni.
Dostluklar farklı işliyor. Sanki ilkokulda aynı sıraya düşmüşsünüz gibi ilkel dürtülerle, mesela sırf aynı tadı özlediğiniz ya da aynı şakaya güldüğünüz için bile arkadaş oluveriyorsunuz. Önerilen bir yardım, paylaşılan bir tavsiye, belki de sadece nostaljik hissettiren bir gülümseme bile sebep olabiliyor buna. Diğer yandan aynı dili konuşmanın yalnızca lengüistikle sınırlı olmadığını fark ettiren arkadaşlarınız oluyor ve sayelerinde önyargı yerini özgüvene bırakıyor.
Hisler farklı işliyor. Mesela özlem artık romantik bir sanrı değil, neredeyse can acıtacak kadar gerçek benim için. Ya da öfke… Taşınmak sanki her zaman her yerde ortaya çıkabilme özgürlüğünü aldı ondan. Neşenin kenarına biraz “keşke” bulaşır oldu hep. Cesaret, kaygı ve merakla ise ilk defa bu kadar haşır neşir olduk. Birbirimize alışmaya çalışıyoruz.
Sanki artık her şeyden iki tane var. İki yatak, iki dil, iki rutin, iki şehir, iki Ece… Hayat son bir yıldır bu ikisinin çelişkilerini bir tür ortaklığa dönüştürmeye çalışmakla, arayı bulmakla geçiyor. Berlin’den İstanbul’a giden bir uçak 3 saatte, 1.700 kilometre yol yapıyor. Berlin’den İstanbul’a giden bir Ece’nin ne konuda ne kadar yol kat ettiği ise maalesef pek de iyi bilinmiyor.
Ama göç biraz da bilinmezlikleri kucaklamaya alışmak demek bence. Ev bulabildin mi? Almancayı ilerlettin mi? Başvurduğun o işten haber var mı? Okul ne zaman bitecek? Banka hesabını açtırdın mı? Ve en can alıcısı: Dönmeyi düşünüyor musun?
Bilmiyorum. Neticede henüz 1 yaşındayım dostlarım, mazur görün.
