Sonbahar geldi. Kimimiz için “nihayet”, kimimiz içinse “maalesef” geldi. “Nihayet” diyenler serin havayı, yolları kaplayan sarı, kahverengi ve kırmızı kuru yaprakları güzellerken, “maalesef” diyenlere iç çekerek galerideki bir önceki yazdan kalan anılarına göz gezdirmek düşüyor. Bana sorarsanız, ikinci gruptanım. Hatta beni, daha önce adımımı bile atmadığım kıyılara götürecek tatların ve tınıların peşine düşmüş durumdayım. Alper Tuzcu’nun müziğiyle tanışmam da bu yaza, kıyılara ve Akdeniz’e duyduğum özlemin “müzik göçü” diyebileceğim yanı oldu. Bazen İspanya’da, bazen Portekiz’de, bazen Latin Amerika’da kendimi bulduğum ritimler, zihnimde sıcak ve berrak bir denizde yüzmenin verdiği o tatlı hisle buluştu.
Saat Farkı ekibi olarak Alper Tuzcu ile Zoom’da bir araya geldik. Farklı kıtalara uzanan göç hikâyesini, Barselona’daki günlerini, yeni EP çalışması Por Un Momento’yu ve daha pek çok şeyi konuştuk. Küreselliğine alıştığımız bir dünyada, evrenselliğin peşinde olmakla birlikte bulunduğu coğrafyadan beslenen müziğinin, dağınık zihinlerimize ve bütünlüğünü yitirmiş anlarımıza iyi gelmesini diledik. Keyifli okumalar dileriz.
Merhaba Alper, seni ilk defa keşfedecek Saat Farkı okurları için kendini biraz tanıtabilir misin?
İki yıldır Barselona’da yaşıyorum, öncesinde de Amerika’daydım.
On yıl kadar önce bir iki sene İspanya’da yaşadığım bir dönem olmuştu. Liseden hemen sonra, henüz on yedi yaşındayken Türkiye’den ayrılmıştım. Bu nedenle hayatımın yarısını yurt dışında geçirdim diyebilirim.
Enteresan bir yolculuğum oldu. Yurt dışına ekonomi okumaya gitmiştim, ancak hayalim hep müzik yapmaktı. On bir yaşımdan beri şarkı yazıyorum. En büyük hayalim Berklee College of Music’te okumaktı, ama o şansı bir türlü elde edememiştim. Sonra İtalya’daki Umbria Jazz Festivali’ne katıldım, orada tesadüfen Berklee’nin kliniklerini buldum. Bu kliniklerde iki hafta boyunca Berklee’den hocalar ders veriyor, sonunda da birkaç öğrenciye burs sağlıyorlar. Benim alanım aslında şarkı yazarlığı, aynı zamanda da gitaristim. Umbria Jazz’deki Berklee kliniklerinin songwriting bölümüne başvurum kabul edildi. Tesadüfen Berklee’nin dekanlarından biri oradaydı. Dekana gidip şarkılarını göster, belki şansın olabilir dediler. Ben de gösterdim ve sonrasında o bursu kazanmayı başardım. Bütün hayatım o andan sonra değişti, henüz yirmi üç yaşındaydım.
Berklee College of Music’e başladım, fakat Boston feci soğuktu. Sonra okulum tesadüfen İspanya’da bir kampüs açtı, dedim fırsat bu fırsat. Barcelona’ya bir dönemliğine geldim. Okulun kampüsleri arasındaki bir değişim programı gibi düşünebilirsiniz bunu. İspanya’da hava çok güzel, konserler yapılıyor, süper insanlar var derken toplam üç dönem orada kaldıktan sonra mezun oldum. Ardından Boston’a geri döndüm, hem besteci olarak hem de dersler vererek biraz CV’mi büyüteyim dedim. Boston’da Berklee’den arkadaşlarla albüm yapmaya, konser vermeye başladım. Altı sene boyunca New York, Los Angeles gibi Amerika’nın farklı yerlerinde konser verme şansım oldu. 2021’de Berklee’nin prodüksiyon departmanında bir pozisyon açıldı ve üç sene boyunca bir akademisyenlik maceram oldu. Ben genellikle ev stüdyosunda çalışıyorum, tam benim yaptığım prodüksiyon tarzında dersler vermek de mucize oldu diyebilirim. Yaklaşık 750 tane öğrencim vardı, çok yoğun bir dönemdi. Akademisyenliğin ardından Amerika’da yapmak istediğim her şeyi yaptığıma, artık hayatımda yeni bir aşamaya hazır olduğuma karar verdim. İspanya’ya geri gelmek gibi bir hayalim vardı, şartlar da uygun olunca iki sene önce Barselona’ya taşındım.
Birkaç senedir İtalya’da yaşadığımdan olsa gerek, röportaja hazırlanırken hakkında en çok dikkatimi çeken bilgilerden biri Umbria Jazz Festivali’ydi. Müziğinin kıtalararası bir yolculuğu var ve başlangıç noktan İtalya diye anlıyorum. Buna rağmen eserlerin arasında neredeyse hiç İtalyanca parça görmüyoruz. Akdeniz’in farklı müzik gelenekleri arasındaki bağlantıları ele alan yeni bir proje hazırlığında olduğunu da düşünürsek, önümüzdeki dönemde senden İtalyanca parçalar duyacak mıyız merak ediyorum.
Çok isterim. Daha önce Berklee’de birkaç kere İtalya’dan arkadaşlarımla aramızda bu konuyla ilgili konuşmalar olmuştu. Özellikle Sicilyalı arkadaşım Sicilya’nın eski müziklerine odaklanmayı önermişti. Bu müzikleri modernize edebilir miyiz fikri vardı. Böyle bir fikir hâlâ süzülüyor. İtalya’nın başka yerlerinden de olabilir çünkü Akdeniz çevresindeki tüm müzikler ilgimi çekiyor. Müzik üzerinden o tarihi okuduğumuzda kitapların anlattığından çok daha ilginç yerlere ulaşabiliyoruz. Benim ilgimi esas çeken şeylerden biri de o. Sırf ses anlamında değil, aynı zamanda kültürel açıdan yeniden keşfetme ve okuma ihtimali oluşuyor.
Artık mekânsal olarak çok daha yakın olduğum için İtalya ile ilgili aklımda bazı fikirler var. Şu an hazırladığım projede direkt olmayabilir ama sonrası için gerek single gerek başka bir sanatçıyla İtalyanca bir parça yapmayı çok isterim. Yani o coğrafyayla bir şekilde bağlıyım, kalbim orada.
İtalya’da nerelerde konser vermiştin?
Umbria dışında Assisi’de, Torino’da konserim oldu. Tabii birkaç sene önceydi bu, Amerika’dayken de İtalya’yla bağlantım biraz eksildi açıkçası. Şimdi İspanya’dayken bu bağlantıların hepsini tekrar kuruyorum, yeni EP ile Avrupa’nın farklı yerlerinde konserler yapma hedefim var.
Konserler için direkt müzisyenlerle mi irtibata geçiyorsun, yoksa mekânlarla mı bağlantı kuruyorsun? Nasıl oluyor bu iş?
İki şekilde de oluyor. Açıkçası birkaç faktör var. Bir tanesi mekânın kapasitesi ve ortamı. Örneğin mekân 20-25 kişilikse solo çalabiliyorum. Ama aynı zamanda en sevdiğim şeylerden biri yerel müzisyenlerle beraber çalmak. Onlarla şarkıları her seferinde baştan yorumluyoruz.
Torino’daki konserimde solo çalmıştım, Birleşmiş Milletler Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) bir tür oditoryumu vardı. İnsanların öğle arasıydı, çok güzeldi. O konseri orada daha önce çalmış bir Brezilyalı müzisyen arkadaşım vasıtasıyla organize etme şansı buldum. Yani daha önce orada çalan arkadaşlarınızla olan ilişkilerden de bulabiliyorsunuz mekânları.
Özellikle pandemiden sonra konser ve turnelerin maliyetleri yükselince artık insanlar daha minimalist yaklaşıyorlar. Büyük sanatçılar bile böyle yapıyor. Örneğin Natalia Lafourcade Barselona’ya geldiğinde sahnesine birkaç yerel müzisyeni davet etmişti. Yapmasına gerek yoktu, ama artık insanlar işbirliğiyle yapılan müziğe daha açıklar.
Barselona ile ilgili çok güzel anılarım var. 2019’un sonlarına doğru Erasmus+ projesi kapsamında bir hafta Katalan bir ailenin yanında kalmıştım. Çok tatlı insanlardı ve Barcelona’yı neredeyse bir hafta boyunca dolu dolu gezme şansım olmuştu. Tabii ki benim turistik sayılabilecek deneyimim senin orada yaşamanla bir tutulamaz. Ama şu sıralar senin için Barselona’da hayat nasıl gidiyor merak ediyorum. Neden özellikle Barselona’ya taşınmak istedin? Şehrin müziğine katkısı nedir?
Bu soru çok katmanlı. Birincisi, Barselona’nın son derece eşsiz bir kültürü var. 19. yüzyılda burası çok önemli bir endüstriyel şehre dönüşüyor. Hatta güneyin Manchester’ı bile diyorlar. Zaten sen de gezerken tekstil atölyelerini, fabrikaları görmüşsündür. Şimdi tabii o fabrikalar ya sergi, konser alanı ya da üniversite oldular. Özellikle 1992 olimpiyatlarından sonra modern dönemle birlikte ise dünyanın her yerinden insanlar gelip burada yaşamaya başlıyor. O yüzden ben bu şehirde üç ayrı katman görüyorum ve onun etkileşimiyle çatışması aynı anda yaşanıyor.
Yerel Katalan kültürü ve dili hâlâ çok güçlü. Dışarıdan gelen insanlar bir tek İspanyolcaya odaklanıyor, ama bence ikisi de çok önemli. Yaklaşık altı ay Katalanca öğrendim, beni buraya daha çok bağladı. Gerçekten bazı şeyleri o dili biraz daha okuyunca ve konuşunca anlıyorsunuz.
Barselona’nın Orta Çağlardan bugüne gelen, güçlü bir Cantautor [singer/songwriter] kültürü var. Baskı döneminde protest müziğe evriliyor.
Şehir bakımından da burası çok enteresan. Hâlâ o endüstriyel dönemin etkilerini görüyorsunuz. Yoğun mahalleler var, daha açık alanlar var, işçi mahalleleri var, zengin insanların yaşadığı yerler var. Yani şehrin farklı yerlerinde farklı sınıfları görebiliyorsunuz. Zaten haberlerden de görüyorsunuzdur, şu anda büyük bir ev krizi yaşanıyor. Barselona coğrafi olarak çok sınırlı bir alan içinde. Ev arzı sınırlı, çünkü yeni ev yapacak yer kalmamış. Bu çatışmanın içinde bir göçmen ve yabancı olarak kendini nasıl hissedersin, o da ilginç. Hem adapte olmaya hem de yerel kültüre olabildiğince saygı göstermeye çalışıyorum. Tabii her şeyi bulunduğum çatışmanın içinde gözlemliyorum, perspektiflerini anlamaya çalışıyorum. Haklı olarak kendi kültürlerini korumaya çalışıyorlar, ama bir yandan da sonuçta Akdeniz kıyılarında yaşıyoruz ve tarih boyunca insanlar sürekli buraya gelip gitmiş.
The Magger‘a verdiğin bir röportajda ‘‘Between 12 Waters’’ın ilham kaynağının “Nerede yaşamalıyım?” sorusu olduğunu, cevabın da “her yerde” olduğunu söylemişsin. Albümün çıkış tarihi olan 2016’dan bugüne geldiğimizde “her yerde” cevabı senin için hâlâ geçerli mi? Yoksa nihayet “burada yaşamalıyım” dediğin yeri buldun mu?
‘‘Her yerde’’ cevabını ben 2021’de vermişim, ama zaman geçtikçe sanırım insan bir yere ait olmak istiyor. Şu anda Barselona’dan memnunum, ama açıkçası Akdeniz coğrafyasında herhangi bir yerde olmaktan memnun olurdum. Akdeniz’de evde hissediyorum, kıyılarda mutluyum. İlla Barselona’da yaşamalıyım demem, ama buranın kültürüne entegre olmaktan, dillerini konuşmaktan, yemek tariflerini yapmaktan mutluyum.
Bu arada çok enteresan şeyler yapıyorlar. Mesela aynı yemeğin içinde hem tavşan hem balık eti kullanabiliyorlar. Müzik endüstrisinde de hep o territory vurgusu var. Coğrafyayı maksimize etme çalışmaları çok etkileyici. Bunu yemek tariflerinde de görüyorsun, müzik sözlerinde de, kullandıkları enstrümanlarda da. Kendi coğrafyalarına sahip çıkmalarına hayranım, onun kültürünü, tarihini, insanlarını araştırmayı da çok seviyorum. Bu nedenle Barselona’dan epey memnunum şu an.
Müzikte nasıl bir karşılığı oluyor bu territorial yaklaşımın? Yani bu daha yerel ölçekli bir şey mi, yoksa ulusal bir yaklaşım mı var?
İki anlamda da var. İber Yarımadasını çok sahipleniyorlar, mesela Katalan müzisyenler Portekiz’le çok ilgili. Salvador Sobral, Luisa Sobral gibi Portekizli müzisyenler İber Yarımadasında sürekli gidip geliyorlar.
Ama yerel olarak Katalonya’nın doğusu deyince de Balearic adalarını katabiliyoruz. Onların müzikal kültürlerini etno-müzikolojik açıdan çok araştırıyorlar. Eski dedelerin, anneannelerin çaldığı enstrümanları çıkarıp konserlerde kullanıyorlar. Bence harika şeyler bunlar. Bir şekilde o kültürü koruyor, yaşatmaya çalışıyorlar. Keşke herkes böyle yapsa diye kendime pay çıkarmaya çalışıyor, acaba biz Türkiye’de neler yapabiliriz diye düşünüyorum.
Müziğinde edebiyat başta olmak üzere sanatın farklı dallarından ilham aldığını görüyoruz. Mesela Nâzım Hikmet’in “Şehir, Akşam ve Sen” şiirine yaptığın beste çok güzel. Besteleyeceğin eseri nasıl seçiyorsun? Bir eseri müziğe dönüştürürken önce anlamından mı, yoksa bıraktığı duygudan mı yola çıkıyorsun?
Size ilham veren bir şey günler veya haftalar sonra bile aklınıza gelir ya, biraz öyle seçiyorum. ‘‘Şehir, Akşam ve Sen’’i ilk okumam o besteyi yapmamdan belki iki sene önceydi, ama sonra aklıma takıldı. Birinci kriter bu.
İkinci kriter ise bir şiiri bestelerken kendi iç ritmi olması. O açıdan ‘‘Şehir, Akşam ve Sen’’ çok iyi bir şiir. Okuyunca kendi ritmi zaten çıkıyor. 2020’de tekrar okuduğumda elimde gitar vardı, birkaç dakika içerisinde gayet güzel bir parça çıktı. Nâzım Hikmet’in “Hasret” şiirini de besteledim, onun da kendi iç ritmi çok yoğun.
Fakat benim için en önemli şey eserin duygu yaratması ve bir şekilde bana dokunması, içimde yeni bir kapı açması.
Müzikalitesi yüksek olduğu için şiir daha rahat bestelenebiliyor belki, fakat 2020’deki ‘‘Migrante’’ projende Gabriel García Márquez’in On İki Gezgin Hikâye kitabından ilham aldığını söylemişsin. Orada da hem duygu hem anlamın önemli geldiğini, biraz da maceraperest bir havayla bestelediğin parçalar olduğunu tahmin ediyorum.
O da aslında biraz film müziği yapmak gibi. Çünkü film müziğinde önce önünüze boş bir dosya geliyor. İçinde konuşma sesi dışında hiçbir şey yok ve siz o gördüğünüz şeyden duygu çıkarıp onu müzikal olarak göstermeye çalışıyorsunuz. Bir romana da aynı şekilde, oradaki duyguyu nasıl müziğe çevirebilirim diye yaklaşmaya çalışıyorum.

Biraz da yeni EP çalışman Por Un Momento’yu konuşalım. Röportaja hazırlanırken diskografini eksiksiz dinlemeye çalıştım. Kendi adıma oldukça stresli bir dönemden geçiyorum ve Por Un Momento bana çok iyi geldi. EP’nin konseptinin “insanın zamanının nasıl geçtiğini fark etmediği anlar” olduğunu söylemişsin. Yani bu çalışma da zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğin anlarda mı oluştu? Por Un Momento’nun hikâyesi nedir?
Evet, EP’nin ortak teması zamanın nasıl geçtiğini unuttuğumuz anlardı. Her şarkı bunu farklı açılardan yorumluyor. Birisi huzur, birisi aşk vs. gibi.
İçinde yaşadığımız zamanda sürekli bir şeylere bağlıyız ve bir yerlerden bilgi alıyoruz, kapasitemiz sonsuz şekilde kullanılıyor. Biraz bu duruma karşı yapmak istediğim bir çalışmaydı, çünkü insan fişi çekme hâlini, o anların farkında olmayı özlüyor. Mesela bir iki saatliğine de olsa telefonu evde bırakıp dışarı çıkmak sevmeyi unuttuğumuz şeylerden biri. Telefonu bıraktığın o anda gidip alakasız bir kitapçıya dalmak veya yürürken boş boş etrafa bakınmak, birisiyle bir sohbete dalmak… O anlar bence çok önemli ve insan olduğumuzu hatırlamak için onlara tutunmamız lazım. İnsanların fişi çekip kendilerine veya o anda ne yapıyorlarsa ona odaklandıkları bir ânın müziğini yapmak istedim.
EP’yi dijital ortamın dışında konserlerde desteklemek istememin nedeni de bu. İsterdim ki sırf CD veya plak olarak analog bir çalışma olsun, ama içinde bulunduğumuz dünyada böyle bir şey maalesef mümkün değil. Bu sıralar EP’yi nasıl daha çok offline’a taşıyabilirim diye kafa yoruyorum, o yüzden daha çok farklı yerlere bu şarkıları taşımak, o anda o şehirdeki müzisyenlerle bir araya gelip o şehrin ruhuna göre şarkıları tekrar yorumlamak istiyorum. Bu bakımdan Por Un Momento’nun hikâyesi öze geri dönmekti diyebilirim.
Disconnect to connect [bağlanmak için bağlantıyı kesmek] diyoruz yani?
Evet. İnsan bir süre sonra neyin doğal, neyin suni olduğunun idrakını kaybediyor. 0 ve 1’lerin dünyasında insan olmak nedir onu düşünüyorum.
Kendi müzik dinleme deneyimime baktığımda müziği genellikle bir şey yaparken dinlediğimi fark ediyorum. Arka planda ses olsun diye müzik dinlemek alışkanlığıyla yaşıyorum. Bu açıdan bence Por Un Momento adının hakkını veriyor. Bir an için durup dinleyin diyor. Diğer taraftan EP’de en sevdiğim parça “Você e o Mar” oldu. Senin hangisi?
Aslında Por Un Momento’da beş şarkı vardı, ama bir tanesi dışarıda kaldı, onu daha sonra ayrı bir single olarak yayımlayacağım. O yüzden bu EP’de beş parça üzerine aynı anda çalıştım. Başından sonuna hepsi bir sene sürdü. Bu süreçte bazen parçaları o kadar çok dinliyorsunuz ki bitirince bir daha dinlemek istemiyorsunuz. Fakat bu EP’de böyle olmadı, çalışmama daha da bağlanmış durumdayım.
Hangi parçayı daha çok seviyorsun dersen, o günkü moduma göre değişiyor açıkçası. Çünkü bazı günler insan sesiyle ilgili bir şey duymak istemiyorum, o günler “Barranco”. Bazı günler daha hareketli bir şey istiyorum, o zaman “Você e o Mar”. Bazı günler sabah 9.30’da elimde çayla daha sakin bir şey dinlemek istiyorum, o zaman da “Horas.” Moduma göre yani. Konserlerde seçtiğim şarkılar arasından da “Horas” ve “Você e o Mar”. Tek başına çalmak için çok zevkliler.
Bu EP’deki farklı noktalardan biri de kapaktaki görsel seçimi. Önceki çalışmalarında daha çok manzaralar ve çizimler görüyoruz. Por Un Momento’da ise direkt kendi fotoğrafını koymuşsun, orada sanki kaygısız bir ânın keyfini sürüyorsun. Bu görsel seçiminin bir hikâyesi var mı?
Kapakta kendimi merkeze koymak istedim, çünkü zaten sonik olarak da dört şarkının üçünde vokallerde ben varım. Konsept açısından da kim olduğum üzerine çalışılması gerektiğini düşünüyordum.
Aslında kapak için birkaç alternatifimiz vardı. Mesela bir tanesi deniz kenarında arkamdan çekilmiş bir fotoğraftı. Fakat bu fotoğrafı seçersek anlam biraz değişecekti.
Yani bu EP’nin senin için kişisel önemini de vurgulayan bir kapak seçimi olmuş.
Evet. EP’nin kişisel yanının üzerinde biraz durulması gerektiğini düşündüm. Singer/songwriter’lığı öne çıkarmak için çalışıyorum.
“Mi Sentimiento”yu söyleyen arkadaşın Nicoh Kwan’ın vokal performansı da beni çok etkiledi. Onunla galiba başka çalışmaların da olmuştu.
Evet, “Afortunado”da da söylüyor. Nicoh’la beraber çalışmak çok zevkli. Kendisi hem davulcu hem vokalist. Şu anda o da Berklee’de hoca. Onunla beraber 2018’de evde gitar-vokal videoları yapıp YouTube’a yüklemeye başlamıştık. Bu videolar pandemi döneminde çok fazla ilgi görmeye başladı. Sonra düet yaptık bir tane, ardından “Afortunado” geldi. Hatta beraber bir albüm de kaydettik. Şu an prodüksiyon üzerine çalışıyoruz. Umarım önümüzdeki aylarda çıkacak. Yani Nicoh beraber çalıştığım çok iyi bir arkadaşım ve ses renklerimiz, estetik anlayışımız birbirine uyuyor. O yüzden beraber çalışması da kolay birisi.
İki şeyi merak ediyorum, biri genel olarak songwriting meselesi. Gerek senin akademik anlamda ele alma biçimin, gerek pratikte işleyiş biçimi. Bunun örneğin sinema bağlamındaki senariste benzer bir yanı mı var? Yani sadece songwriting’le uğraşan insanlar var mı şu an? Sadece şarkı yazmak yaygın bir şey mi?
Geleneksel olarak daha çok var sanırım. Modern müzik endüstrisi 1940’larda, 50’lerde kuruluyor. İlginç bir şekilde Fordist bir sistem çıkıyor müzikte. Bu dönemden önce müzisyenlerin polimat bir tarzı var. Mesela J. Sebastian Bach (1685-1750) aynı zamanda hem besteci hem aranjör, düğünlere gidip org da çalıyor.
20. yüzyıla gelindiğinde tam bir iş bölümü söz konusu oluyor. Prodüktör, şarkı yazarı, şarkıcı, mix mühendisi vs. diye herkes ayrı kollara ayrılıyor, roller netleşiyor. 2005’lere kadar sadece şarkı yazarlığıyla yaşayan insanlar var. Örneğin Amerika’da publishing house [yayın evi] denilen büyük yayımcılık şirketleri var. Orada bir şarkı fabrikası var, insanlar geliyorlar sabah dokuzdan akşam beşe kadar oturup şarkı yazıyorlar. Tabii kendileri için yazmıyorlar genelde, çünkü o şarkıların sahibi yayın evi oluyor. Sonra şarkıları büyük sanatçılara gönderiyorlar, onlar da beğendiklerini seçiyor. Bu sanatçıların albümünde bir iki tane kendi şarkıları varsa, diğerleri profesyonel şarkı yazarlarından geliyor.
2005’lere kadar süren bu tabloyu değiştiren ev stüdyoları konsepti oldu. Eskiden yüz binlerce, belki milyonlarca dolara yapılan stüdyolar artık bir laptop’un içine birkaç yüz dolarlık plug-in’lerle gayet iyi kalitede sığabiliyor. Elbette analoğun her zaman kendi karakteri var ve bütçeniz varsa analog her zaman iyidir, ayrı bir kalitesi vardır. Fakat analoğa çok yakın profesyonel seviyede işler de artık bilgisayarlarda yapılabiliyor. Mikrofonunuz, laptop’unuz, sessiz ve akustiği iyi bir yeriniz varsa, dünyanın her yerinde şarkılar kaydedebiliyorsunuz.
Başta amatör bir yaklaşım olarak görüldü. Sonra baktılar ki büyük sanatçılar da artık kendi ev stüdyolarını kuruyorlar. Hatta bunu iyice popülerleştiren Billie Eilish ve abisi oldu. İkisi bütün bir albümü evde, yatak odalarında kaydedip birkaç Grammy kazandılar. Bu durum bütün endüstriyi dönüştürdü, çünkü artık aynı zamanda şarkı yazarı da olabiliyorsunuz prodüktör de.
Prodüktör dediğimiz, eskiden şarkı yazımından sonra onu alıp son hâline getiren kişiydi. Stüdyoyu kiralayan, müzisyenleri bulan, hatta stüdyoya girdiğinde hangi mikrofonu kullanacağını seçen kişiydi prodüktör. Şimdi zaten evde ekipmanlar var, şarkıyı ben yazıyorum, kaydını laptop’umdan yapabiliyorum. Müzisyenleri de evime çağırabiliyorum. Hatta pandemi döneminde uzaktan kayıt yapmaya başladık. Şimdilerde sürekli kullandığımız bir yöntem oldu. Mesela yeni EP’de “Horas”ın baslarını çalan sanatçı Kolombiya’da yaşıyor ve kendi kısmını evinden kaydetti. O yüzden artık şarkı yazarı ve prodüktör arasındaki o duvar yıkıldı. Hâlâ eski usul çalışan insanlar var, ama çok niş bir şey oldu. Şimdi artık herkes dünyanın her yerinden, istediği sanatçıyla çalışıyor. Daha ilginci büyük sanatçılar da bu şekilde çalışmaya başladılar. Büyük bir orkestra kaydedecekseniz veya yirmi ila otuz kişilik bir büyük caz bandonuz varsa, tabii ki stüdyo hâlâ çok değerli ve önemli. Ancak beş altı enstrümanlı bir şarkı yapabiliyorsanız ve evde herkesin bir ekipmanı varsa, iyi şekilde kayıt alınabiliyorsa, uzaktan da çalışılabiliyor.
Aslında bu ev stüdyosu konsepti ve uzaktan çalışabilme durumu müzisyenlere bağımsızlık vadediyor diyebiliriz. Büyük prodüksiyon şirketleriyle anlaşmadan oturduğun yerden kendin veya ekipçe müzik üretebiliyorsun. Bu tarz bir hikâyeyi TurkodiRoma ile yaptığımız röportajda da dinlemiştik. Onlar da birbirlerinden uzakta yaşadıkları için arada Zoom üzerinden buluşarak müzik yapıyorlarmış. İlk başta bunu duyduğumda çok şaşırmıştım, hiç aklıma gelmezdi. Uzaktan çalışınca ses kalitesi sorun yaratmıyor mu mesela?
Pandemide çözdüler onu. Eskiden ses kalitesi sorun oluyordu, ama pandemide düzeltmeyi başardılar.
Hocalık deneyimini de merak ediyorum. Berklee’deyken yedi yüz elli öğrencin olduğunu, bu vesileyle çok fazla yeni müzik dinlediğini söyledin. Bu deneyim kendi pratiğini nasıl etkiledi?
Yedi yüz elli öğrencinin yüz altmışı ilk dönemdeydi. Ondan sonra daha az öğrenci almayı öğrendim. Sistem nasıl işliyor bilmiyordum, o yüzden olur diye diye ilk dönem yüz altmış öğrenci aldım. Sonrasında hocalıkla müzisyenliğimi biraz daha dengelemeyi öğrendim, çünkü müziğe zamanım kalmıyordu.
Üç ayrı ders veriyordum, hepsi prodüksiyon dersiydi. Ders sınavsızdı, tamamen projeler üzerindendi. Öğrenci başına ortalama dört veya beş proje arası değişiyordu. Berklee’de hocalık yapmak inanılmaz bir deneyimdi. Oraya gelen öğrenciler inanılmaz yetenekliydi. En sevdiğim şeylerden biri her müzik tarzından öğrenci gelebiliyordu. Onların değişik projelere nasıl yaklaştığını gözlemlemek çok öğreticiydi. Özellikle Y kuşağına mensup biri olarak Z kuşağını her anlamda orada öğrendim diyebilirim. Bundan önce aklımdaki Z kuşağı Billie Eilish, Taylor Swift dinlerdi. Ama sonra anladım ki Z kuşağı her şeyi dinliyor.
Dünyanın değişik yerlerinden öğrenciler vardı. Mesela Çin’den öğrenciler vardı. Çin’de biliyorsunuz Batı müziği dinleyemiyorlar, kendi sanatçıları var. Bu vesileyle Çin’in kendi sanatçılarını tanıma fırsatım oldu. Bildiğimiz dünyanın dışına çıkmak çok ilginç bir deneyimdi.
En önemlisi öğrencilerin yaratıcılığa yaklaşma şekliydi. O kadar çok insanın şarkılarını dinleyip beraber proje üzerine çalıştığınızda herkesin farklı bir yaklaşımı olduğunu görüyorsunuz. Aynı sonuca ulaşmanın en az iki, üç farklı yolu var müzikte. Kuralları yıkmak inanılmaz ilham verici bir şey. Kısacası inanılmaz sayıda proje ve şarkı dinledim, aralarında ilk başlayan insanların yapacağı tarzda şeyler de vardı, çok daha uç noktalarda olanlar da. Yani bir yelpazenin tüm kısımlarını görüyorsunuz. Bir de genel olarak artık stilsiz bir dönemde yaşıyoruz. Stilsiz bir dönemde genç müzisyenlerin nasıl müzik yapmaya yaklaştığını, müziği nasıl keşfettiğini görmek çok ilham verici. Bu kadar çok müziği aynı anda dinleyip bunlardan yeni müzikler, akımlar yaratmak inanılmaz.
On yedi yaşından beri yurt dışında bulunduğunu, dünyanın farklı yerlerinde yaşadığını söylemiştin. Öncesinde Türkiye’de nerede yaşıyordun? Akdeniz kıyıları olduğunu tahmin ediyorum.
Ailem dolayısıyla çoğunlukla İstanbul’da bulunuyordum, ama köklerim Doğu Akdeniz’e uzanıyor. Çocukluğumun önemli bir kısmı Arsuz’da geçti. Ailem de aslında Gaziantepli, o yüzden Anadolu’yla olan bağım hep çok güçlü oldu. Okul, iş gibi sebeplerle kışları İstanbul’da, yazları Akdeniz’de geçiriyordum. İstanbul’a bazen ait hissetmiyordum, kendimi Akdeniz’e daha uygun görüyordum. İlginç bir ikilemdir o da. Özümün Akdeniz’de olduğunu hissediyorum, ama tabii ki İstanbul da evim. Hepsi var.
Son olarak yurt dışında yaşadığın sürede müziğinin Türkiye ile olan bağının nasıl etkilendiğini merak ediyorum. Türkiye’de konser verebiliyor musun? Oradaki sanatçılarla ilişkin nasıl?
En son Türkiye’de konser vereli altı yedi sene oldu açıkçası. Bu sene tekrar başlamak istiyorum. Buradan Türkiye’ye daha sık gidip gelebiliyorum. Onun bu isteğimde büyük bir etkisi var. Birkaç ay önce kendime bir bağlama aldım, yeni projemde kullanacağım. Şimdilerde çalıştığım proje Akdeniz müzikleri üzerine. Akdeniz’in insanlara ve müziğe olan etkisini araştırmaya çalışıyorum. Bunun Türkiye’de daha çok üzerinde durulması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.
Diğer yandan “Akdeniz” yaklaşık altı aydır kafa yorduğum bir kavram. Uzaktan bakınca aynı denizi, benzer kültürleri paylaşıyoruz. Fakat yaklaşınca Batı Akdeniz ve Doğu Akdeniz olarak iki ayrı kavram daha çıkıyor. Akdeniz homojen bir kültürden çok ucu açık bir konsept. Ben en son bunun coğrafyayla, iklimle ve tabii ki denizle ilgili bir konu olduğuna karar verdim. Türkiye’de örneğin “Akdeniz” daha çok kıyılarla anlaşılan bir şey. Aynı mantıkla Karadeniz’de yaşayan birinin de kendini Karadenizli hissetmesi lazım, Akdenizli değil. En son Arsuz’da coğrafya ve insanın coğrafya ile kurduğu ilişkiler üzerine düşünmeye başladım. Güneşin ve sıcağın insanı yavaşlatması, işlerin yavaş işlemesi gibi. Veya Akdeniz havzasındaki benzer bitkiler, meyveler sebzeler… Coğrafyanın insanı zorladığı belli hayat biçimleri var ve bunlar Akdeniz’de ortak görülen şeyler. Bunun dışında tabii ki dil, din gibi bazı faktörlere göre de hayat biçimleri değişebiliyor. Fakat ben ortak bir Akdeniz ruhuna inanıyorum.
