Kallavi bir edebiyat klasiğini elimize aldığımızda, kült bir filmi izlediğimizde ya da çarpıcı bir rönesans tablosuna baktığımızda ister istemez onu tek başına, biricik görüyoruz. Bu eserlerin bir vakum, bir baloncuk içinde oluşmadığını, içinde bulundukları zaman ve mekân tarafından şekillendiklerini, dahası yaratıcılarının yanındaki insanlarla ilişkilerinin bunlara yansımış olabileceğini çoğu zaman göz ardı ediyoruz. Geri dönüp bakınca geçmişteki üretimler için sanat çevrelerinden, dostluklardan, usta çırak ilişkilerinden bahsetmek, zamanın büyük olaylarının eserlere nasıl etki ettiğine yönelik yorum yapmak kolay. Peki günümüze, kendimize, çevremize aynı gözlükle bakabilir miyiz?
Jack Antonoff’un adını duymuş olabilirsiniz. Kendisi hem Bleachers adlı grubun kurucusu, hem de Taylor Swift, Lana Del Rey, Sabrina Carpenter ve daha pek çok pop yıldızının prodüktörlüğünü yapıyor. Aynı zamanda Taylor Swift ve Lana Del Rey’in yakın arkadaşı. Eşi, Substance’ta (Coralie Fargeat, 2024) izlediğimiz oyuncu ve dansçı Margaret Qualley.
Lana Del Rey’in, Antonoff’un prodüktörlüğünü yaptığı albümü Did You Know That There’s a Tunnel Under Ocean Blvd’da “Margaret” adlı bir şarkısı var. Bleachers ile söylediği bu şarkı, Jack Antonoff ve Margaret Qualley’nin tanışmasını anlatıyor. Taylor Swift’in The Tortured Poets Department albümüne adını veren şarkıda da, Swift şarkıyı ithaf ettiği kişiye sesleniyor ve Jack’e ondan bahsettiğini anlatıyor. Taylor Swift’in sıkı dinleyicilerinin burada Jack’in kim olduğuna dair bir spekülasyona ya da Jack’in soyadını öğrenip e-devletten bakmaya ihtiyaçları yok. Bahsi geçen sıkı dost Jack’in Antonoff olduğu bariz. Bu arada bir önceki albüm Midnights’ta Swift’in Lana Del Rey ile söylediği bir şarkı var: “Snow on the Beach”.
Bu insanlar Jack Antonoff’un Brooklyn’deki Electric Lady stüdyosunda bol bol vakit geçiriyor. İnternetin bir köşesi sadece Taylor Swift’in stüdyoya giderken hangi gün ne giydiğini konuşan insanlarla dolu. Antonoff, Zane Lowe ile stüdyoda sohbetleşirken nasıl bir alan yaratmak istediğinden birkaç kez bahsediyor. Halılar (akustik olarak da önemli), aile ve arkadaşların fotoğraflarının olduğu çerçeveler (akustik açıdan önemli değil) ve rahat kanepeler (her açıdan çok önemli) ile ortamı olabildiğince evleştirmeye çalıştığını, orada rahat bir zaman geçirmenin önemli olduğunu anlatıyor. Çağdaşlarıyla, dirsek temasında olduğu, her biri küresel müzik endüstrisinde yer edinen insanlarla sürekli vakit geçirdiği bir merkez, bir yuva.
İki yüzyıl öncesine dönelim. Endonezya’da patlayan devasa bir yanardağın külleri 1816 yazında tüm Avrupa’yı boğmamış, üstüne bol yağmurlu fırtınalar, haftalar boyu İsviçre’deki Cenevre Gölü’nü pençesine almamış olsa, muhtemelen bilimkurgu romanının ortaya çıkışı olarak Frankenstein’ı gösteremezdik. Edebiyat çevrelerinde “lanetli tatil” olarak bilinen o yaz haftalarında yazmaya başlıyor Mary Shelley romanını. Yazmaya başlama nedeni, onu Cenevre Gölü’ndeki evine davet eden Lord Byron. Göl evinde beş kişi, sürekli yağan yağmurda içeri tıkılmışken şarap ve uyuşturucuyla dolu günler geçiriyor, birbirlerine hayalet hikâyeleri anlatıp tedirgin edici şiirler okuyor. Sekiz günün sonunda Lord Byron kalemi kuvvetli misafirlerine salık veriyor: Herkes buradayken bir hayalet öyküsü yazsın.
Lord Byron bir vampir öyküsü yazıyor. Diğer misafirlerden bir şiir, bir şiir daha geliyor. Aslında oraya gelirken Lord Byron’ın yayıncısından günlük tutup edineceği sansasyonel malzemeleri yayımlaması için 500 sterlin avans alan John William Polidori daha sonra Bram Stoker’ın Drakula’sına da ilham olacak “Vampyre” öyküsünü yazıyor. Mary Shelley ise geceleri bir cesedin yeniden canlandırılıp canlandırılamayacağına dair ettikleri sohbetlerden yola çıkarak Frankenstein’ı yazarak bugün bildiğimiz hâliyle bilimkurgu edebiyatını başlatmış oluyor. Yıllar sonra romanın önsözünde şöyle diyor:
“[Bu metne] sevgi besliyorum; çünkü mesut günlerin meyvesi. O zamanlar ölüm ve matem yalnızca sözden ibaretti, kalbimde yankılanıp durmuyordu. [Romanın] bazı sayfaları yalnız olmadığım yürüyüşler, araba seyahatleri ve muhabbetlerle dolu; üstelik bunlarda bana eşlik edenleri artık bu âlemde görmem mümkün değil. Olsun, bu bağdaştırmalar okurlarımı ilgilendirmiyor; bunları kendim için söylüyorum.”
Gracie Abrams 2024’te çıkardığı The Secret of Us albümüne adını veren şarkısı “Us”ı Taylor Swift’le, Swift’in New York’taki evinde bir gecede nasıl yazdıklarından bahsettiği bir video paylaşmıştı. Kısa videoyu (ve sonrasında az kalsın evi yakmalarını) izleyince Lord Byron ve misafirlerinin Cenevre Gölü’ndeki evde yaşadıklarıyla benzer bir atmosfer olduğunu düşünmemek zor. Belki Cenevre’deki ev ve yaşananlar daha gotik olabilir, o kadar.
Taylor Swift’in meşhur 4 Temmuz partileri var. Her yıl Amerikan Bağımsızlık Bayramı’nı Long Island’daki evinde, davet ettiği sanatçılar ve ünlülerle uzun bir hafta sonu olarak kutluyor. Sürekli davet edilen insanlar arasında Blake Lively ve Ryan Reynolds gibi, Gigi Hadid gibi, Selena Gomez gibi insanlar var. Türkiye’de de pandeminin ilk yılının sonlarına doğru Birkan Nasuhoğlu, Canozan, Nova Norda ve Sedef Sebüktekin, kendilerini 21 günlüğüne eve kapatmış, burada birlikte müzik yaparak Evde adını verdikleri bir albüm çıkarmışlardı. İşte böyle birliktelikleri, mekânlarda buluşup, entelektüel alışverişler yapıp, bireysel ve birlikte eserler, metinler çıkarmayı, bunun olabilme ihtimalini pek seviyorum.
Vedat Milor, Yenal Bilgici’yle yaptığı uzun söyleşi Yeni Dünya Yeni Kurallar’da, herkesin bir konuda bilgili olduğu, felsefi meselelerin tartışıldığı sohbetlerin yapıldığı buluşmaların, bu buluşmaların sık olabildiği bir dünya düzeninin onu ne kadar mutlu ettiğini söylüyor. Lord Byron’ın Cenevre’deki evinde yaptığı gibi, Taylor Swift’in 4 Temmuz hafta sonları Long Island’daki evinde arkadaşlarını toplamasını da buna benzetebiliriz. İçimizdeki sözlük yazarı ses “Ne var canım, tüm hafta sonu kokain çekip birbirini öpüyordur onlar ancak!” diyecektir; ama burada, bu etkinlikte, ya da Jack Antonoff’un kilimlerle daha sıcacık hâle getirdiği stüdyosunda “partileme”nin ötesinde bir sohbet, bir değiş tokuş olduğu muhakkak.
Stanley Tucci, The Conclave (2024) filminin çekimleriyle başlayan 2023 yılını bir günlük tutarak geçirdi ve bu günlüğü kitaplaştırdı. Orada Noel zamanı bacanağı John Krasinski’yle İngiltere’nin güneyinde, Guy Ritchie’nin çiftliğinde geçirdikleri hafta sonunu anlatıyor. Güzel yemekler, sohbetler, avcılık… Hafta sonu bundan ibaret. Çeşitli becerileri ve sanatlarıyla bilinen insanların bir arada yaptığı etkinlikler. “Ne var canım, tüm hafta sonu kokain çekip…” diye başlayabilirsiniz; ama yapmayın ne olur. Dünyada çekilecek o kadar kokain yok. Belli ki buralarda bir şey oluyor. Çağdaşlar, günümüzün dünyasında fikri ve sinai mülkiyete katkıda bulunan, diyecek sözü olan ya da –hangi yolla olursa olsun– konuşmadan duramayanlar kendilerine bir alan buluyor, konuşuyor, sonra da sanatlarını icra etmeye devam ediyorlar.
Ben de böyle bir çevrede olduğumu düşünmek istiyorum. Bu düşünce sanatım ve düşüncelerim konusunda beni rahatlatıyor, evrendeki, dünyadaki yerimle ilgili kendimden daha emin olmamı sağlıyor. Birkaç yıldır üstüne düşündükçe huzur dolduğum bir hayalim var. İtalya’da birkaç aylık bir inziva. Glasxs ile tuttuğumuz bir ev, umarım bahçeli. Ben yeni bir roman üstüne çalışıyorum, o yeni bir albümün adımlarını atıyor. Hafta sonları arkadaşlarımız, dostlarımız geliyor. Oynuyor, gülüyor, eğleniyoruz. Herkes o günlerden bir şey kapıyor, kaptığı şeyleri yoğurup bir şey (o şey her neyse) hâline getiriyor.
Kadir Has Üniversitesi’nde akademisyenlik yapan ve streaming çağında müzik dinleme pratikleri hakkında söylediklerini dinlemenizi tavsiye edeceğim Onur Sesigür hepimiz üniversitedeyken Saat Farkı’nın Can Koçak’ının evinde hiçbirimizin unutmadığı bir cümle kurmuştu:
“Hadi salona geçip ciddi konular konuşalım.”
O cümleye o gün çok güldük. Hâlâ da hatırladıkça dalga geçeriz; ama düşününce bizim anlamadığımız bir entelektüel sırrı o sırada Onur’un çözmüş olduğunu anlıyorum. Fikir üreten, fikirlerini kurmaca ve kurgudışı hallerde tasvir eden insanlar olarak bir mekânı işgal ediyorken, üstelik muhtemelen alkol sayesinde yeterince gevşemişken, çağdaşlarımızla yapmamız gereken şey netti. Salona geçip ciddi konular konuşmak. Ciddi konular konuşmak ki yarın birimiz bir şarkı, öbürümüz bir öykü, diğerimiz de deneme yazabilsin. Ya da kimse hiçbir şey yazmasın belki; çünkü her buluşma da her birimizin sanatının veya entelektüel birikiminin bir sonraki aşamasına doğrudan etki etmek zorunda değil.
Ama bazen o salonda ciddi konular konuşuluyor… Bazen olabilecek en ciddiyetten uzak konular konuşuluyor… Bazen oyunlar oynanıyor, hikâyeler anlatılıyor… Bazen sadece susuluyor… Ama o salon, o kahveler, biralar, şaraplar, sigaralar, mumlar insanın içine işliyor. Ve insan kendinden çıkıp da yükselebilir, kendine ve çevresine kuş bakışı bakabilirse, çağdaşların, çevrelerin birbirini nasıl etkilediğini görüyor. Ve eğer şanslılarsa (ve tabii kendilerini önemsiyorlarsa) bir sanat çevresi, onların birlikte geçirdiği vakitle birlikte kendi hayatlarından çıkıp bir döneme damga vurabiliyor.
