Aachen’a yüksek lisans için geleli birkaç hafta olmuş. Okul bitene kadar kaldığım öğrenci yurdunun ortak alanındayım. Karşımdaki duvarda bir dünya haritası var; ama bir şeyler yanlış! Bildiğimiz dünya haritalarının ortasında geniş geniş eski kıtaları görürüz. Ama karşımdaki haritanın tam ortasında küçük bir kıta var; sağı, solu, altı hep okyanus. Meğer Avustralyalıların haritası böyle oluyormuş.

“Kafanıza göre dünyanın ortasını kaydıramazsınız. Sonuçta başlangıç meridyeninin yeri belli!” derken, meridyenin konum belirlemede ortak bir referans sistemi olsun diye üretilmiş bir terim olduğu hatırlatıldı bana. Coğrafya derslerinden bildiğimiz Greenwich, 1884’te bir konferansta oylanarak başlangıç meridyeni seçilmiş. Oysa atalarımız binlerce yıl boyunca meridyensiz yaşamış. Bu ihtiyaç tarihin başka bir döneminde ortaya çıksaymış, bambaşka bir yer başlangıç meridyeni ilan edilebilirmiş. İnsan üretimi bir referans sistemi yüzünden Avrupa’nın dünyanın merkezi olduğu iddia edilemezmiş.
Merkezinin neresi olduğuna dair tartışmalar bir yana, ben Almanya’ya geldiğimden beri Güneş’in etrafında on kere döndü Dünya. Bu giriş sizde hüzünlü bir hikâye beklentisi yaratmasın; halimden memnunum. Bunda muhakkak iyimserliğimin de etkisi vardır. Hep iyimserdim.
Benim geldiğim yıllarda, üniversite sınavlarında iyi puan alıp İTÜ’de Elektronik Mühendisliğini kazanan öğrencilere geleceklerinin parlak olduğu söyleniyordu. Ben de inanmıştım. Mezun olup Almanya yoluna çıktığımda başarılı (!) olacağıma dair inancım cebimdeydi. Cebimdeki para da “Bir Türk lokantasında iş bulana kadar beni ucu ucuna idare edecek” miktardan hayli fazlaydı. Alman hükümeti, öğrencilere oturma izni vermek için bir yıl boyunca temel ihtiyaçları karşılamaya yetecek miktarın banka hesabında bulunmasını şart koşuyordu. Almanya’ya gitmeden aylar önce döviz bürosuna 30 bin TL verip 10 bin Euro almıştım (30 bin TL’nin 30 bin TL olduğu zamanlardı). Bu para sağlam bir güvenceydi. İşler yolunda giderse, birkaç ay içinde bir yerde yarı zamanlı iş bulur, ikinci senenin parasını da çıkarırdım. Olmazsa ikinci sene için de ailemden para isterdim, verirlerdi. Üstelik yalnız da değildim. İTÜ’deki en yakın arkadaşlarımdan Ali, benden bir sene önce mezun olup Aachen Teknik Üniversitesi’ne yüksek lisansa gitmişti. Gittiğim gün beni tren istasyonunda karşıladı, Aachen’a dair bilmem gereken her şeyi beş dakikada öğretti ve ben ev bulana kadar beni yurt odasında ağırladı.
Almanya’daki devlet yurtları öğrencilere otoriter bir baba gibi davranmaz. Öğrenciler istedikleri saatte girip çıkarlar, canları istemezse hiç gelmezler. Şehirden ayrıldıklarında odalarını başka öğrencilere devredebilirler. Kimse gelene gidene karışmaz. Bu yurtlar ucuz ve güvenlidir, özel alana sahip yetişkinler olarak yaşamanıza olanak sağlar. Hepsinde teknik (radyatör iyi ısı vermiyor, lavabo tıkandı vb) problemleri çözmekle yükümlü bir Hausmeister olur. Bu mesleğin dilimizdeki tam karşılığı Özel Yetkili Apartman Görevlisi olmalı. Özel yetkileri tanımlamak zor ama bir Hausmeister, yurda ait bir eşyayı yanlış kullanabileceğinizi hissederse, bu suçu işlemenizi beklemeden size saatlerce vaaz verebilir. Fiyat-performans dengesinde çok da etkili olmayan ufak bedeller…
Üniversiteye kabul aldığım akşam bunları hiç düşünmeden, Ali’nin iteklemesiyle yurtlara başvurmuştum. Aachen’a geldiğimde tablo pek parlak değildi, iki ay yana yakıla ev aradım. Ama iki ay sonra en güzel ihtimal gerçekleşti ve yurtta yer çıktı. Üstelik tam da Ali’nin yan odasında! Çok şanslıydım.
Zamanla Aachen’ı çok sevdim. “En çok nesini?” diye sorana hiç düşünmeden “ağaçlarını” derim. Bugünlerde işimi sevip sevmediğimi soranlara, “Evet,” diyorum, “işe giderken bisikletle geçtiğim yol yüzünden.” Şehrin yılın önemli bir kısmında doğru dürüst güneş görmemesi büyük talihsizlik. Bu güneşsizlik yüzünden hiçbir rengin tadını hak ettiğiniz kadar alamıyorsunuz. En büyük yoksunluğu da tabii ki mavi renkte çekiyorsunuz. Biliyorum, her şehrin içinden Boğaz geçmesini bekleyemem. Ama bu memlekette Sabahattin Ali’nin “Görmek istersen denizi, yukarıya çevir yüzünü” tavsiyesinin bile ekseriyetle hükmü yok.
Almanya yeterince D vitamini vermediği halde bugüne kadar makul düzeyde huzur sundu, beni pek çok konuda özgür bıraktı ve öngörülebilir bir gelecek vaat etti. Okulu bitirdikten sonra istediğim kadar kalmama izin verdi. Sonunda da en azından kâğıt üstünde “Sen artık bizden birisin,” dedi.
Bazı kapılar bana Türk olduğum için kapandı mı? Bana aynı durumdaki bir Avrupalıdan farklı davranıldı mı? Tabii. Ama ben bunları özel olarak beni hedef alan davranışlar olarak görmeyi reddediyorum. Ayrımcılıkla politik bağlamda, örgütlü mücadele etmeyi tercih ediyorum. Ve bu beni çok güçlü hissettiriyor. En azından şimdilik.

Almanya’da ırkçılık var mı? Hem de nasıl! Ama bazen biz göçmenler, haklı kırılganlıklarımız sebebiyle haksız ırkçılık tespitleri yapabiliyoruz. Bir örnekle anlatayım.
İstanbul’dan Ankara’ya giden bir trene binmek istediğinizi hayal edin. Kalkış saatinden beş dakika önce, biletinizde yazdığı kadarıyla doğru perondasınız. Tren de orada duruyor. Yine de emin olmak istiyorsunuz. Trenin önünde üniformalı bir görevli var, yaklaşıp teyit almak için sorarken diliniz sürçüyor: “Bu tren Ankara’ya mı gideyor?” Adam nazikçe “Evet,” demek yerine “Hayır, bu tren Ankara’ya gidiyor,” demeyi tercih ediyor. Üstelik o İ harfini bağırarak! Anadiliniz Türkçeyse bu durumu ırkçılık olarak görmezsiniz. Böyle bir bağlam yoktur. “İnsan gibi soru sorduk birader,” falan der, durumun icap ettiği ölçüde sertleşirsiniz. Ya da “Hiç mi Özdemir Asaf okumadın be adam?” diyerek muhatabınızı en azından edebi açıdan alt edersiniz. Sonra da yürür gidersiniz.
Şimdi olayın kahramanını Almanya’ya taze gelmiş bir Türk yapalım. Kahramanımız Aachen’dan Köln trenine bindiğine emin olmak istesin. Almanca “Bu tren Köln’e mi gideyor?” demiş bulunsun ve görevli ona Almanca höykürmüş olsun. Kahramanımız bunu yaşadığında ne hisseder?
Ben yaşadığım zaman bunun ırkçılık olduğuna çok emindim. Bu adamla kendi dilimde, onun haberi olmadan belki de haftalarca tartıştım. Onun 1930’larda yaşasa Yahudi komşularını yakmaya çalışan bir pogromcu olacağını tespit ettim, kendisini Türk düşmanı bir Nazi ilan ettim. Belki de adam gerçekten böyle biriydi. Ama bir ihtimal de tam tersiydi. Belki bizim oralardan bir hanımla evli bir Türkiye sevdalısıydı, belki de benim zamansız sorumla karşılaştığı soğuk Aachen gününde Side’de ya da Alanya’da geçireceği yazın hayaliyle ısınmaya çalışıyordu.
Platformda maruz kaldığımın, karşımdaki kişinin ırkçının teki olup olmamasından bağımsız olarak kötü bir davranış olduğunu söyleyebilirim. Ama tam olarak aynı durumu Türkiye’de yaşasam, sadece öküzlük diyeceğim bir davranışa sırf Almanya’da maruz kaldığım için ırkçılık demeyi artık doğru bulmuyorum. Bugün geçmişte bana ırkçılık gibi gelen pek çok davranış artık sadece öküzlük gibi geliyor.
Kendi yolculuğuma baktığımda görüyorum ki benim için zor olan göçün kendisi değil, yarı yetişkinlikten tam yetişkinliğe adım atmaktı. 24 yaşında aile evimden çıkıp gelmiştim. Çoğu insan bunu daha küçük yaşlarda yapıyor. Bu sırada karşılaşılan zorluklar ve o zorlukları aşma becerisi çocuğu büyütüyor. Ben biraz geç başlamıştım ama çok da geç kalmamıştım. Büyüdüm.
Böyle konuşunca gurbetin bana hep cici davrandığını sanmayın. Gurbetçilikle kaçınılmaz olarak el ele gelen nahoş duygular ve durumlar var. Bir dükkânın önünden geçerken içerideki televizyon ekranında uzaktaki şehrine dair bir son dakika haberi görmek, yakından bakınca İstiklal Caddesi’nde bir bombanın patladığını anlamak… Beklenmedik bir anda çalan telefonda ağlayan bir ses duymak, sevdiğin birinin öldüğünü ya da yakında öleceğini öğrenmek… Bunlara eklenen suçluluk duygusu, bir şey yapamayacak olmanın ağırlığı… gibi şeyler.
Aslında bunları, ana yurdundan göçmemiş biri de —mesela tatildeyken— yaşayabilir. Ama elinde uçak biletiyle aileden birine “Allah’a ısmarladık” derken bunun son veda olduğuna emin olmak? Bir daha geldiğinde o insanın çoktan gitmiş olacağını, kendi sonraki gelişinin bir cenaze için olacağını bilerek gitmek? Gurbetçi bu korkunç deneyimi bir kez yaşadı mı, tekrar yaşamasının çok olası olduğunu anlar. Almancılık biraz da kalbinde onarılmaz yaralarla yola devam etmektir!
Neyse ki benim bir Almancı olarak memleketle ilişkim böyle acılı anların toplamından ibaret değil. Aşağı yukarı aynı anlarda gündüzü ve geceyi yaşıyoruz. Ben göçtüğüm zaman aramızdaki saat farkı birdi. Şimdi memleketi yönetenlerin paşa gönlü istedi diye kışın ikiye çıkıp yazın bire iniyor. Yine de yakınız. Çok şükür, sık sık gelebiliyorum. Her gelişimde annem beni en sevdiğim yemeklerle karşılıyor. Hafta içiymiş, sonuymuş bakmadan akşamları eski arkadaşlarımla buluşuyorum.
Almanya’da da hafta içi akşamları buluşabileceğim yakın arkadaşlarım var. Ama çalışan insanlar için bu hafta içi buluşmaları birer istisna. Normal rutinde pek yaşanmıyor. Ben İstanbul’dayken öyle değil ama! Herkes benim kısıtlı süre burada olduğumu biliyor ve kendi istisnalarını bana göre ayarlıyor. Almancılık bazen değerli hissettiriyor!
Bazen de enayi hissettiriyor! İstanbul Türkçesi konuştuğum hâlde, bir şekilde kendimi ele verip yurt içi Euro tarifesiyle karşılaştığım oluyor. Bindiğim taksinin durumumu anlayıp beni çok iyi bildiğim bir şehirde olmadık yollara çıkarması falan… Ama beni bire birde kazıklayan herkesi affediyorum. Sizler olmasanız, eminim her Almanya dönüşü benim için daha zorlu olurdu.
Yeni tanıştığım insanlar Almancı olduğumu öğrenince merak edip soruyorlar: Türkiye’de mi yaşamak daha güzel Almanya’da mı? Hep “Türkiye” diyorum. Ama bu soruya verdiğim cevabın adaletinden asla emin olamıyorum.
Şurası kesin: Türkiye’deyken kendimi çok daha iyi hissediyorum. Ama tatilde olmak, beni bazı sorumluluklardan geçici olarak uzaklaştırıyor. Birim zamanda daha çok şımartılıyor, daha çok eğleniyor, daha çok para harcıyorum. Tüm bunlar, bir gurbetçi olarak döndüğüm memleketimde geçirdiğim vaktin kalitesini ve dolayısıyla oradaki genel duygu durumunu etkiliyor. Biri benden Almanya ile Türkiye’yi kıyaslamamı istediğinde, bu duygunun etkisinde Türkiye’yi kayırabiliyorum.
Diyelim ki bu soruyla istisnai bir duygu etkisindeyken değil de daha objektif bakabildiğim bir anda muhatap oldum. Her halükârda böyle bir soruya cevap verebilmek için önce yanıtlanması gereken başka sorular vardır: Benim önceliklerim ne, orada etrafımda kimler var, olduğum yerde kalmak ya da eski yerime dönmek nasıl sonuçlar doğurur? Beynimin böyle masraflı işlemlerden kaçmak üzere programlandığını biliyorum. Bence o, ben farkında olmadan soruyu “Türkiye’de yaşarken mi daha mutluydun, yoksa şimdi mi?” şeklinde tercüme edip, bu sorunun yanıtını “Hangi ülkede yaşamak daha güzel?” sorusunun yanıtı olarak sunuyor. Bence bu işlemde zaman ve zamana bağlı sayısız değişkenin mutluluğuma etkisini ihmal ediyor.
Türkiye’den 24 yaşında ayrıldım ve bugün 34 yaşındayım. Geçen on yılda biyokimyasal yapım değişti. Yaşım gereği vücudum eskisi kadar dopamin üretmiyor. Anlık hazlar önemini yitirdi. Herhangi bir ihtimal beni eskisi kadar heyecanlandırmıyor. Şimdi daha çok anılar (özellikle Türkiye’deki yıllarıma dair olanlar) dopamin sistemimi tetikliyor. Nostalji geçmişi daha mutlu gösteriyor. Evet evet, kesinlikle Almanya’ya gitmeden daha mutluydum! Ama hangi faktör mutluluk denklemine on yılın kendisi kadar etki edebilir? Bir Almancının da diğer herkes gibi yanıtlayamayacağı sorular vardır!
Şu anda Türkiye’ye dönmeyi düşünmüyorum. Muhtemelen “kurulu düzenim olmasa” da yarın dönmez, burada bir düzen kurmaya çalışırdım. Sanırım hayatımın bu döneminde huzuru önceliyorum. Almanya’da sahip olduğum huzuru Türkiye’de bulabileceğime inanmıyorum. Memleketim bunu benden özel olarak sakındığı için değil. Bana ödenmemiş bir huzur borcu olamaz. “Sen böyle olmasaydın, gitmek zorunda olmazdım,” diye sitem etmeyi, “Bunları halledersen hemen döneceğim,” diye söz vermeyi çok anlamsız buluyorum. Bence memleket, konuşabilen bir varlık olsaydı, sadece umurunda olmadığımı söylerdi. Dönmek istediğimde ise beni nazikçe buyur ederdi.
Bence her Almancının –diğer herkes gibi– kendi hikâyesinin kendisi ve yakın çevresi dışında kimse için pek önemi olmadığını kabul etmesi gerekir. Ama kendine acımadan! Kimimiz mecburiyet, kimimiz tercih sonucu kendimizi birtakım mahrumiyetlerin içinde bulduk. Yine de bir şekilde kendi referans sistemimizi kurduk. Bazen Türkçeye Almanca, bazen Almancaya Türkçe katarak, bazen kazanılmış, bazen de kaybedilmiş bir millî maçın ardından olmadık bir yerde davul zurnayla sokağa çıkarak, bazen de lahmacunun üstüne döner koyarak… Yaşayıp gidiyoruz.
Avustralya merkezli dünya haritasını hatırlıyorum. 10 yıllık bir Almancı olarak kendi haritamı düşünüyorum. Sadece bana ait olan, kimseyi doğruluğuna ikna etme ihtiyacı duymadığım haritamı. Başlangıç meridyeni her sabah kalktığımda İstanbul oluyor, gün içinde Aachen’a kayıyor, güneş batarken İstanbul’a dönüyor.
