Ülkenin en çok yabancı turist ağırlayan sahil kentlerinden birinde, bir yaz gecesindeyiz. Ben diyeyim bar, sen de gece kulübü, son derece gürültülü bir mekân. Bistro masanın yanında iki genç kadın dans ediyor. Ortam yeterince aydınlık olmadığı için gözlerinin rengi anlaşılmıyor. Ama karanlığın gizleyemeyeceği kadar sarışınlar. Akdeniz güneşi de bedenlerine geçiciliği bariz bir renk bırakmış. Belli ki sıcak denizlere Karadeniz’in kuzeyinden inmişler.
İki genç erkek kararlı adımlarla yaklaşıyor ve tam karşılarında duruyor. Sosyal mesafeye saygı gösteriyorlar, fakat sınırdalar. Biri ilk önce sağ elini kendi göğsüne getiriyor. Avucuyla göğsüne hafifçe vurarak, kendinden emin bir sesle “I love you,” diyor, you’sunu uzatarak. You uzarken göğsündeki eli kaldırıyor ve –kimi kastettiği konusunda şüpheye yer bırakmamak adına işaretparmağını da kullanarak– kadınlardan birini işaret ediyor. Hemen sonra yine sağ elini yanındaki arkadaşının göğsüne koyup, tekrar “I love you,” diyor. Bu sefer you’yu uzatırken, işaretparmağı diğer kadını gösteriyor.
“Turist kadınlara ‘are you sex’ diye yaklaşan erkek” çoğumuzun aşina olduğu ve hiçbirimizde olumlu duygular uyandırmayan bir isim tamlaması. Evet, bizim elemanların yürüme metodu daha ince, ama niyetleri areyousex! Bundan biraz rahatsız olmuş olabilirsin. Ben bu hikâyenin niyet-sonuç bağlamından çıkıp anlattığı eyleme baktığımda, kahramanlarına imreniyorum. Seni de bağlamın gölgesinden çıkmaya davet ediyorum.
Benim imrendiğim insanlar, reddedilme kaygısının zincirlerini kırıp sırf o an öyle yapmak istediği için bir şeyler deneyen genç adamlar değil. Dili hedeflerinin önünde bir engel olarak görmeyenler. Bilmedikleri yüzünden kaçırdıklarına değil bildikleri sayesinde yakalayacaklarına bakanlar. Yabancı dille komplekssiz bir ilişki kuranlar.
Dil kompleksimizi dilimizi geliştirerek yenemiyoruz. Dilimiz gelişse de hayat dilimizin geliştiği ölçüde kolaylaşmıyor. Dil ile problem çözme becerisi arasında doğrusal bir ilişki var ama daha çok bilince daha az sorunla karşılaşmıyoruz. Hatta bazen bir sorunla sırf onu çözebilecek yeteneklerimiz olduğu için yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Bunun yanında dil ile ilgili sorunların ürettiği duygusal maliyet de dil becerisi arttıkça artıyor. Hata yapmak, yanlış anlamak ve kendini yeterince iyi ifade edememek “Ben bu dili biliyorum,” diyenler için daha yıpratıcı olabiliyor.
Düşün mesela, Almanya’ya yerleşeli üç ay olmuş, neredeyse hiç Almanca bilmiyorsun… Bir market alışverişinden sonra fiş istiyor musun diye soran kasiyere yanlışlıkla nein [hayır] yerine neun [dokuz] diyorsun. Zaten bilmiyorsun adamın/kadının dilini, zart diyeceğine zurt demişsin, ne olacak? Kasiyer abla katıla katıla güldü mü, bu sana dokunmuyor. Bu gülüşün altyazısını “Ah canım, ne kadar da şeker,” diye okuyup eğleniyorsun. Sana bakan turist görüyor. Sen de etrafına turist gibi bakıyorsun.
Üç sene geçiyor… Artık yerli sayılırsın. Bu arada Almancayı söküyorsun. Resmi işlerini bile Almanca halletmeye çalışıyorsun. Mesela oturum iznini uzatmak için gittiğin Yabancılar Bürosu’nda Almanca konuşuyorsun. Böyle olunca muhataplarının da senden beklentisi yükseliyor. Karşında seni “ciddiye alan” memur, bir belge istiyor. Aslında başvurunun işleme konması için bu belgeye ihtiyacın yok. Çünkü randevu alırken internet sayfasında “X statüsündeki kişilerin oturma izni için bu belge gerekmez,” notunu görmüşsün. O statüde olduğunu biliyorsun, zaten o yüzden rahat rahat gelmişsin randevuya. Ama memur belgeyi sorunca, “Benim o belgeye ihtiyacım yok; çünkü ben X statüsündeyim,” diyemiyorsun. Lanet statünün adı gelmiyor aklına! Dört sözcükten oluşan bir birleşik isimdi, ama neydi?
Böyle bir sahneyi asla yaşamak istemeyeceğin bir yerdesin. Karşındaki memur sadece seni değil yaptığı işi de ciddiye alıyor. Eksik belgeyle işlem yapmaya çalışmak gibi çakallıkları (!) affetmiyor, herhangi bir esneklik göstermiyor. Sırf o kelime aklına gelmedi diye işin belki birkaç hafta belki birkaç ay gecikiyor. Sonraki randevuyu beklerken, keşke bu diyaloğa daha hakim olduğum bir dilde girseydim diyorsun. Hiç bilmemek bu kadar bilmekten daha iyi görünüyor.
Üç sene daha geçiyor… Oturum izni kalıcıya dönmüş, dil iyice oturmuş. Hatta artık bazı kelimelerin Almancası aklına Türkçesinden daha önce geliyor. Ama bazen otobüsler de saatinden önce geliyor. Otobüs duraktan kalkarken sen otobüse doğru koşuyorsun. Şoför çabanı görüyor ama beklemiyor. Halbuki sadece on – on beş metre ileridesin. Egal [fark etmez] deyip koşmayı bırakıyorsun. Sonraki otobüse daha on dakika var. Bu arada olmayacak bir şey oluyor, seni beş saniye beklemek yerine basıp giden otobüs tam önünde duruyor. Sen “Allah’ın sevdiği kuluymuşum,” derken kapı açılıyor. Sen binerken şoför soruyor: “Burası durak mı? Neden burada bekliyorsun?” Sanki eve mektup gelmiş, zarfta milli piyango yazıyor ama içinden asker yoklaması çıkıyor! “Ben burada beklemiyordum. Sen burada durdun. Durmak zorunda değildin!” diyorsun.
Ama insan birine ömürlük bir ders vermeyi kafaya koyduysa, hiçbir itiraz onu hedefinden saptırmaz. Hevesli hoca isyankâr öğrencinin cevaplarıyla asabileşir. Maalesef bu sahneler Almanya’da sık yaşanır. Çünkü –adını koyalım– ortalama bir Almanın zihninde herhangi bir tartışmanın fiziksel kavgaya dönüşme ihtimali yoktur. Kapışmanın zirvesi boğazı patlarcasına bağırmaktır. Böyle bir durumda anadil büyük kozdur. Sen bir göçmen olarak o zirveye çıkmak istemezsin, mağlubiyet garantidir. Zayıf hissedersin. Aklına Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dizeleri gelir, hissin mahcubiyete dönüşür, sanki bir görevin varmış da başaramamışsın gibi.
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernuş
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.
Zaman akıyor, Almanya’da on yılı deviriyorsun… Pek otobüsü kaçırmış gibi hissetmiyorsun. Bir otobüs vardıysa da onu yakalamışsın. Emeğinle çalışıyorsun çünkü. Çalışkansın, yaratıcısın. Şöyle bir etrafına bakıyorsun, kaldırımların temizliğinde, her sokakta aldığın lezzetli kokuda, damarına enjekte edilen aşıda senin gibilerin alın terini görüyorsun. Bizi kimse hor göremez, diyorsun, ne aldıysak geri verdik, belki çok daha fazlasını.
Kafanda bu düşüncelerle bindiğin trende bir adamın söylendiğini duyuyorsun. Karşısında bir kadın, kadınla beraber üç ufaklık, biri kucağında ikisi ayaklarının dibinde. Adam söylendikçe, “Bilmiyorum, anlamıyorum,” diyor kadın, Türkçe. Vaziyet ortada. Kadın yoksul. Yaradana sığınmış, trene biletsiz binmiş. Şansına da kontrole denk gelmiş. Belli ki o bildik sahne yaşanacak, adam haklı ya, hevesini alana kadar kadına saydıracak.
Hem kendine hem diline bu durumlara müdahale edebilecek kadar güveniyorsun. Araya giriyor ve “Ben Türkçe biliyorum, yardımcı olayım,” diyerek hakemlik görevini üstleniyorsun. Kadına havadan sudan bir iki soru sorup, “Siz en iyisi sonraki durakta inin, başka bir trene binin,” diye tavsiye veriyorsun. Adama da dönüp “Almanya’ya yeni gelmiş. Trende bilet alabileceğini sanıyormuş. Bunun mümkün olmadığını söyledim. İlk durakta inecek, duraktaki makineden bilet alacak ve sonraki trene binecek,” diyorsun. Adam öfleyip pöflüyor ama dramatik bir sahne yaşanmadan mevzu kapanıyor. Koltuğuna bir işe yaramış olma duygusuyla dönüyorsun.
Ama bu ufak zafer uzun sürmüyor. Bilet kontrolörü beş dakika sonra yanına geliyor. Belli ki içindeki şeytan susmamış, “Niye kadına ceza kesmedin? Biletinin parasını ödeyen bunca yolcu enayi mi?” diye homur homur homurdanmış. Adamın bu zehri atması gerek. Yanına gelince o iyi bildiğin pasif agresif öğretmen tonuyla, “Türkiye’de trenler ücretsiz galiba!” diye dokunduruyor. “Hayır, değil,” diyorsun, “ama biletler trende alınabiliyor.” Verdiğin bilginin doğru olup olmadığını bile bilmiyorsun, Türkiye’de hiç tren yolculuğu yapmadın. Ama önemi yok, ikinci muharebeyi de sen kazandın. Yine de huzursuzsun. İç sesinin zaferle yetinmeye niyeti yok, kan görmek istiyor.
Böyle diyeceğine desene adama “Türkiye’de trenlerin ücretsiz olmadığını bal gibi biliyorsun, bu sorduğun retorik ama dandik bir soru, bu soruyu soruyorsun çünkü üç çocuğunun önünde bir kadını fırçalama hevesin kursağında kaldı, işte sen buna hınçlanacak kadar aşağılık bir insansın,” diye!
Kendini iç sesine “Ama Almanca…” diye açıklamaya çalışıyorsun…
Bana öyle geliyor ki sen, ben, biz, Türkiyeli göçmenler, göç hikâyelerimizde dilin rolünü abartıyoruz. Belki de göç hikâyelerimizde göçün rolünü bile abartıyoruz. Ama bu başka bir yazının konusu. Şunu kabul ediyorum, Misak-ı Milli’nin dışında dil, bütün hikâyelerimizin bir öğesi. Fakat çoğu zaman ana öğesi değil. Mesela sonuncu hikâye, aynı dili konuşmayan iki insan arasında bu iki dili de bilen biri olarak kalmakla ilgili. Ama kahramanın duygusal yükünün kaynağı dil yetersizliği değil. Tam olarak aynı süreç, kahramanın anadili Almanca, yabancı dili Türkçe olsaydı da yaşanabilirdi. Aynı cümleler, aynı tepkiler, aynı sonuç… Kahraman yine aynı acıyı çekerdi. Ama kahramanın o iç sesi sussaydı, eminim acıları hafiflerdi.
Sen de bir türlü söylediklerinden memnun olmuyorsan, yaşanmış bitmiş konuşmalar için geçmişe dönüp “Orada şöyle demeliydim,” diyorsan, belki de dil üstüne değil de bu tatmin olamama hâli üstüne düşünmelisin. Ya da hiç düşünmeden, iç sesini susturmalısın!
Bu konuda iddialıyım. Türkiye’de beraber büyürken sana ne yaptığımızı iyi hatırlıyorum. Sen konuşurken hep “Bakalım nerede sıçacak!” diyerek dinledik. Hata yaptığın an üstüne çullandık. Gramerinle, aksanınla, konuşma hızınla, daha da kötüsü duygularınla dalga geçtik. Seni terbiyesizce terbiye ettik. Bizim sesimiz zamanla iç sesin oldu. Yargılayıcı, gaddar ve seni recm etmek için elinde taşla bekleyen hain bir ses. Sustur o sesi!
O ses sustuğunda her şeyin çok güzel olacağını düşünüyorum. Hatta biliyorum. Nereden mi biliyorum? Şimdiye kadar hiç anlatmadım ya, gel sana bir anımı anlatayım. 🙂
Hız sınırının 10 km/saat olduğu dar bir yoldan bisikletle geçiyorum. Yolda bir arkadaşımı görünce yanına gidip bisikletten iniyorum. Arkadaşım, ben ve bisiklet dar yolda yan yana yürüyoruz. Karşıdan bir araba geliyor. Az kaykılsak, araba yanımızdan geçip gidecek. Ben çeneye dalmışım, hiç acele etmiyorum. Adam camını açıp söylenmeye başlıyor. Vakada 8’de 8 kusurluyum ama adam sesini yükseltiyor. Bir cevap vermek zorundayım da kelimeler gelmiyor. Bir yandan da iç sesim bana “Eziiiik!” diye bağırıyor. Haysiyet elden gidiyor… Derken bugüne kadar hiç yapmadığım bir şey yapıyorum. Kuramadığım nitelikli cümleleri bir yana bırakıp, kelimenin tam anlamsızlığıyla adama “Hebebe höböbö hedede hödödö!” diye cevap veriyorum. Adam şokta. Yanımdaki arkadaş gülüyor. İç sesimin sapladığı hançer sırtımdan düşüyor.
Bütün yargılayıcı sesler sussun istiyorum. Onlar sussun ki üç kelimeyi iki hareketle pekiştirip meram anlatan cesaret konuşsun. İcap ederse areyousex! Diller utançtan tutulmasın, umutla çözülsün. Dil öğrenmek istemeyen de öğrenmeyiversin.
Ama bence herkes öğrensin. Çünkü yapacak işlerimiz var! Ne mi o işler? Bedri Rahmi söylesin:
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbürdemesini becereceksin
