Walter Mitty’nin Gizli Hayatı’nı (The Secret Life of Walter Mitty, 2013) izledin mi?
Ben vizyona girdiğinde sinemada izlemiştim. Ve izlediğim filmlerin çoğu gibi bunu da unutmuştum. On iki yıl sonra Instagram’da vakit çürütürken, film kesitleri paylaşan bir hesapta başkarakter Walter Mitty’nin (Ben Stiller) ünlü fotoğrafçı Sean O’Connell (Sean Penn) ile buluştuğu sahneye denk geldim.
Bu sahnede Walter, uzun bir yolculuğun sonunda Sean’ı Himalayalar’da buluyor. Kadraja giren kar leoparını beraber seyrediyorlar. Seyir uzuyor ama Sean bir türlü fotoğrafı çekmiyor. Walter merakla ne zaman çekeceğini sorduğunda, fotoğrafçımız bazen çekmediğini söylüyor: Bir an hoşuma giderse, kameranın dikkatimi dağıtmasını istemiyorum. Sadece (o anda) kalıyorum.
Instagram’da bu sahneye denk geldikten birkaç hafta sonra Malta’nın başkenti Valletta’dayım. Şehirdeki binaların hepsi toprak rengi. Akdeniz’in ikindi vakti turunculuğunda şehrin görüntüsü olağanüstü! Bir de üstüne yağmur yağmış, Kalkara tarafında gökkuşağı var. Ben de St Barbara Kalesi’nin alt sokağında limanı önüme almış, gökkuşağını yakalamaya çalışıyorum.
Gördüğün bu renkleri kamera kaydedemez, diyen biri yanıma yaklaşıyor. Eğer sen de benim gibiysen, otele döndüğünde bu fotoğrafları sileceksin!
Sonraki dakikalarda dışarıdan ayaküstü sohbet eden iki turist gibi görünmüş olabiliriz. O sakince, sıradan şeylerden bahseder gibi konuşuyor. Bana sorarsanız, kafiyesiz ve hece ölçüsüz bir şiir dinliyorum. O ikinci dizesine geldiğinde bu şiiri unutmayacağımı anlıyorum. Üçüncü dizede onun fotoğrafını çekme isteği geliyor. Dördüncüde çekeceğim fotoğrafın içinde olmaya karar veriyorum. Beşincide ise bütün bunları yazmaya…
Ama yazamadım. Çünkü Malta’dan döndükten birkaç hafta sonra cesaretimi toplayıp anlattıklarını yazmak istediğimi söylediğimde nazikçe reddetti.
Esas istediğim kısmını yazamıyorum diye pes etmedim ama. Bu reddedilişin bana yaşattığı duygulara yakından bakmaya çalıştım. Ve konunun biraz da seninle benim aramda olduğunu gördüm.

Bana anlattığı, Güneş’i –ve Ay’ı– aynı anda hiç görmeyen iki ülkede doğmuş iki insanın, dünyanın bittiği yerde buluşmasına dair bir hikâyeydi. Dinlediğimde beş dakika önce tanıştığım ve benimle an itibariyle turist olmak dışında hiçbir ortak özelliği yokmuş gibi görünen bir kadının karşısında gözyaşlarımı tutamadım. Sana anlatmak, seni de ağlatmak istedim. O buna izin vermeyince benim için önemli bir şeyden mahrum hissettim. Konu hikâyenin kendisi değil: sahibi onu bana verdi bile, artık geri alamaz. Benden esirgenen bu hikâyenin anlatıcısı olmak. Peki bu neden benim için önemli?
Kolay yanıt çünkü kendini beğendirmeye çalışıyorsun olabilir. Ya da bir göçmenin mağdur edebiyatı hevesi denebilir. Ben bir Almancıyım sonuçta. Ağlamaklı bir göç hikâyesiyle karşına çıkıp kendimi beğendirmeye ya da kendime acındırmaya çalışmam şaşırtmaz seni. İnan, bu ihtimalleri dışlayarak bakmıyorum kendime. Ben bana zengin değilsen, yalnız hissediyorsan, iyi uyuyamıyorsan, bir şeyleri yanlış yapıyorsun diye bağıran bir dünyada büyüdüm. Tıpkı senin gibi. Damarlarımda sürekli ahlaken ya da mantıken yanlış bir şeyler yapıyor olduğum şüphesi akıyor. O yüzden kendime bakmak istediğimde, aynayı önce hoşuma gitmeyecek bir huy, meyil, fıtrat görebileceğim yerlerime tutuyorum.
Ama sana anlatamadığım hikâyede ben yokum. Yazabilmiş olsam, okuduğunda beni beğenmeyecektin ya da bana acımayacaktın. Sadece, bir ihtimal, sen ve ben (Türkçe konuşan iki insan) ikimizi de duygulandıran bir hikâyeyle birbirimize bağlanacaktık. Mesele de bu.
Verdiğim söz gereği anlatamadığım hikâyenin sahibiyle kurduğum bağ bana iyi geliyor. Ama bu kadar, yalnızca iyi geliyor. Seninle bağ kurmaya ise ihtiyacım var.
Seninle aynı şarkıyı söylerken, aynı filmi izlerken, aynı manzaraya bakarken birlikte gülebilmek ya da ağlayabilmek istiyorum. Hiç yapmıyor da değiliz ama aramıza mesafeler girdi. Biz istemesek de ortak hikâyemizden günden güne uzaklaşıyoruz. Bir gün tamamen kopma ihtimali beni korkutuyor. Bağımızı başkalarının hikâyeleriyle de olsa onarmalıyım.
Biraz da bu yüzden, gökkuşağının Akdeniz’de bir günbatımına armağan ettiği renklere bile Walter Mitty’deki fotoğrafçının kar leoparına baktığı gibi bakamıyorum. Kamera dikkatimi dağıtıyor.
