Nezaket Erden ve Hakan Emre Ünal’ı sahnede izlediyseniz, ne kadar şanslı olduğunuzu zaten biliyorsunuzdur. Ancak –benim gibi– henüz tüm oyunlarını izlemeye fırsat bulamayanlardansanız dahi oyunculukla, hikâye anlatıcılığıyla kurdukları bağı kısa sürede anlamak mümkün. Programları çok yoğun, o yüzden bir aralık sabahı benimle sohbet etmek için Zoom’a geldiklerinde yorgun olduklarını tahmin edebiliyorum, ama konu üretim süreçlerine, yarattıkları karakterlere geldi mi ikisinin de gözleri parlıyor, heyecanları seslerine yansıyor.
Biz de en başa dönüyor, kurucuları oldukları Tiyatro Hemhâl’le ocakta Londra’da oynayacakları üç oyun üzerinden Dirmit’i, Yusuf Umut’u, Leyla ile Ömer’i, kolektif çalışmanın avantajları ve zorluklarını, tek kişilik oyunları, Türkiye ve dünyanın farklı farklı yerlerinde turneye çıkmayı konuşuyoruz.
Tiyatro Hemhâl olarak üç farklı oyunla birlikte Londra’ya geliyorsunuz. Kısaca bu oyunlardan bahsetmenizi rica edebilir miyim?
Nezaket: Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit, N’olcak Bu Yusuf Umut’un Hali? ve En Sevdiğinden Başla oyunlarımızla geliyoruz.
Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit’e 2017’nin sonunda başlamıştık, 8 senedir oynadığımız bir oyun. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde oynadık, dünyada da birçok yere gitme şansımız oldu. Londra’ya daha önce de gelmiştik, bu ikinci olacak.
Dirmit’i dünyanın başka yerlerinde de oynamak çok anlamlı oluyor, çünkü bir göç hikâyesi bu. Oyunu Türkiye’den uzakta oynadığımızda bir yerden bir yere göç etmiş, orada bir yaşam kurmaya çalışmış, uyum sağlasa bile geri dönüp baktığında o zorlukları hâlâ kalbinde taşıyan insanlarla karşılaşıyoruz. Garip bir şekilde sanki uzağa gittikçe hikâye daha da anlam kazanıyor. Göç edip başka bir yere yerleşen bir ailenin en küçük kızının ağzından anlatıyoruz oyunu. Tüm aile için adaptasyon süreci çok zorlu, hepsi de kendi baş etme şeklini belirliyor. O yüzden herkes kendinden bir şeyler bulabiliyor. Ama daha çok sanırım Dirmit’in mücadelesi insanlara ilham veriyor. Başka başka ülkelerde oynamak, hikâyeyi insanlarla paylaşmak da bize çok iyi geliyor.
Tabii daha çok Türkçe konuşan seyirciye ulaşabiliyoruz. Yavaş yavaş İngilizce üstyazıyla oynadığımız için başka dillerde konuşan insanlar da izleyici kitlemize dahil olmaya başladı. Onların da farklı yerden bağ kurabildiğini hissediyoruz. Şiddeti ve şekli değişse de baskı altında kalmak herhangi biri için çok tanıdık bir duygu. Türkçe bilen insanlar içindeki mizahı daha rahat yakalayabiliyorlar belki, Türkçe bilmeyenler ise hikâyenin daha acıklı olan tarafıyla bağ kuruyorlar.

Tam da Saat Farkı’nın ilgilendiği konularla ilgili bir şey söylediğin için buradan devam edebiliriz. Ben Dirmit’i birkaç yıl önce İstanbul’da izlemiştim. Geçen yıllar içinde başlı başına bir fenomene dönüştü; replikleriyle, danslarıyla ciddi bir kitleye ulaştı. Sevgili Arsız Ölüm zaten bilinen bir romandı, yurtdışında da Türkçe edebiyat denince akla gelen eserlerdendi. Ama oyun sanki romana ikinci bir hayat kazandırdı gibi hissediyorum. Dizilerde bazen benzer bir durum oluyor ya, Aşk-ı Memnu mesela.
Nezaket: Ben 1990 doğumluyum. Romanı üniversitede, 22-23 yaşlarındayken okudum. Benim için de görece geç bir karşılaşmaydı, ama mesela arkadaşlarım hiç bilmiyordu. Bizden önceki kuşaklar çok iyi biliyor, bizim kuşakta ise Latife Tekin’in diğer romanları okunurken Sevgili Arsız Ölüm’le ilgili nedense bir kopukluk olmuş. Oyundan sonra bilmeyenler romanı tanımaya başladı, o beni çok mutlu ediyor.
Şu anda Sevgili Arsız Ölüm liselerde 100 Temel Eser arasına girmiş, yani liselerde okuyorlar kitabı. Sonra bizi davet ediyorlar, biz oyun oynuyoruz, liselilerle sohbet ediyoruz, böyle bir diyalog oluşuyor. Farklı kuşakların romanı tanıması için oyun kolaylaştırıcı oldu gibi hissediyorum. Oyunun romana göre daha basit bir yapısı var. Romanı bir şekilde okuma ihtimali olmayan insanlar için de bu hikâyeyi anlatma isteği duyuyoruz.
Romanı çok sevenler oyunu izlemeye biraz tedirgin geliyorlar. Roman ne hâle gelmiş, tek kişilik oyun nasıl olacak, nasıl uyarlamışlar diye düşünüyorlar. Ama sonra romanın özünü koruyan bir uyarlama olduğunu söylüyorlar.
Oyunun bir yandan farklı jenerasyonlara hitap eden bir yanı var, diğer yandan yurtdışında yabancı seyirciyi de yakalayabiliyor diyorsun. Dolayısıyla hem coğrafyalar hem de zamanlar arası bir yolculuğu var gibi anlıyorum, o açıdan çok değerli.
Nezaket: Evet. Yurtdışında da romanı bilmeyen insanlar merak duyabiliyor, oyunu izledikten sonra okumak isteyenler oluyor.
Geçen sene Edinburgh Fringe Festivali’ne gittik, Türkçe konuşmayan seyirciye orada ulaşabildik. Biraz zorlandık tabii, ama bir sürü insanla tanışıp oyun üzerine, roman üzerine konuştuk. Roman sonuçta bu topraklardan çıktığı için dilinde de buralara dair çok fazla şey var, bu durum oyunun içine de siniyor. Dolayısıyla o mizahı tamamıyla anlayamamaları çok normal, ama özüyle insanlar yine de bağ kurabiliyor.
Peki, bir diğer oyununuz da N’olcak Bu Yusuf Umut’un Hali?.
Nezaket: O oyunda da yersiz yurtsuz, nereye ait olduğunu bilmeyen, kendi evine bile sığamayan, kendini dünya vatandaşı olarak tanımlayan ama dünyanın bir yerine de sabitlenemeyen bir karakter var. O yüzden de yurtdışı turnelerinde çok ilginç bir karşılaşma oluyor. Oyun İstanbul’da geçtiği için izlerken İstanbul’u özleyen çok oluyor, ayrıca göçmenler o yersiz yurtsuz olma hâliyle bağ kurabiliyorlar. Bizim de metne yeni bir gözle bakmamıza vesile oluyor.
Hakan Emre: Yusuf Umut’un da Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit’in ruhunu taşıyan bir yanı var. Burada da bir ev hikâyesi anlatıyoruz, ev içinde bir şeylere maruz kalan genç bir çocuk var. Fakat Dirmit’in kız olarak başa çıkmasıyla Yusuf Umut’un erkek olarak başa çıkma hâli farklı oluyor. Dirmit ev içinde mücadelesine devam ederken Yusuf Umut sokağa çıkma, sokakta kalıp bir müddet eve gelmeme ehliyetine sahip. Hiçbir yere ait değil, evde kuramadığını sokakta başka insanlarla kurmaya çalışıyor. Sürekli bir yenilgi ve arayış içinde, “Aradığım ortam bu,” deyip duruyor ama o ortamda da tutunamıyor. Bir özgürlük arayışı var ama özgürlüğün ne demek olduğunu bilmiyor. Sokakta yaşadığı yenilgiler sonucu çaresiz kaldığında döndüğü yer de yine ev, “dedemin evi” diye tarif ettiği yer oluyor. Bu bir döngü yani, Yusuf Umut’un sokakla ev arasındaki mücadelesinde annesi, dedesi, anneannesi ve sokakta tanıştığı karakterlerle benzerliği ve farklılıklarını sorgulaması üzerinden ilerleyen bir oyun.
Almanya’da, Hollanda’da, İstanbul’un farklı mahallelerinde, liselerde, farklı farklı birçok yerde oynadık. Yediden yetmişe herkes kendinden bir şey bulabiliyor, evrensel bir dili var. Nezaket’in dediği gibi Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit yerel kodlarla yazılmış, ama bir hikâye iyi olunca kim nereden izlerse izlesin bağ kurabiliyor. Dirmit’in regl olduğunda kanla karşılaştığı ânın, evde yaşadığı mücadelenin, kendi kafasında çocuk oyunları kurarak hayallere dalmasının karşılık bulmaması imkânsız.
“Türkiye’den bir hikâye” deyince ya da bir kız çocuğunun ailesiyle birlikte köyden şehre göçünden bahsedince Oryantal bir bakış Türkiyeli insanlarda bile varken yurtdışında haydi haydi oluyor. O bakışı kırıp bunun daha evrensel, kendilerini de anlatan bir hikâye olduğuna ikna olmaları biraz zaman alıyor bence. Bir de İskoçya’da oynarken çeviriyi Büke Erkoç diye bir arkadaşımız yaptı ve o yerelin kodlarıyla çevirdi. Biz normal çevirimizle oynamadık yani, örneğin oyunun yaklaşık 40 dakikasını attık.

Yusuf Umut’la ilgili yazılıp çizilenlere bakınca o arada kalma meselesinin oyunun tamamına sirayet ettiğini anlıyorum. Yusuf ile Umut arasında başlı başına bir çekişme var, ev ile sokak arasında da öyle. Karakterin çekyatlarla ilgili bir derdi var, koltuk mu yatak mı diye sorguluyor. Bir röportajda da “Yusuf ve Umut’un içinde olan çatışma Hakan ile Emre’nin arasında da var,” dediğine denk geldim. Bu ikilikleri biraz açmanı rica ederim.
Hakan Emre: Yusuf aslında peygamber ismi, daha dini, kaderci, doğacı tarafı temsil ediyor. Umut ise dilemeyi, değişimi çağrıştırıyor. Bir ismi dedesi koymuş, kuralları simgeliyor, diğerini annesi koymuş, özgürlüğü simgeliyor. Çatışma oradan başlıyor zaten.
Asıl çatışma annesiyle Yusuf Umut arasında. Çünkü bir yandan tüm o özgürlük hissini ona empoze eden annesi, ama babasıyla ayrıldıktan sonra dedesinin yanına yerleşiyorlar, annesi de dede evinin kurallarını kabul ediyor. Yusuf ise bu kuralları kabul etmeyi, çekyatın gece açılıp yatağa, sabah toplanıp odanın içindeki koltuğa dönüşmesini kendine yediremiyor. Çekyatlarla kavgası mahremin olmamasını da vurguluyor aslında biraz. Yorganları kaldırdığın anda orası bir sürü insanın gelip gittiği bir yere dönüşüyor. Çekyat sözcüğündeki o emirden de rahatsız oluyor, çekyatta da yatmıyor zaten, yerde yatıyor.
Önceden Trom diye bir oyunum vardı, orada da Hakan ile Emre arasındaki çekişmeyi anlatıyordum. Ben tam 22 Ağustos’ta doğmuşum, aslan ile başak burçları arasında. Emre daha yumuşak, Hakan daha sert bir isim. Bursa’da hep Hakan derlerdi bana, orayı geride bırakıp İstanbul’a gelince “Emre” oldum. Sanki simgesel bir yerden geride bırakmaya çalıştıklarımı Hakan’a, yeni başlangıçları Emre’ye atfediyordum. Hayatım hep bu ikilikle geçti. Daha yeni yeni, son 4-5 yıldır adımı soranlara “Hakan Emre” demeye başladım. İki ismi olanlar genelde bu zorluğu yaşarlar. Ben de simgesel bir yerden hayatım boyunca bu mücadeleyi verdim. Bazı şeyleri Hakan’a atfedip onu geride bırakınca sanki o hâlimi de geride bırakacağımı düşünüyordum. Çocukça bir fikir tabii, ama sonuçta ismin ağırlığını taşırsın. Hatta bazıları yeni doğan çocuklara ölen birinin adı koyarken bazıları o yükü o çocuğu vermek istemez. İsimler insanın hayatında çok etkili. Nezaket mesela çok büyük bir sıfat. İleride çocuğumuz olursa öyle büyük anlamı olan bir isim olsun istemem. Cesur koymak istemem mesela (gülüyor).
Biraz da en yeni oyununuz En Sevdiğinden Başla’dan bahsedelim.
Hakan Emre: En Sevdiğinden Başla kurmaca ile gerçek arasında ilerleyen bir oyun. Leyla ve Ömer diye iki karakterimiz var, sanatçı bir çift. Bu çiftin hem kendileriyle hem hayatla hem de birbirleriyle mücadelesini anlatıyoruz.
Üç sene önce oynamayı bıraktığımız Tırnak İçinde Hizmetçiler diye bir oyun vardı. Bir üçlemenin ilki gibi düşünebiliriz onu. En Sevdiğinden Başla ikincisi, inşallah üçüncüsünü de ileride yapacağız. Farklı hikâyeler, farklı karakterler, ama bizim de hayatlarımızın farklı dönemlerindeki dertlerimizi yansıtıyorlar. Bundan 20 yıl sonra Tırnak İçinde Hizmetçiler’e baktığımda bizim okuduğumuz okullardan mezun olan, oyuncu olan iki insanın ev arkadaşı olup nasıl bir hayat mücadelesine girdiğini, yaşadıkları maddi imkânsızlıkları, toplumun yapısını anlayabileceğimi, o hâlimizi hatırlayabileceğimi düşünüyorum. Aynı şekilde 20 yıl sonra En Sevdiğinden Başla’yı izlediğimizde farklı sınıftan iki insanın hayatla kurdukları mücadeleyi anlayabileceğimize inanıyorum. Biraz iddialı olabilir, ama hem kendi tarihimiz hem de Türkiye’nin toplumsal tarihinde iki iz gibi geliyor bana.
En Sevdiğinden Başla Tiyatro Hemhâl’in dördüncü oyunu. Dışarıda da bir sürü yerde oynuyoruz, Nezaket Aşık Shakespeare ve Şimdi’de oynadı, Hemhâl kurulmadan oynadığı başka başka oyunlar da var. Ben Canavar diye bir oyunda oynuyorum, EKİP Tiyatrosu’nda, Kumbaracı’da bir sürü oyunda oynadım. Ama bu oyun bizim hem başka ekiplerden hem de kendi tiyatro geçmişimizden, yapmak istediklerimizden edindiğimiz deneyimlerle ortaya çıktı, bir nevi olgunluk eseri diyebiliriz (gülüyor). Gerçekten denemek istediğimiz her şeyi denedik. Zaten en kalabalık oyunumuz; sahne önünde 5 oyuncu var, ama arkasındaki ekiple birlikte toplam 11 kişiyiz. Tasarımı, dekoru, maliyetiyle birlikte bizim gibi küçük ama büyük oyunlar yapan ekipler için çok büyük bir risk aslında.
Leyla ile Ömer’i bize benzeten, ne kadarı Nezaket, ne kadarı Emre, ne kadarı gerçek ya da kurgu diye soran çok oluyor. Nezaket ve Emre’yle hiç alakası yok, ama dışarıdan izlesem ne kadar benziyor derdim. Birçok çift de bunu diyor gibi geliyor bana, çünkü hepimizin bireysel ve özgün sandığı dertlerin, kendi içimizdeki o kötücül düşüncelerin ya da çift olarak en sevdiğimiz kişilerin en tahammül edemediğimiz kişilere dönüşmesinin ne kadar evrensel olduğunu görüyoruz.
Oyunu 3 kişi birlikte yazdık; ben, Nezaket ve Selen Örcan. Ben yönettim, Büke yönetmen yardımcılığını üstlendi. Üretim ekibinde Elif Aydın da var. Biz bilmeden, sezgisel olarak böyle bir oyun kurduk. Sonradan öğrendik ki buna ‘devised theatre’ deniyormuş. Bütün işlerimiz de böyle bu arada. Örneğin Tırnak İçinde Hizmetçiler’de, Dirmit’te metin vardı, ama çalışma biçimimiz hiçbir zaman metni ezberleyerek çalışmak olmadı. En Sevdiğinden Başla’da da dedik ki “Biz zaten bunu yapıyormuşuz, daha kalabalık bir ekiple devam edelim.”
Tabii kolektif bir boyutu var, ama bir yandan yönetmen gözüyle onun sınırlarını çizebilmek de önemliydi. O kadar çok fikir, o kadar çok hayal, o kadar çok yapı var ki, onlardan vazgeçmek de zor. “En sevdiğinden başla” diyor ya, bazen en sevdiğim arkadaşlarımın kalbini kırmak uğruna “Hayır, bunlar olmayacak,” diyebilmek gerekiyor. Yoksa 6-7 ay çalıştık, toplam 107 prova almışız, öyle güllük gülistanlık gitmiyor her şey (gülüyor).
Nezaket: Bu oyunu 40’tan fazla kez oynadık, ama İstanbul dışında bile çok turne yapamadık. Londra’da ilk kez yurtdışında oynanacak, o yüzden orada neler olacağını heyecanla bekliyoruz.
Dışarıdan bakınca oyundaki karakterler oyuncu olduğu için sanki sektöre daha yakın insanların bağ kurabileceği bir hikâyeymiş gibi görünebilir. Ama şu âna kadar aldığımız dönüşler hiç öyle değil, başka alanlardan da bir sürü insan izliyor. Yani kapalı bir hikâye değil bu.
Hakan Emre: Bir de yurtdışında direkt çevirsek, hiçbir uyarlama yapmadan birebir oynasak da mizahı, duygusu aynen geçermiş gibi geliyor. İsmi bile yönetmenlerin ya da yapımcıların kullandığı, bir metin uzun olmuşsa en beğendiğin yerleri atarak başlamayı ifade eden ‘kill your darlings’ten geliyor. Bizde de çift anlamlı, hem yanındaki insanla ilişkini sonlandırarak yeni bir şeye başlama, hem de metinde en sevdiğin yeri atarak düze çıkma ihtimalini anlatıyor.

Karakterlerin profil olarak ikinize benzediğinden bahsettiniz. İnsan tabii konuyu görür görmez o bağlantıyı kuruyor, oyunun otobiyografik boyutları var mı diye düşünüyor. Bunu magazinsel bir merakla sormuyorum, ama Emre’nin bahsettiği kurguyla gerçek arasındaki geçişler bunu mu kastediyor?
Hakan Emre: Ömer’le Leyla’nın hayatına tanıklık ederek, ikisini de tanıyarak başlıyorsun. Bunları gerçekten yaşanıyormuş gibi izlerken bir şey oluyor, “Acaba bu anlattıkları hikâye kurmaca mı?” diye düşünüyorsun.
Nezaket: Bilenler için bizim gerçekliğimize göz kırpan çok küçük detaylar var, o da biraz kafa karıştırıyor.
Hakan Emre: Bunu Nezaket ile Hakan Emre değil de Ayşe ile Ahmet diye iki oyuncu oynasa, Ömer ve Leyla karakterleri üzerinden hikâye içinde zaten bir gerçek ile kurmaca ayrımı var. Bizim varlığımız oyuna bir katman daha katıyor. Biz örneğin Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler ya da Evlilikten Sahneler gibi başka bir çift hikâyesi oynasak da ister istemez “Hakan Emre ile Nezaket kendi hayatlarından bir şeyler katmışlar mı?” diye sorarlar. Seyircide bizim çift olduğumuz bilgisi var, oyuna da o bilgiden bağımsız yaklaşmak zor.
Nezaket ile Leyla’nın, Hakan Emre ile Ömer’in çıkış noktası olarak elbette benzerlikleri var. Hayatımızdaki belli cümleleri, belli sorunları elbette ki alıyoruz. Kurmaca ya da hikâye dediğin şey zaten bir sorun olduğu zaman başlıyor. Ama sonra o cümleleri ve karakterlerimizi bambaşka bir şeye dönüştürüyoruz; o 6-7 aylık prova süreci ondan var. İlk iki ayı kendimizden sıyrılmakla geçiyor. İstediğin kadar kendinden yola çık, hikâyeyi canlı kılabilmek için kendinle arana mesafe koyman lazım, yoksa kaybolursun.
Nezaket: Zaten birebir hayatımızı alıp koymak ilgimizi çekmezdi. Ama insanların böyle düşüneceğini bildiğimiz için o algıyla oynamak adına bizim gerçekliğimizden minik parçalar koyduk. Mesela Dirmit’teki saksı bu oyunda da var, ama bambaşka bir şekilde giriyor.
Üç oyunu birden dinleyince aralarındaki bu tarz ufak tefek bağları, bağlantı noktalarını duymak çok hoş. Bir yandan da konu yine bu kolektiflik meselesine geliyor. Az önce bazı anlarda kararı birinin vermesi, örneğin yönetmenin daha aktif olması gerektiğini konuştuk. Ama dışarıdan bakınca sizin tüm üretimlerinize ortak kafa yoran tatlı bir ekip var gibi görüyorum. Bu birliktelik hâli kolektifinizin, kumpanyanızın adına da yansımış: “Hemhâl”. Biraz bu ekipten bahsedebilir misiniz?
Hakan Emre: Tiyatro Hemhâl’in üçüncü kurucusundan bahsedelim: Ayşe Draz. Şimdi Berlin’de yaşıyor, o yüzden bu projede yoktu, ama Tırnak İçinde Hizmetçiler’de dramaturg, Yusuf Umut’ta da ortak yönetmen olarak yer aldı. Alis Çalışkan Yusuf Umut’ta ortak yazarımızdı. En Sevdiğinden Başla’da ise çok daha büyük bir ekiptik. Barkın Sarp oyuncu olarak dahil oldu, bu vesileyle yönetmen karakterini biraz daha açabildik. Bazılarının %1, bazılarının %10’dur, ama herkesin bir katkısı oldu.
Çift hikâyesi diye yola çıkınca sonsuz bir derya olduğunu fark ediyorsunuz. Geçenlerde Çorum’a gitmiştik, Nezaket oradan saf gülsuyu aldı, tırnağımın ucu kadar bir şey, 1 gram. Ama o 1 grama ulaşmak için kimbilir ne kadar gül kullanılıştır. Biz de işte o 1 gramı, en safını çıkarttık, yoksa içine su katıp koskocaman gülsuyu da yapabilirsin, 10 tane oyun çıkar En Sevdiğinden Başla gibi.
Biraz siz de bahsettiniz, ama sosyal medyaya, web sitenize bakıldığında korkunç yoğun bir takviminiz var gibi görünüyor. Türkiye’nin her yerinde, dünyanın farklı farklı yerlerinde oynuyorsunuz. Bir yandan sosyal medya paylaşımlarının altında insanlar sürekli yeni bir yerlere çağırıyor, “Muğla’ya da gelin, Kayseri’ye de gelin,” gibi yorumlar var. Sizin üretiminiz tüm bu yolculuklardan nasıl etkileniyor? Bir sanatçı olarak bu kadar farklı yerlerde oynamak nasıl bir his?
Nezaket: Tek merkezli bir tiyatro olmak, sadece İstanbul’da oynamak istemiyoruz. Her zaman ideal ortamlar olmasa bile oyunlarımızı farklı farklı yerlere götürmeye çalışıyoruz. Çünkü Dirmit’i de Yusuf Umut’u da ideal olmayan çok yerde oynadık, Dirmit’i düğün salonunda bile oynadığım oldu örneğin. Yine de o karşılaşma değerliydi, çünkü gittiğimiz ilçede oyun oynayacak yer yok, zaten çok az oyun geliyor, gelenler de düğün salonunda oynuyor. Belediye başkanıyla bu diyaloğu başlatabildik, en kötü ihtimalle buna vesile oluyor. Ya da insanlar bir şey izlemeye ihtiyaç duyduğunu, bir şey izlemenin iyi geldiğini fark ediyor. Yaşamasa eksiklik olduğunun farkına varmayacak, hayatı olağan akışında devam edecek. O küçük yerde yaşayan diğer insanlarla, komşularıyla bir araya gelme fırsatı buluyor, hatta oyunun kendisinden daha önemli hâle geliyor bu. Bunları görmek çok hoşumuza gidiyor.
En Sevdiğinden Başla için teknik bazı ihtiyaçların karşılanabilmesi, oyunun gerçekleşebilmesi için önemli. Şimdilik o ideal hâliyle oynamak istiyoruz, o yüzden çok fazla turne yapamadık. Belki aradan biraz daha zaman geçince başka bir versiyon hazırlayıp onu da farklı insanlara ulaştırmaya çalışabiliriz.
Sosyal medyada Ömer’in etrafındakileri nasıl ittiğini sembolize eden bir görsel gördüm. Oyunun içinde de var mı bilmiyorum, ama örneğin o kare çocukça bir “Nasıl yapmışlar?!” heyecanına kapılmama sebep oldu.
Hakan Emre: Oyunun içinde yok, tanıtım fotoğrafı. Ama oyunun bir duygusunu anlatıyor. Ömer’i tanıyınca anlayacaksın, öyle bir karakter.
Son olarak sizin üretiminizle de paralel, ama daha genele yayılan bir soru sormak istiyorum. Son dönemde tek kişinin oynadığı tek perde oyunların giderek yaygınlaştığını görüyorum. Sizin iki oyununuz böyle, Herkes Kocama Benziyor gibi örnekler de var. Bunun bir yandan ekonomik bir boyutu olduğunu tahmin ediyorum. Diğer yandan da dikkat aralıklarından, videoların, yazıların sürelerinin kısalmalarından bahsediyoruz. Tiyatroda da böyle bir durum söz konusu mu sizce?
Nezaket: Evet, insanlar bir süredir tek kişilik oyunları tercih eder hâle geldi. Sanırım dediğin her şey etkili bu konuda. İnsanlar hem daha rahat üretebiliyor, teknik açıdan daha basit oyunlar olduğu için dolaşımları da daha rahat oluyor. Gerçekleştirmesi de nispeten kolay, başka insanların programları, sorumlulukları devreye girmiyor. Ama bazen de insanlar bu şekilde bir hikâye anlatmak istiyor, yani anlatacakları hikâyeler tek kişiye uygun da olabiliyor.
Biz mesela tek kişilik bir oyun daha üretmek istemedik, bu oyunun fazla dolaşamayacağını, maddi olarak bizi zorlayacağını öngörerek yola çıktık. Ama hayatımızın geldiği bu noktada hem iki sanatçı olarak hem de –eğer bu bir işse– bu işin yöneticileri olarak kaynaklarımızı, fikirlerimizi daha fazla insanla paylaşmak, onların fikirlerinden de faydalanmak istiyoruz. Bu ortamı, çeşitliliği sağlayabilecek “güce” sahibiz artık.
Yeni oyunumuz ayrıca iki saat sürüyor, orada da biraz risk aldık (gülüyor). Bu hikâye çok daha uzundu ve anca bu kadar kısaltabildik. Ama insanlar genelde 2 saat gibi hissetmediklerini söylüyorlar, onu duymak da hoş oluyor. Dikkat ve odaklanma sürelerinin kısalması tiyatroyu da etkiliyor tabii. İnsanlar uzun bir süre görünce korkabiliyor, ama oradaki mesele sanırım oyunun afişte yazan maddi süresi ile hissedilen uzunluğu arasındaki fark. “Şu oyunu yapacağım, çünkü böyle şeyler revaçta,” ya da “Süresini şu kadar tutayım ki insanlar rahat izlesin,” gibi kaygılarla yola çıkmak bana mantıklı gelmiyor. Bana göre bu soruların cevabını hikâye belirlemeli.
Hakan Emre: Yarın hikâye öyle gerektirirse tekrar tek kişilik bir oyun yapabiliriz. Yusuf Umut tek kişilik bir oyun, ama arkasında yirmi beş kişi çalışıyor. Ben oynayayım, başka biri de yönetsin diye iki kişiyle yapmıyorsun sonuçta.
Bizim üniversite tezlerimiz anlatıcılık ve anlatmanın sınırları üzerine, özellikle de tek kişilik oyunlarda oyuncuyla seyirci arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Bizim oynadıklarımıza ek olarak ben BenDeniz, Herkes Kocama Benziyor, Mahallemiz Eşrafından gibi tek kişilik oyunlar da yönettim, bunların hepsinde de araştırmalarımız devam etti.
Oyuncular bazen görünür olmak, para kazanmak için de bunları tercih edebiliyor, hak da veriyorum. Bu meseleyi Türkiye’nin koşullarından bağımsız düşünmemek lazım. Türkiye’de maalesef çok fazla oyuncu var ve çok az oyun üretiliyor. Nitelikli oyun bulabilmek çok zor, telif ücretleri çok yüksek, insanlar da hem bunun bir sonucu olarak hem de arzularını tatmin edebilmek için tek kişilik oyun yapmaya itiliyorlar. Sonuçta izleyip izlememek de benim tercihim, kimse kimseyi zorlamıyor. Hatta son dönemde izlediğim tek kişilik oyunlardan çok nitelikli oyunlar da keşfettim. Sadece Türkiye’de değil, Edinburgh Fringe gibi yerlerde de öyle. İnsanlar kendi hayatlarında yaşadığı şeyleri hikâyeleştirip anlatmak, baskılardan bu şekilde sıyrılmak istiyorlar.
Nezaket: Sonuçta bu bir süreç. Tiyatrodaki üretim biçimleri şu an böyle bir dönemden geçiyor. Ama tabii bu eğilimler dönemin tiyatrosuna, hem üretim tercihlerine hem de seyirci pratiklerine dair bir şey söylüyor, o yüzden üzerine düşünmek kıymetli.
Hakan Emre: Eskiden yoktu, ama artık herkese yetecek alan var. Bu alanları biz kendimiz küçük oyunlarla, önceden tanınmamış oyuncuların anlattığı hikâyelerle de açıyoruz. Son dönemde 9/8’lik Kıyamet, Eylül, Gözbağcı gibi tiyatromuzda, hikâye anlatıcılık geleneğimizde bir şeyleri değiştiren, dönüştüren tek kişilik oyunlar da izledik.
İnsanlar şundan biraz sıkıldı artık: Özel bir tiyatro 20 kişilik oyun ekibi için audition açıyor, 500 kişi başvuruyor, herkes oraya dahil olmaya çalışıyor. Bazen oluyor tabii, ama genelde olmuyor. İnsanlar da artık başka bir yol arıyor. Tiyatronun özü de bu zaten; bir izleyici, bir oyuncu, bir de oyun alanı yeter. Oyun oynuyoruz neticede, her çeşidi mümkün.
Son olarak değinmemizin iyi olacağını düşündüğünüz başka bir şey varsa, onu da konuşalım. Ya da daha geleneksel bir soru sorayım: Londra’ya mesajınız var mı?
Nezaket: Bir ekip için turne yapmak o kadar da kolay değil, insanlar teknik kısımlarına hakim olmadıkları için bu gerçeği bazen gözden kaçırabiliyorlar.
Biz kalabalık bir ekibiz, Londra’da üç oyun art arda oynayacağız. Vizeler, ayarlamamız gereken diğer işler derken her zaman imkân bulduğumuz bir yolculuk değil, kimbilir bir daha ne zaman geleceğiz. Hâl böyle olunca bazen duyurmak da zorlaşabiliyor.
Dirmit’le şunu çok yaşardık: Gidiyoruz bir şehre, diyelim ki İzmir’e, dolu salona oynayamıyoruz, sonra dönüyoruz, ertesi gün biri “İzmir’e ne zaman geliyorsunuz?” yazıyor. Dün oradaydık hâlbuki. İnsanı biraz üzebiliyor bu, kaç bilet satıldı gibi dertlerden öte çok sık gidemediğimiz yerlerde daha fazla insana ulaşmak istiyoruz. Bu yüzden oyunları daha önce izlemiş, bir yerden duymuş olanlar duyurmamıza destek olurlarsa çok mutlu oluruz.
