Tatavla Caddesi, 1920.

Bilezikçi Sokak’ta Kim Yaşadı?

1964’te Kıbrıs’taki çatışmalar bahane edilerek gerçekleştirilen Rum sürgününün kurbanı olmuş ailesi. O zaman 20 kilo eşya alabilirsin yanında demişler yurdundan edilenlere. İnsanın yurdu kaç kilo eder?
23 Ocak 2026
5 dakika

Daha önce bir yazımda size eski fotoğraf koleksiyonumdan bahsetmiştim. Bit pazarlarının, antikacıların, sahafların köşelerinde unutulmaya bırakılmış anların ve anıların savunucularını toplamak için üstlendiğim modern zaman fedailiği… Yakın zamanda Tallinn’in antikacılarında çıktığım turlardan birinde, 1975’te Tallinn Raekoja Plats’ta[1] çekilmiş bir fotoğraf bulmuştum. Fotoğrafta Avrupa’nın en uzun süredir faaliyette olan eczanesi Raeapteek görünüyor. Dile kolay, 1422 yılından beri aynı binada faaliyetini sürdürüyor.

Güzel bir fotoğraf şüphesiz. Tallinn kent belleğine dair hatırı sayılır bir numune. Ama beni başka bir konu hakkında da düşündürmüştü. Bu koleksiyona verdiğim önem sebebiyle gezdiğim her şehirde en önemli uğrak noktalarımdan biri bit pazarları ve antikacılar. Buralarda vitrindeki hikâyeleri aşıp şehrin saklı belleğine uzanabileceğimi hissederim hep. Ama gezdiğim sayısız bit pazarı arasında hiçbiri İstanbul’dakiler kadar keyif vermez, beni içine çekmez, yolculuk hissi uyandırmaz. Sebebini anlatmak için sizi peşimden İstanbul’a son ziyaretime, Feriköy Antika Pazarı’na sürükleyeceğim. Dilerseniz (emrivaki olmasını istemem ama dilemenizi tercih edeceğim) burada bir de şarkı açalım, yolda bize eşlik etsin.

Sto Galatá psilí vrochí, kai sta Tatávla bóra
Vasílissa ton koritsión, eínai i Mavrofóra.[2]

Serin bir Feriköy günü. Dışarıda yağan yağmurun da etkisiyle artık pazardaki vaktini doldurduğuna inanan insanlar pazarın korunaklı sınırlarını terk edememiş. Dolayısıyla tezgâhlar oldukça kalabalık. Beni o anda çok da alakadar etmeyen dış dünyayı bir yana bırakmış şekilde önümde paket lastikleriyle destelenmiş halde bekleyen fotoğraflara odaklanıyorum. Fotoğrafları karıştırırken belki yarım saat geçiyor. Bazısını bir kenara alıp tekrar değerlendirme listesine dahil ettiğim, sonra onlar arasından bir kısmını eleyip birkaçını sonraki aşamaya dahil ettiğim meşakkatli süreci yürütüyorum. Seçici davranmak için kendimi gereğinden fazla zorlamış olacağım ki satıcı belirli bir şey, adı sanı belli bir fotoğraf aradığımı sanıyor.

-Yardımcı olayım istersen? Ama öyle belli bir fotoğrafa bakıyorsan çıkmaz buradan. Aile albümü bu.

-Aile albümü mü? Size mi ait?

-Yok, benim değil. Karşı komşumuz vardı, Vasilis Amca. Onun fotoğrafları.

-Vefat mı etti Vasilis Amca? Başınız sağ olsun.

-Geçen hafta sizlere ömür. Bütün akrabaları da göçüp gitmiş buradan. Cenazeye gelince önemli şeyleri aldılar da öteberisi bize kaldı işte.

Vasilis Amca’nın göç hikâyesi ilgimi çekiyor, belli ki bu hikâyeye dair bilgisi olan komşusuna ayrıntı soruyorum. 1964’te Kıbrıs’taki çatışmalar bahane edilerek gerçekleştirilen Rum sürgününün kurbanı olmuş ailesi. Türkiye vatandaşı olan Rumlara kalma hakkı tanınmış, Yunanistan vatandaşı olanlar ise doğdukları, ait oldukları bu topraklardan sürülmüş. Vasilis Amca’nın damadı Yunanistan vatandaşı olduğu için ayrılmak zorunda kalınca yanında Vasilis Amca’nın kızını ve torununu alıp götürmüş. Ama Vasilis Amca terk edememiş İstanbul’u. O zaman 20 kilo eşya alabilirsin yanında demişler yurdundan edilenlere. İnsanın yurdu kaç kilo eder?

Az önce kenara ayırdığım, bildiğim bir sokak hissi uyandıran o fotoğrafı tekrar alıyorum elime. Bilezikçi Sokak burası diyor, evinin önüymüş. Ama yanındakiler kimmiş, nesi olurmuş bilmiyormuş. Fotoğrafın parasını ödeyip teşekkür ettikten sonra tezgâhın başından ayrılıyorum.

Buraya kadar bu acıklı hikâyeyi ilgiyle takip ettiyseniz artık size karşı dürüst davranıp bir itirafta bulunmamın vakti geldi. Bu hikâye tamamen kurmaca. Tezgâhın başına geçtiğim, fotoğrafları ilgiyle ve uzun uzun incelediğim, o sokağa gözümün takılmasıyla fotoğrafı kenara ayırdığım kısımları doğru elbette. Ama sonrasında tezgâhtarla aramızda yaşanan etkileşim baştan sona hayal ürünü. Gerçekte olan, beğendiğim bu fotoğrafın parasını ödeyip teşekkür ettikten sonra tezgâhın başından ayrılmam.

Peki, size neden durduk yere bir kurmaca öykü anlattım? Aslında cevabı şu ki öykünün ne kadarının kurmaca olduğunu ben dahi bilmiyorum, zira benim kurmacam değil. Vasilis Amca, yakın zamanda izlediğim, Yunan yönetmen Tassos Boulmetis imzalı Bir Tutam Baharat (2003) filminin karakteri. Peki, bahsettiğim filmin evreninde gerçek olan bu anlatı, bizim evrenimizde ne kadar kurmaca? Bu kadarı da fazla demezsiniz umarım, ama benim buna dair de şüphelerim ve şüphelerimi haklı gösterecek sebeplerim var.

Filmin etkisiyle yönetmeni merak edip biraz araştırmak istedim. Aslında çok da sinefil denebilecek bir insan olmadığımdan pek huyum değildir böyle şeyler. Ama kan çektiğindendir belki; belki de hikâye kovalamaya alışkın içgüdülerim beni dürttü. Zira filmin yönetmeninin de 1957 doğumlu bir İstanbullu olduğunu ve 1964 yılında Rum sürgünüyle birlikte İstanbul’dan koparıldığını öğrendim. Vasilis Amca’nın sürgünle kendisinden koparılan torunu Yanis’le aynı yaşlarda yani. Şimdi tekrar düşünelim: Yanis ne kadar gerçek, Tassos ne kadar kurmaca?

İşte bu hikâye içindeki hikâye beni etkilediği için size ufak bir oyun oynamak istedim. Söylemek istediğimi bu şekilde daha kısa yoldan söyleyebileceğimi düşündüm: Göç hikâyeleri biz bilmesek de oradalar. İstanbul’da eski fotoğraf keşiflerimi farklı bir tecrübeye dönüştüren de bu. Bu kentte sayısız Vasilis Amca hikâyesi var. Diğer şehirlerde bit pazarları şehrin ön yüzündeki dekorun arkasına geçmenizi sağlıyor yalnızca, mekânda doğrusal bir yolculuk. İstanbul’da ise hiç var olmamış gibi yapılan yıllara ve insanlara temas etmek, zamanı eğip bükmek, elini kanlı toprak yığınına daldırıp oradan canlı bir kök bulup çıkarmak mümkün.

Peki, ben bunu size niye anlattım? Sevgili Nazlıcan Karaali’nin yakın zamanda Saat Farkı’nda okuduğunuz yazısından alıntı yapacak olursam:

Çünkü öfkeli siyasetçiler varlığınızı hedef gösterdiğinde, müdavimi olduğunuz mekânda her şeye inat sınır tanımayan dostluklarınıza birer kadeh kaldırmalısınız.”

Vasilis Amca’nın hikâyesi de kitlelerin haksız sürgününe inat İstanbul’da, yani yurdunda yaşamakta ısrar etmek anlamına geliyor.

Yanı başımızda zamana kafa tutan sayısız hikâye var. Bunları okumak, dinlemek ve söylemek gerekiyor. Göçün ve göçmenlerin şarkıları ancak bu şekilde sürer.

Gentí Koulé kai Tharapeiá, Tatávla kai Nichóri,
Aftá ta téssera choriá morfaínoune tin Póli.
Éche geia Panagiá ta milísame,
Óneiro ítane, ta lismonísame[3]


  1. Belediye Meydanı
  2. Galata’da yağmur, Tatavla’da sağanak / Kızların kraliçesi, siyahlı kadındır
  3. Yedikule ve Tarabya, Kurtuluş ve Yeniköy / Bu dört köy şehri güzelleştirir. / Elveda Meryem Ana, bunun hakkında konuştuk / Bir rüyaydı, unuttuk

Author

  • GMT +2 / GMT +3. Meramını anlatmanın farklı yollarını arayan bir yaşam oburu.

Öneriler

Patlıcan Yangınları: Lezzetli Kaybolma Sokakları

İştahına düşkün bir milletiz şüphesiz: Bizim için "orada" ya da

Deveye Biniyor Muyuz?

Sorunuz beni tanımak için değil, öyle olsa cevaplardım. Siz bavulumu

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin