İstanbul‘da yaşarken en sevdiğim rutinlerimden biri, pazar günleri güzel bir kahvaltının ardından soluğu Feriköy Antika Pazarı‘nda almaktı. Ana girişin yanında taze meyve/sebze suyu satan ablanın zevkine teslim ettiğim “karışık” meyve/sebze suyu isteğimin karşılığını alır, gezmeye başlardım. Bir gün her şey solup gidecek, bu dünya bir toz zerresi olacak hissine iyi gelirdi tezgâhlarda gördüğüm onlarca, bazen yüzlerce yıllık envai çeşit ürün. Ama bunlardan özellikle bir ürün grubu vardı ki benim için hep bambaşka bir yerde durdu: Eski fotoğraflar.
Antikacıların, bit pazarı sakinlerinin ekseriyetle bir tezgâhın köşesine yığıp kaderine terk ettiği fotoğraflar benim için henüz kaybolmamış hayatların miraslarıydı. Nihayetinde insan gülünün solduğu akşam ölürdü. Belki bazı gülleri solmaktan kurtarabilirim diyerek bu eski fotoğrafların koleksiyonunu yapmaya başladım.
Gittiğim şehirlerde ziyaret ettiğim antikacıların ve sahafların sorduğu “Ne çeşit fotoğraflar?” sorusunun cevabı da buydu aslında: Solmaktan kurtarılacak fotoğraflar. Tarihi bir ânın fotoğrafı değil de mesela, görünce zihnimde bir hikâye canlandıran, belki tarihi bir âna tanıklık etmiş insanların fotoğrafları.
Şu âna kadar seyahat ettiğim şehirlerden, ev bellediğim şehirlerden, ev belleyemediğim şehirlerden yüzü aşkın fotoğraf topladım. Bazılarını çok güzel fotoğraf olduklarından, bazılarını tarihlerinden, bazılarını konumlarından ötürü çok sevdim, ama birini özel bir yere ayırdım. Özel bir yer derken, gerçekten çerçeveleyip kitaplığımın rafına koydum.
Sevgili Erdem Gümrükçü‘nün “Baktığın yerde İstanbul’u görmek” yazısında anlattığı duyguyu Mayıs 2024 sonundan beri Baltıkların en kuzeyi Tallinn‘in pek çok köşesinde yaşadım. Arkadaşlarımla girdiğim köhne bar aynı Robinhood‘du (bkz. Hasnun Galip Sokak), hafta sonu kitabımı alıp gittiğim o kafe Beyoğlu kafelerini andırıyordu.
Ama hiçbiri, fotoğraf koleksiyonumu genişletmek için hafta sonları ziyaret ettiğim, bazı yanlarıyla Feriköy Antika Pazarı’na benzeyen Balti Jaama Turg‘daki bir antikacıda bulduğum o fotoğrafla eşdeğer değildi. O fotoğrafı görür görmez kalbim hızla atmaya başladı. Kan çekti derler ya, öyle bir yakınlık hissettim. Deniz kenarında birden fazla caminin göründüğü bir manzara… İstanbul olmalıydı bu, İstanbul gibi hissettiriyordu.
Fotoğrafı aldım ve eve döndüm. Fotoğraf koleksiyonuma dair en keyifli uğraşlarımdan biri de onları dijital bir arşive kaydederken üzerindeki belirteçleri kullanarak araştırmalar yapmak. Bu sefer arkasında not düşülmemiş bir fotoğrafı İstanbul’a uydurmaya çalışacaktım. Tarihi Yarımada‘yı siluetinin ezberimde oluşu sebebiyle hızlıca eleyip araştırmama daha iyi bildiğim yerlerden başladım: Karaköy ve Tophane. Fotoğraftaki camilerden biri Kılıç Ali Paşa Camii’ne oldukça benzese de hemen sahilin arkasında, birbirine çok yakın camilerin bulunduğu bu alan maalesef aradığım yer değildi. Sahil boyunca Beşiktaş’a kadar ilerledim, ama ne Fındıklı Camii ne de Dolmabahçe Camii aradığım kriterlere uyuyordu.

Sonra Google Haritalar‘ın önceden bilmediğim bir özelliğini fark ettim. O cadde görünümü var ya hani, o görünümü deniz üzerinde de kullanabiliyorsunuz. Vapurla seyahat eder gibi… Ben de atladım Beşiktaş-Üsküdar Vapuru’na, boğaz esintisine doğru açıldım. Üsküdar’a yaklaştıkça heyecanım arttı, heyecanım arttıkça gözlerim buğulandı. Solda Mihrimah Sultan Camii, sağda Yeni Valide Camii. Bulduğum fotoğraf Üsküdar rıhtımına aitti. Bulunduğu yer ve çekildiği dönem düşünüldüğünde belki bir Sovyet diplomatın Türkiye ziyaretinden bir parça, yahut çok sonraları bu kuzey şehrine yolu düşmüş bir İstanbulludan başka bir İstanbulluya gizli bir hediyeydi.
İstanbul’dan taşınmamdan kısa süre önce çok sevgili arkadaşım, güzel dostum Meriç, Yerebatan Sarnıcı‘ndaki Medusa Başı motifli güzel bir kupa hediye etmişti, “Gittiğin yere İstanbul’dan bir parça götür,” diyerek. Ben de bu fotoğrafı çerçeveledikten sonra diğer çok sevgili arkadaşlarım, güzel dostlarım Erkin’in, İbo’nun hediye ettiği İstanbul kartpostalları ve dergilerinden oluşturduğum İstanbul köşeme yerleştirdim. Geldiğim yerde bir parça İstanbul buldum.

Bu yazıyı tetikleyen, Vegan Baba’nın yazdığı “Işıldayan Evler”in sonundaki soru oldu: Biz gurbetçilerin evi neresidir? Ben evini bütünüyle bulabilmiş bir insan değilim. Ama bunca şehir, ülke değiştirdikten sonra şunu öğrendim: İnsan nereye giderse gitsin, evinin hayati bir kısmını her zaman kaplumbağa özverisiyle yanında, cebinde, kalbinde taşıyor. Gittiği yeri ev yapabilmek için.
