İllüstrasyon: Tayfun Öner

Patlıcan Yangınları: Nerede O Eski İstanbul?

İstanbul’un en güzel yeri neresidir deseniz, bunun cevabı benim için hiç kolay olmaz. Ama "İstanbul’un en İstanbul noktası neresidir?" diyecek olanlar için cevabım Sultanahmet Meydanı'dır.
13 Haziran 2026
4 dakika

Bizantion, Augusta Antonina, Nova Roma, Konstantinopolis, Kostantiniyye, İstanbul… Sayısız katmana sahip bu kentte binlerce yıl sürecek anlatının başladığı yerin tam karşısındayız. Patlıcan Yangınları turumuzun son seferinde Haliç’in sularına elimizi daldırdıktan sonra bu kez gözümüzü karşıya dikeceğiz.

“Karşı” dediğime bakmayın, çok değil birkaç nesil öncesine kadar, “karşı” dendiğinde Haliç’in öbür kıyısının, Pera’nın anlaşıldığı yıllar nostalji olmadan önce İstanbul dendiğinde ilk akla gelen Tarihi Yarımada’dan bahsediyorum. Takdir edersiniz ki burası hâlâ belki İstanbul’a çok hakim olmayan insanların zihninde canlanan ilk silüetlerden birinin sahibi. Bizantion’un kurulduğu, imparatorluklar kurup yıkmış olan kentin kalbi ve ruhu, Osmanlı döneminin Dersaadet’i[i] Fatih, yahut kısaca Suriçi.

İstanbul’un en güzel yeri neresidir deseniz, bunun cevabı benim için hiç kolay olmaz. Ama “İstanbul’un en İstanbul noktası neresidir?” diyecek olanlar için cevabım net, rotamızı Fatih’e kırmamızın sebebi de bu: İstanbul’u en iyi anlatan yer benim gözümde Sultanahmet Meydanı’dır. Zira bu meydanda İstanbul zamanın sınırlarını bükerek, hatta bir bakıma kronolojiyle alay ederek bir açık hava gösterisi sergiler. 400 yıldan fazladır bu meydanda olmasına rağmen meydanın en genç üyelerinden olan, dönemin başmimarı Sedefkâr Mehmed Ağa’nın başyapıtı Sultanahmet Camii, caminin hemen önünde Bizantion’u bir imparatorluk başkentine dönüştüren ve şehre ismini veren I. Konstantin tarafından günümüz Yunanistan sınırlarındaki Delfi Tapınağı’ndan getirilmiş Yılanlı Sütun, hemen yanında onun neredeyse çağdaşı sayılabilecek, antik Mısırlı komşusu Theodosius Dikilitaşı… Bütün bunların altında onlara gizlice kol kanat gerip hamilik yapmakta olan, yine kentin isim babası Konstantin’in kente hediyesi hipodrom… Tabii bir de başınızı kaldırıp Haliç yönüne bakarsanız, gözünüzün önünde bütün görkemiyle belirecek, başından geçmeyen kalmamış 1600 yıllık Bizans kilisesi Ayasofya… Bu kadar farklı çağdan bu kadar farklı medeniyetin izlerini taşıyan eşsiz bir mekânSultanahmet Meydanı.

Sizi bu meydanda tura çıkarıp şaşaalı sözler sarf etme sebebim İstanbul tarihi öğreticiliğine soyunmaktan ziyade biraz sonra söyleyeceklerim için kendimi haklı çıkarmak aslında. Bir başka deyişle gelecek olana hazırlayan bir “referans” ortaya koymak, yahut “Nerede o eski İstanbul?” diye soran, sorusunun içinde İstanbul’un çehresinin bozulduğu hayıflanmasını barındıran kimselere “İşte burada!” diyebilmek.

“İstanbul’un çehresi değişti,” yakınması, çocukluğun ve/veya gençliğin İstanbulu’na duyulan nostaljik özlemi bir yana bırakarak yozlaşmaya dair siteme dönüştüğünde kolay bir kaçış yolu benim gözümde: İstanbul’u anlamaktan, onunla birlikte başka bir insan olabilmekten kaçış.

Yukarıda da ipuçlarını vermeye çaba gösterdim: İstanbul her zaman göç yolları üzerinde, kendisine sığınana kucak açan bir liman olmuş, bunun doğal sonucu olarak da daimi dönüşümü kimliğine katmıştır. 15. yüzyılda İspanya kralı tarafından Katolik birliğini sağlama amacıyla memleketlerinden kovulan Sefarad Yahudileri İstanbul’a sığınıp bu evin parçası hâline geldikten çok sonra, 21. yüzyılda bu kez emperyalist güçlerin yangın yerine çevirdiği Filistin, Suriye gibi Orta Doğu topraklarını, evlerini terk edip umudu bu kentin kucaklayıcılığında bulan halkları İstanbul’da görüşümüz bundandır.

İşte böyle bir dönüşümün parçası olarak, Arap coğrafyasının ortak kültürüne ait yemeklerden falafele artık ülkemizde de oldukça kolay ulaşılabiliyor. İstanbul’da da Fatih’ten Kadıköy’e pek çok farklı cazibe noktasında falafelin Mısır, Lübnan gibi farklı ülkelere ait çeşitlemelerini bulmak mümkün. Ancak ben bunu “İstanbul’un çehresinin bozulması” yerine Johanna Mendelson Forman’ın “çatışma mutfağı” kavramıyla açıklamayı tercih ediyorum: “Dünyadaki çatışmaların nerelerde olduğunu bir metropolde açılan diaspora restoranlarını takip ederek anlayabilirsin.”

Fotoğraf: Happycow.net

Bu alıntı bana Serencebey Yokuşu‘nda bir apartmanın kovuğuna saklanmış gibi duran, ama o gizli köşede müthiş falafeller yapan Filistinli göçmenlere ait Yalla Falafel’i hatırlatıyor. İşgalci İsrail tarafından yurtlarından edilen bu insanlar İstanbul’a yalnızca falafeli değil hikâyelerini anlatıyor.

İstanbul’un değişimini yozlaşma olarak görmek en kolay kaçış yolu, zira yükü muktedirden alıp mağdurun omuzlarına yüklüyor. Ancak İstanbul yüzyıllar boyunca değişimi ve dönüşümü bir an olsun durmamış, bu sayede İstanbul olmuş bir kent. Bu değişimin, dönüşümün belki en önemli katalizörü de yemek kültürü. Aynı sofrada buluşmanın keyfini bilen bir kültür olarak, göçü yozlaşma olarak görmekten imtina edip aynı sofrayı paylaşmanın tadını aramak bence hâlâ mümkün.

Tabii unutmadan, falafelin tarifi hikâyesine kulak vermek kadar zor değil. Nohut, kişniş, nane, maydanoz, sarımsak, soğan, tarçın, yenibahar, biraz da un. Rondoda güzelce çekip elde ettiğiniz harcı derin yağda kızartıyorsunuz, hepsi bu.


[i] Farsça kapı (“der”) ve Arapça mutluluk (“saadet”) sözcüklerini bir araya getiren bu adlandırma, yalnız İstanbul’a yönelik “mutluluk kapısı” bakışını ortaya koymaz, medeniyetlerin nasıl iç içe yaşadığını da gösterir.

Author

  • GMT +2 / GMT +3. Meramını anlatmanın farklı yollarını arayan bir yaşam oburu.

Öneriler

‘Atakan Raus’: Soran Olursa Bizden Değil

Dünya Kupası Avrupa Elemeleri’nin final maçlarının ertesi günüydü. Galatasaray’ın kazandığı

Kıvılcım Akay’ın Menüsü: Herkes Aynı Masada

Kıvılcım Akay yaşamını Malta’da sürdüren bir yazar ve yönetmen, ama

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin