Kıvılcım Akay’ın Menüsü: Herkes Aynı Masada

1 Nisan 2026
25 dakika

Kıvılcım Akay yaşamını Malta’da sürdüren bir yazar ve yönetmen, ama ben kendisini mutfak araştırmacısı kimliğiyle tanıyorum. Zira onun kaleminden çıkan “Bir melez göç menüsü” yazısı, birkaç ay önce tesadüfen bir Instagram postu halinde önüme düştü. Satırlarının ötesinde mutfağa sığmayan mutfak anlatısı hissini fark edebilmek, bu histe ortaklaşabilmek pek çok farklı yazısını da aynı heyecanla okumama, üstüne Zeytin adlı belgeselini izlememe aracı oldu. Üretimlerinin peşinde yol aldıkça kendisini hem size tanıtmak hem de kendim daha yakından tanıyabilmek için bir söyleşi teklifinde bulundum, beni kırmadı. Dilerseniz sözü fazla dolandırmadan ona bırakalım.

İlk olarak genel bir çerçeve çizmek istiyorum sizi okuyucularımızın daha yakından tanıyabilmesi için. Nereden ve ne zaman göç ettiğinizi, göç kararını almanıza sebep olan zemini ve sonrasındaki süreci bize özetleyebilir misiniz?

Herkesi göçe sürükleyen bir politik atmosfer olduğu için göç hikâyelerinin kişiselliği silikleşse de göç hikâyelerimiz hâlâ kim olduğumuzla doğrudan ilintili. Benim hikâyem ise benim kim olduğuma ek olarak ailemin göç hikâyesiyle de bütünleşik. İzmir’de doğup büyüyüp üniversitede güzel sanatlar okumak için Antalya’ya gittim. Ardından 2008’de üniversite biter bitmez sektörün merkezi olduğu ve ona karşı büyük bir aşkım olduğu için İstanbul’a taşındım. Profesyonel çalışmalarımı yürütüp kendimi geliştirdiğim 15 yıllık bir İstanbul yaşamım oldu. Bu sürede reklam yazarı olarak çalıştım, klipler çektim. 2011 civarı kendi yapım şirketimi kurmamla birlikte belgesellerle olan yolculuğum başladı. Mayıs 2023 seçimleri sonrasındaki kırılmanın etkisiyle İstanbul’dan ayrılıp ilk olarak ailemin İzmir’deki çiftliğine taşındım. Gezi sonrası hızlanan yurtdışına akın hususunda çekimserliğin ötesinde gidene kızan, kalıp mücadele etmenin gerekliliğine inanan idealist ve yargılayıcı bir bakış açım vardı. Ancak sonrasında çok hızlı gelişen süreçlerin içinde buldum kendimi. Maltalı bir partnerimin olması ve Türkiye’de ekonomik krizin artık ölçülebilir boyutun ötesine geçmesi birleşti. İki seçeneğimizi yan yana koyduğumuzda hayat şartlarının daha yaşanabilir olduğu ülke bizim için ağır bastı.

Peki, sonrasında neler yaşadınız? Benjamin Israeli, Malta için “A city built by gentlemen, for gentlemen” [Soylu erkekler tarafından soylu erkekler için inşa edilmiş bir şehir] demişti. Ne denli doğru ya da güncel olup olmadığı bir yana, böyle nitelenen bir şehirde göçmen bir kadın olarak yaşam kurmak nasıl bir deneyim?

Buraya ilk seyahatim öncesinde Malta’ya dair hiçbir fikrim yoktu. Çocukluk arkadaşımı ziyaret amacıyla gelmeden önce dil okulları, kumar ve eğlence hayatından ibaret imajından öte çağrışım yapmayan bir yerdi benim için. Ancak içine girmeden, yaşamadan hiçbir yeri deneyimleyemeyeceğimizi sonrasında anladım. Küçücük, belki Beyoğlu ve Kadıköy’ün toplamı kadar bir adada bu kadar derin tarihe tanıklık etmek, tapınaklarından tutun tarih boyunca burayı işgal etmiş bir sürü kültürün iç içe geçtiği bu yeri tanımak önemli bir deneyimdi. Kendi adıma göçmen karşıtlığıyla karşılaşmadım, ama buradan kimsenin karşılaşmadığı sonucuna varamam. Dışarıya karşı açık olmaları, bize benzeyen coşkulu bir Akdeniz milleti olmaları belli bir ölçüde yakınlık kurmama da katkı sağladı. Ta ki yasal düzlemlerde sorunlar başlayana kadar… Dünyanın pek çok farklı köşesi gibi Malta da göç dalgalarının etkisini hisseden, giderek yoğunlaşan nüfustan ötürü tarım arazilerinin dahi tehlikede olduğu bir nokta. Dolayısıyla yasal düzlemde baktığımda çok göçmen yanlısı olduğunu söyleyemeyeceğim, zira daha çok “Gel, çalış ve mümkün olduğu kadar kısa sürede geri dön,” gibi bir bakış açısı var. Öncesinde partnerimle evlenmek ya da resmi partnerlik başvurusunda bulunmak gibi bir kararımız olmadığı için buraya geldikten sonra bürokrasinin sert duvarına hızla çarptım ve bunun çelik gibi bir dirayet gerektirdiğini gördüm. Şu anda “üçüncü dünya ülkesi” vatandaşı olmanın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettiğim bir süreçteyim ve göçmenliğin Instagram postlarında gördüğümüz gibi “2 yılı atlatırsan her şey tamam!” gibi basit bir dinamikle işlemediğini gördüm. 3 ay sonra çok buralı hissedip 18. ayda hiç buralı değilmişim dediğiniz dalgalı süreçler yaşayabiliyorsunuz. Ben bir yandan hâlâ beklemede olduğum temyiz sürecimden dolayı 2 yıldır Türkiye’ye gidemedim, bürokratik süreçlerden ötürü kısmi bir sürgündeyim. Umarım önümüzdeki yıl içinde çözülecek, ama ben bu süreçte politik anlamda olmasa da sürgünün ne demek olduğunu öğrenmiş oldum.

Sosyal medyada gördüğümüz standart gönderilerden bahsettiniz. Dijital çağda kolayca ulaşabildiğimiz bu anlatılar, YouTube’da gördüğümüz “Malta’da yaşam rehberleri” göçmenliği başı sonu olan bir prosedür gibi gösteriyor ve psikolojik yükünün azımsanmasına, görmezden gelinmesine sebep oluyor diye düşünüyorum. Siz de “Bir melez göç menüsü” yazınızda kendi göç süreciniz için “O sırada göçün hayallerle gerçekler arasında sıkışıp kalmak olduğuna Amina’nın[i] hikayesiyle beraber yakından tanık oldum,” diyorsunuz. Bürokratik kısma zaten biraz değindiniz, peki sosyal anlamda karşılaşmayı istemeyip karşılaştığınız ya da bulmayı bekleyip bulamadığınız neler oldu?

Bürokratik anlamda epeyce oldu. Kurumların iç yasalarının birbirinden farklılık göstermesi ve herkesin farklı bir sesle işleri yürütmesi beni hayli zorladı. Burada bürokrasi hiç kolay değil, ama hayat nispeten daha kolay. Burada hiçbir Avrupa ülkesinde bu kadar net hissetmediğim bir güvenlik duygusu var ki Orta Doğu’dan gelmiş bir kadın için çok belirleyici bir duygu. Gece vakti sokakta özgürce yürüyebiliyor olmak benim için oldukça önemli bir kıstas. Denizin dibinde, insanı içine alan bir şehirde (küçüklüğünden ötürü ülke diyemiyorum), İstanbul’da içinde yaşadığım kaostan sonra ihtiyacım olan huzuru burada bulduğumu hissettirse de bürokraside sık sık duvarlara çarpabiliyorsunuz. Her bir ülkenin kendine özgü rengi, “pantonesi” olduğunun da altını çizmek gerekiyor, örneğin Almanya ve İtalya’nın bürokrasi ruhu da birbirinden tamamen farklı. Ben burada adalı olmanın ne olduğunu da anlıyorum, çünkü o huzur dediğiniz şey bürokrasiye, evinize yaptıracağınız bir tadilata akıl almaz bir yavaşlık olarak yansıyor. Avrupa’da bürokrasinin çok yavaş işlediğini az çok biliriz ama burada en az 2-3 kat daha yavaş diyebilirim. Yazın çalışan insan bulmak çok zor. Resmi kurumlar bile öğlen 3’ten sonra çalışmıyor. Ülkenin altyapısı 500 bin civarından 700 bin civarına çıkmış nüfusu kaldırmıyor gibi duruyor ki bu denklemin içerisinde ülkenin hemen dibinde bulunan Libya üzerinden Kuzey Afrika hattından gelen mülteciler de yer alıyor. Sonuç olarak yıllarca hız ve temponun içinde yaşadıktan sonra buranın sakinliği ruhen iyi gelse de bir iş halletmem gerektiğinde bunun yavaşlık olarak karşıma çıkmasını henüz kendi kimyama oturtamadım diyebilirim. Buna rağmen çok şikayetçi olmaktan kaçınmaya çalışıyorum çünkü burada fark ettim ki Türkiyeli göçmenler olarak en çok söylenen, aradığımızı bulamamaktan en çok yakınan gruplar arasındayız. Ben buraya düşmekten imtina ediyorum çünkü neticede kendi kararımla geldim ve Türkiye arkamda, rüyalarımda, sevdiklerimde kaldı. Ben kendi payıma burada bulduğumdan yakınmak yerine buranın ritmini, işleyişini kendi geçmişimle harmanlama fikrine daha yakınım. Aksi insanı çok aşağıya çekiyor.

Bu belki anadilimizi öğrenmenin ne kadar zor olduğunu fark etmemeye benzetilebilir. Türkçe sonradan öğrenen biri için oldukça zor bir dil, ancak biz dinamiklerine hâkim olduğumuz için bu zorluğun farkında bile değiliz.

Dil gerçekten apayrı bir yas başlatıyor. Bence göçte en kritik şey belki ülkeden de ziyade diline veda etmiş olmak. Hele ki dilinizle paranızı kazandığınız ve dünyanızı kurduğunuz yaratıcı bir alandaysanız bu çok zor. Ben kendi anadilim olan Zazacayı bile günlük konuşabilecek kadar bilen, İngilizceye kendime yetecek kadar hâkim biri olarak dilin çok belirleyici olduğunu söyleyebilirim. Ben partnerimle ve bürokrasiyle İngilizce iletişim kurmak zorundayım. Üstüne bir de Malta’nın istisnai durumundan dolayı bir süre sonra Maltaca öğrenmem gerektiğini hissediyorum. Nitekim benim bakış açıma göre yaşadığım yeri daha iyi anlamak ve oraya ait hissedebilmek için dili bilmem gerekiyor, yoksa onların ne yaşadığını anlayamam. Öte yandan Türkçe konuşurken bazı sözcükleri kaybettiğimi fark etmek benim için kolay değil, çünkü Türkçe yazmak benim işim. Dil çok kanatıcı gerçekten.

Yas süreci demişken, yine “Bir melez göç menüsü” yazınızda yeni kuşak göçmenlerle birlikte dinamiklerin iyi yönde değiştiğini, artık gidip gelmenin eskisi kadar zor ve fedakârlık gerektiren bir şey olmadığını vurguluyorsunuz. Peki sizce lojistik ölçütlerde sağlanan bu kolaylık göçün psikolojik yükünün küçümsenmesine yol açıyor mu?

Biz göçü hiç yeni kuşaktaki kadar görünür vaziyette karşımızda görmemiştik. Her ne kadar yeni kuşağın deneyimleri eski kuşağınkinden farklı olsa da burada görmemiz gereken insanlardan çok dünyanın yer değiştirdiği. Biz hep bir şeylerin nedenini düşünmek yerine sonucu üzerine konuşuyoruz çünkü bu daha kolay. Bu göçe de yansıyor, bir şekilde devlet politikaları sebebiyle göçe zorlanan Balkan göçmenlerinin, Kafkas göçmenlerinin, iç göç gerçekleştirenlerin hikâyesinde çok fazla ortaklık var, ama biz bunu konuşmuyoruz. Dahası önümüzdeki süreçte iklime bağlı kitlesel göçleri göreceğiz.

Dünyanın başlangıcından itibaren yer değişimi hep söz konusuydu. Ne zaman ki Sanayi Devrimi ile stereotip hayatlarımız oluşmaya başladı, yabancılara olan hassasiyet de o zaman farklılaştı. Ama temelinde hepimizin anlaması gereken şey şu: Her an, herkes bir başka yere gitmek zorunda kalabilir. Bizim kuşağımızın gitmek için sebepleri geleceksizlik, sevdiğimiz işi yapamıyor oluşumuz, ekonomik ve politik sebepler, artık nefes alacak bir sosyal çevrenin bile kalmayışıyken bizden önceki, benim ailemin de dahil olduğu kuşakların sebepleri çok daha trajikti. Dolayısıyla ben ailesinin büyük bir kısmı politik sebeplerle sürgünde kalan biri olarak göçe küçük yaştan beri tanığım aslında. Yer değiştirmenin kendisi, gittiğiniz yere alışma süreci, arkanızda bıraktıklarınız… Bunların hepsi birbirinden önemli parametreler. Kimisi söylenenlere kızarak “Alış gitsin,” gibi bakabiliyor ama burada hangi koşullarda gittiğiniz işi çok farklılaştırıyor. Göçün değersizleşmesinden ziyade artık bunun hayatımızın bir parçası olduğunu, hemen her ailenin içinde bir göç hikâyesi olduğunu kabullenmemiz gerekiyor. Bu sadece Türkiye’nin içinde olduğu açmazla da ilgili değil, zira insan gelişmek için hareket etmeye ihtiyaç duyan bir varlık. Ben ailemden gelen göç travmalarının da etkisiyle çocukluğumdan beri asla göçmen olarak yaşamayı düşünmemiştim. Ama şimdi durup bakınca imkânı olan herkesin, geçici ya da kalıcı, eğitim ya da iş amacıyla göç etmesinin farklı kültürleri de görerek dünyanın bizden ibaret olmadığını tecrübe etmesine, böylece kendini yeniden inşa edebilmesine katkıda bulunduğunu görüyorum. Bu konuda kendimi şanslı hissediyorum çünkü yeni bir kültür öğrenmek yepyeni bir dünyayla tanışmak aslında.

Mülteci sorununu da dediğiniz gibi temelini düşünmeden tartışıyoruz aslında. Nedeni üzerine tartışmayı sürdüren çok dar bir çevre var.

Özellikle Türkiye’nin bulunduğu coğrafi konumu düşündüğümüzde “Ben istemiyorum, git buradan,” demenin mantıklı bir açıklaması yok çünkü kimin nerede olacağının, 10-20 sene sonra nasıl şeylerle karşılaşıp nereye gitmek zorunda kalacağımızın bir garantisi yok. Ama konuya milliyetçi bakış açılarıyla yaklaşılıyor, başkalarının yaşam hakkı unutuluyor. Bir yerde savaş varsa ve o savaştan dolayı göç eden insanlar söz konusuysa, “Defol git,” demek çözüm değil. Birlikte yaşamı nasıl inşa edebileceğimizi düşünmeliyiz.

Yine “Bir melez göç menüsü” yazınızda sevdiklerinize “her şeyin yolunda gittiğini belli etme” isteğini anlatıyor, bunu “iyiyim deme ihtiyacı” şeklinde tanımlıyorsunuz. Dışarıya söylemek dijital çağda çok daha kolay belki, ama kendinize söylemek öyle değil. Siz mutfağı ve yemek yapmayı kendinize iyiyim demenin bir yolu olarak görür müsünüz?

Bunu düşünürken kendimize ne kadar yalan söyleyip söyleyemeyeceğimizin muhasebesini yapmak gerekiyor. Aramızdaki fiziki mesafeden, bilhassa benim için gitmenin zorluğundan dolayı sevdiklerime, aileme karşı çok şeffaf olduğumu söyleyemem. Son iki senedir birçok sevdiğimin güzel günlerinde, kayıplarında yanlarında olamadığım için düzenli aralıklarla annemden, babamdan, kardeşimden, yakın arkadaşlarımdan iyi olduklarına dair yoklama alarak güne başlama ihtiyacı hissediyorum. Kendimeyse gerçekten iyiysem iyiyim demeyi, kötüysem o kötü duyguyu her nasıl yaşayacaksam yaşayıp yoluma bakmayı öğreniyorum diyebilirim. Ama tabii bir yandan dile özlem, mutfağa özlem…

Bende en kritik şey tat algısıydı. Ben bir yönetmenim, yazarım ama hayatta beni hiçbir şey mutfak kadar mutlu etmiyor. Ben mutfağı hiçbir zaman sadece yemeğin yapılıp yenildiği bir yer olarak görmedim. Mutfak politikanın da sosyolojinin de psikolojinin de merkezi. Ev içi cinayetlerinin en fazla yaşandığı, evdeki ekonomik düzeyin en net hissedildiği, mutluysanız mutluluğunuzun en fazla karşılık bulduğu yer mutfak. İşimden ayrı kaldığım zor dönemde yazı hikâyemi başlatan da bir mayaydı. İlk yayımlanan ve en filtresiz yazımdı.

Ben buraya geldiğimde annemin bir köylüsünden aldığı çok eski bir ekşi mayadan bir parçayı “Belki ben de bir şeyler yaparım,” diyerek bavuluma koydum. Gel zaman git zaman, o mayadan tekrar tekrar ekmekler yaptıkça daha buralı hissetmeye başladım. Ta ki bir seferinde, mayalanan ekmek hamurundan maya almayı unutup pişirene kadar. Çünkü her seferinde mayalanan hamurdan bir parça alır, sonraki seferde kullanırsınız. Yani ben maya almayı unutup ekmeği pişirdiğim gün mayayı kaybetmiştim. Bu ülkede kendimi en yalnız hissettiğim gündü, hıçkıra hıçkıra ağlamıştım. Ailenizden aldığınız, köklerinize ait ve sürdürmek istediğiniz bir şey var, bir unutkanlık sonucu kaybediyorsunuz. Sonra o ekmeğin içinden bir parça alıp kendi mayamı bir şekilde üreterek bu ülkede varlığımı sürdürdüğümü hissettim, mutfağım da onun etrafında şekillendi.

Ben oldum olası yemek yapmayı çok seven bir insanım ama hiçbir zaman işin yemek tarifi tarafında olmadım. Benim yemek yapmaya başlama sebebim kendimi çıplak hissetmemekti, çünkü mutfak beni kucakladı, sarıp sardı. Ben de böylelikle içinde bulunduğum evin kendine özgü hikâyesine kendime ait bir şey kattım. Bir gün hiçbir şey üretemesem mutfağa girip yeni bir şey yaptığımda hiç değilse ekmek güzel oldu, maya güzel tuttu diyebilmek bana dayanak oldu. Ben sonrasında buradaki pek çok insana maya verdim, o maya başka mutfaklarda yaşıyor şu an. Bu paylaşımlar bana “burası benim ülkem” hissini veriyor. Ben biriyle yemeğimi paylaşıyorsam, işler benim için yolundadır. Benim için ait olmakla ilgili bir şey bu.

Bahsettiğiniz yemek paylaşımı, sofraya davet bizim kültürümüzün önemli bir parçası ama herkes de sizin aldığınız keyfi almıyor bundan. Sizin hayatınızda bu keyfi size aşılayan bir figür ya da bir dönüm noktası oldu mu?

Benim annem çok güzel yemek yapar, hepimizin annesi gibi. Bunun bilimsel açıklaması dahi var, annemizin elinin mikrobiyotasına alışmakla ilgili. Ama sülalemizde annemin yeri gerçekten ayrıdır, Saime denince orada durulur. Annem hayatını da bunun üzerine kurduğu, üretim de yapan bir insan olduğu için beni hâliyle çok etkiledi. Ama burada eski eşimi de anmak durumundayım çünkü en çok onun sayesinde mutfakla haşır neşir oldum. Bir finansçı olmasına karşın Michelin yıldızlı bir şef kadar maharetliydi ve ondan çok şey öğrendim. Bunun yanında hayatımda ablalık, teyzelik, arkadaşlık eden her bir kadından, yani kimin eli iyiyse ondan kendime bir şeyler kattım. Şimdiki partnerimle de her hafta sonu kimi ağırlayacağımızı, ne yemek yapacağımızı ufak bir restoran işletir gibi planlıyoruz. Bu, hayatımızın bir rutini.

Şu sıralar mutfak, aidiyet, göç ve rutinleri bir araya getiren bir kitap üzerine çalışıyorum ve bu süreçte birçok şeyi yeniden pişirmem gerekiyor. Bir yandan burayı daha iyi anlamak için özel günlerini takip etmeye, yemeklerini denemeye çalışıyorum çünkü burada özel günlerin yemeklerine çok önem veriliyor. Ben de elimdeki bu hazineyi değerlendirmeye, ülkeyi yemekleriyle anlamaya çalışıyorum. Yemek sadece yemek değil, bunu görmek beni çok geliştiriyor. Ben damak tatlarının insanların iletişimini dahi etkilediğini düşünüyorum, örneğin soğan ve sarımsak sevmeyen bir insanla aynı hayatı paylaşmak benim için muhtemelen çok zor olurdu.

Bahsettiğiniz ritüel arayışı “Neşeli militanlıktan kutlama sofrasına” yazınızdaki “dünyanın ağırlığını inkâr etmeden yaşamdan yana ısrarı gündelik, küçük ama somut ritüellerle sürdürmek” ifadesini hatırlattı.

Bunun sekter radikalizm tanımıyla çok bağdaşık bir tarafı var, üzerinde çalıştığım kitap o yüzden bende büyük karşılık buldu. Sosyal medyanın hayatımızı delik deşik ettiği, güncel bir olaya dair el yükselterek paylaşım yapmadığımızda kendimizi bir grubun dışına itilecek gibi hissettiğimiz acınacak bir durumdayız, ben de bunu yaşıyorum. Ama bir yandan günün sonunda sürdürmem gereken bir hayat var. Bunun için de her şeyden önce akıl sağlığımı korumam gerekiyor. Dünyada olup bitene sırtını çevirmeden, elinden gelenin en iyisini yaparak var olmanın bazı yöntemleri olabileceğini kendime hatırlatmaya çalışıyorum. Bunun için hayatımızda bazı ritüellerin, rutinlerin varlığına ihtiyacımız var. Ben artık “Şu an dünyada, ülkemizde korkunç şeyler oluyor. Duşa bile girmek istemiyorum,” demek yerine farklı bir yerden bakmak istiyorum. Bu kolektif vazgeçmişlik ve bıkkınlığın, iyi bir şey var etme isteğini yıkma, birilerini aşağı çekme hâlinin hiçbirimize faydası yok. Hayatta kalabilmek için öfkeli bir neşeye sahip olmamız gerekiyor. Bu kadar korkunç bir dünyada biraz öfke hepimize lazım. Yani bahsettiğim aptalca bir neşe değil, öfkeyi koruyarak hayatın güzelliğini takdir eden bir neşe. Bunu tek yaşayan ben olamam diye düşünerek bu kitaba odaklanıyorum. Ben yemek yaparak bunun üzerine gidebiliyorsam herkesin kendince bir yöntemi olmalı diye düşünüyorum. Belki bahçemize çiçek ekerek, belki arabamızı modifiye ederek, yaşamayı bize sevdiren şeylerin varlığını inkâr etmeden yola devam etmeliyiz. Bunu yapmak elbette hiç kolay değil, ama faşizm koşullarında yapabileceğimiz en iyi şey kendi hayatımızı iyileştirip başkalarının hayatına bunu yansıtmaya çalışmak.

Neşeli militanlığın, bahsettiğiniz rutinin bir de tedarik zinciri kısmı var. Örneğin ben Estonya’da uzun süre enginar arayıp bulamadığımda bunun bir tarafı pratik anlamda enginar yapamamaktı, ama duygusal tarafı o enginarlı sofraya oturamamaktı. Malta’da bu yaklaşımınız pratiğe nasıl yansıyor?

Ben bu konuda bir Akdeniz ülkesinde yaşadığım için görece şanslıyım. Ama unutulmaması gereken bir nokta da buranın dışa bağımlı bir ülke olduğu. Buranın tarım arazileri kendisine yetecek noktada değil. Hatta İkinci Dünya Savaşı sırasında hava saldırılarından etkilenmenin yanı sıra açlıktan kırılma noktasına gelmişler bu sebeple. İki ay önce şiddetli, fırtınalı bir dönem yaşandı ve Sicilya üzerinden deniz yoluyla işleyen tedarik zinciri alt üst oldu. Markete gittiğimizde rafları boş gördüğümüz bir dönemdi. Genel anlamda aradığımı bulabiliyorsam da istisnai örnekleri oluyor. Mesela dün sumak ihtiyacım oldu, aradım ama bulamadım. Uluslararası gönderim yapan marketlerden de gerek ana ürünler gerek simit gibi donuk halde satılan yiyecekler temin edilebilse de önemli hammaddeleri birileri gidip geldikçe Türkiye’den getirtiyorum.

Türkiye’den Malta’ya göçen boğazına düşkün biri en çok neyin eksikliğini hisseder? Türkiye’den tek bir lezzeti olduğu gibi oraya getirebilecek olsanız bu ne olurdu?

Boyozu ve gerçek simidi (İzmirli olduğum için gevrek diyeceğim) özlüyorum. Bunun dışında sevdiğim şeyleri kendim yapmayı öğrendiğim için çok özlüyorum desem yalan olur. Eğer meraklıysanız ulaşamadığınız şeyin iyisini yapmayı bir şekilde öğreniyorsunuz. Ama dışarıdaki mekânlara gelirsek burası tam bir kebapçı cenneti. Burada çoğu beyaz yakalı olmak üzere yaklaşık 10 bin Türk yaşıyor, başka milletten olanların Türkiye kültürüne bakışı da genel olarak pozitif. Hatta evlerde Türk dizileri izleyecek kadar hayranlar. Dolayısıyla Türkiye’den gelen tatlar da seviliyor, lahmacundan kebaba pek çok şeyi bulmak mümkün. Yine de bunların hiçbiri tatmin edici düzeyde değil. Ben gerçek tadı bildiğim için takdir edersiniz ki yeterli gelmiyor. Bir de tabii “tencere yemekleri” dediğimiz kategoriye dışarıda rastlamak mümkün değil.

Burada Malta’nın sömürge mutfağı olmasının yol açtığı özel durumdan da bahsetmek gerekiyor. Kuzey Afrika ve Arap etkisi, Sicilya etkisi gibi şeylerin arasında Malta’da Malta mutfağı bulmak da mümkün değil aslında. Daha ziyade bütün bunların karışımını görüyorsunuz. En iyi Malta yemekleri bugün anneannelerin mutfağında yaşıyor. Malta yemekleri zahmetli olduğu için fast food’a yönelinen bu dönemde farklı farklı mutfaklar yaygınlaşmış, tabii her milletten insanın yaşaması da bunu körüklemiş. Bir yandan tekel olan hiçbir şey bana tat vermediği için bu çeşitlilik iyi geliyor. Üstüne bundan güç alarak görülmeyeni ortaya çıkarmak, sizde bunlar da var demek istiyorum, çünkü Malta’da yaşayan bir göçmene sorduğunuzda en klişe hâliyle pastizzi ve tavşan yemeği örneklerinin ötesine geçemiyorlar. Nasıl kahvaltı ettiklerini sorduğunuzda İngiliz kahvaltısını anlatıyorlar. Hâlbuki bizim kahvaltı sofrasına koyduğumuz her şey onlarda da var, yalnızca bunları bir araya getirip sofraya katmayı düşünmemişler. Hâlbuki kültürlerine daha yatkın olan bu, çünkü İngiliz kahvaltısının ağırlığı buranın fazlasıyla sıcak iklimine hiç uygun değil. Ama egemen gücün kültür üzerindeki etkisi…

Pippa Mattei’yi[ii] ziyaret ettiğiniz yazınızda Malta mutfağı üzerine düşünürken sömürge mutfağı olduğunu atlamamak gerekir demenizin sebebi de tam olarak bunlar sanırım?

Kesinlikle öyle. Belki okuyan, bilhassa Türkiye’den Malta’ya göçenlerden denk gelen olursa diye şöyle bir tavsiye verebilirim: Burada görmek isterseniz çok şey var, ama bizde genelde karşılık görmüyor. Bizde her şeyin en iyisi var zaten diye bakıyoruz, ama artık burada yaşıyoruz, buranın güzelliklerini anlayıp benimsemek lazım. Burası benim için bir hazine çünkü benim çalışma alanlarımdan birisi kolonyalizm. Kolonyalizm üzerine mutfak aracılığıyla düşünürken bir yemeğin nasıl oluştuğunu, hangi bileşenin oraya neden girdiğini, kafa karışıklıklarını görebiliyorsunuz.

Aynı yazıda Malta mutfağıyla Türkiye mutfağı arasında bir ikame örneği olarak onların denizinde bol bulunan lampuki balığına karşılık lüfer ya da palamuttan bahsediyorsunuz. Bunun haricinde ürün bakımından ya da bakış açısı olarak iki mutfak arasında dikkatinizi çeken benzerlikler ya da farklılıklar var mı?

Ben bizdeki her şeyin ortaya söylenmesi alışkanlığını çok seviyorum ve bunu yavaş yavaş buraya da getirmeye çalıştığımı söyleyebilirim. Daha fazla şey denemek istiyorum, ortak tatları yaşamak istiyorum, insanlara da bunu sık sık teklif ediyorum. Bir aile yemeği yaptığımda ortaya koyup çevremdekileri buna adapte etmeye çalışıyorum. Ama farklılıklar yanında benzer olduğumuz şeyler de hiç az değil. Domatesin, sarımsağın, soğanın ağırlığından tutun yemeklerin temel pişirme süreçlerine kadar pek çok benzerlik mevcut. Bizdeki menemenin bire bir aynısı burada barbuljata, ama sadece akşam yemeği olarak yiyorlar. Dolayısıyla damak tadımızın birbirine çok yakın olduğunu söyleyebilirim. Hatta iklim olarak, insan yapısı olarak Akdenizlilik olsa da Malta mutfağının Adana-Antep bölgesine daha yakın olduğunu düşünüyorum. Temel bileşen olarak farklılıklardan biri alkolün de yemek yapımında kullanılması. Bu bizde yok ama ben de buraya geldikten sonra bilhassa tatlılarda sıklıkla kullanmaya başladım ve yemeğin rayihasını yükselttiğini gördüm.

Damak tadı benzerliğini anlattınız. Maltalılar için “bilseler severler” dediğiniz lezzetler var mı? Malta damak tadını ve mutfağını nasıl özetleyebiliriz?

Pek çok benzer lezzetimiz zaten var aslında. Ama burası bir yandan hem farklı kültürlerin iç içe geçtiği bir ortam hem de tam bir leftover, yani artakalan yemekler mutfağı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında öyle büyük bir açlık yaşanmış ki tariflerin birçoğu artakalanlar nasıl dönüştürülür mantığıyla oluşturulmuş. Bu kısmı seviyorum. Ben İstanbul’da artakalan yemeği atmaya biraz daha yakındım, ama burada dönüştürmeye, değerlendirmeye daha yatkın hâle geldim. Genç nesil bunu büyük ölçüde yitirmiş, yaşadığım yerin bu kültürünü kendim öğrenirken aslında biraz onlara da anlatmak istiyorum.

Artakalan yemek kültürüyle bir ortaklık kurabiliriz sanırım, zira bizde de kısıtlı imkânlar etrafında şekillenen bir mutfak zenginliği var.

Kesinlikle öyle. Türkiye mutfağı da zaten çok benzer temeller üzerine şekillenmiş. Ama Türkiye’deyken ben de kendi mutfağımla çok haşır neşir değildim. İnsan içindeyken çok farkında olmuyor. Bizde hep öyledir, Anthony Bourdain gelir ve hep bildiğimiz, hep orada duran şeyi yer. Biz “Vay canına!” deriz, çünkü o sırada daha “havalı” ve Avrupai bir yemeği tatmakla meşgulüzdür. Bunlar da elbette hayatın içine dahil olan şeyler, öğrenmek istiyoruz. Ama insan ne zaman kendi köklerinden kopuyor, o zaman insan geriye dönüp halletmediği şeyleri kafasında oturtmaya başlıyor.

Ben bir Kürt Alevi olarak buraya gelene kadar hiç Hızır lokması pişirmemiştim, burada kendimi Hızır lokması yaparken buldum. Burada kültürümü daha iyi tanıdım, burayı öğrenirken kendime ait olanı da kaçırmamam gerektiğini idrak etmeye başladım. Çünkü burada bir Noel sofrasına dahil oluyorum diyelim, o sofrada ben yokum. Ben de kendimden bir şeyler koymak istiyorum. Eğer bir sofra kurmaya saatler ayırıyorsam, o sofrada beni anlatan bir şey olmalı, çünkü yemek sohbet başlatır. Birbirimizi daha yakından anlayabilmek için aracıdır. Ben misafirliğe gittiğim yere sarma götürürüm mesela, bu benim anlaşma dilimdir.

Tam da sohbet başlatmak demişken ben de buna katıldığımı, hatta bunun bireysel düzeyin ötesinde kültürler arası işlevini çok değerli ve keyifli gördüğümü söylemek isterim. Buradan yola çıkarak, söyleşimizi bitirmeden önce okuyucularımızın Malta’yla tanışıklığını artırmak için sizden bir tarif rica edeceğim. Ancak sizin yemeklere yüklediğiniz değerin tariften ötede o yemeğin hikâyesi ve ne ifade ettiği olduğunu sohbetimiz sırasında öğrendiğim için doğrudan bir “tarif” değil de yemek ve anlamı şeklinde almak ve aktarmak isterim.

Yaklaşan Paskalya’yı da düşünerek benim de çok sevdiğim kwareżimal[iii] kurabiyesinden bahsedebilirim. İsmini, Latincede “kırkıncı gün” anlamına gelen Quadragesima kelimesinden alır; bu sözcük, Paskalya’dan önce tutulan 40 günlük oruç dönemini ifade eder. Bu özel tatlı, o dönem boyunca süte ve yumurtaya yer verilmeyen beslenme kurallarına uygun olarak geliştirilmiş ve yüzyıllar boyunca Malta’da oruç geleneğinin bir parçası olmuştur. İçeriğindeki badem, portakal çiçeği suyu ve baharatlar sayesinde hem sade hem de aromatik bir tat sunar. Zamanla üzerine bal ve kıtır kuruyemişler eklenerek zenginleşmiş, böylece hem dini ritüellerin hem de Malta’nın kültürel kimliğinin tatlı bir yansıması haline gelmiş. Sicilya’dan ya da İngiltere’den gelip kültüre dahil olmaması, doğrudan Malta’ya özgü bir tarif olması sebebiyle daha ayrı bir değeri var diye düşünüyorum.

İşlevsel olarak topik gibi diyebiliriz o halde, perhiz dönemine özgü geliştirilmiş olması sebebiyle.

Topiği ne kadar özlediğimi şu an fark ettim!

Ben de anlattıklarınızla iştahım bu kadar açıldıktan sonra size kıymetli vaktiniz ve keyifli sohbetiniz için teşekkür etmek isterim.

Ben teşekkür ederim, benim için zevkti. Geniş geniş anlatmak istedim, dilerim içinden çıkabilirsiniz (gülüyor).


[i] Kıvılcım Akay’ın yönettiği, 2019 yapımı Amina belgeselinde İstanbul’a göç hikâyesi anlatılan Senegalli kadın.

[ii] Maltalı aşçı, yemek yazarı, eğitmen.

[iii] Kwareżimal (13-15 Adet)

  • Kuru Malzemeler: 200 gr kavılca unu ya da tam buğday unu / 200 gr öğütülmüş badem (çiğ, kabuksuz) / 120 gr esmer şeker / 7 gr öğütülmüş baharat karışımı (tarçın, karanfil, muskat, zencefil, kakule) / 1 çimdik tuz, 1 tam limon kabuğu rendesi
  • Islak Malzemeler: yarım limonun suyu, 90 ml su (gerekirse birkaç kaşık daha eklenebilir), 1,5 yemek kaşığı zeytinyağı, 1 yemek kaşığı bal (vegan seçenek için agave kullanılabilir)
  • Üzeri İçin: 2 yemek kaşığı bal, 2–3 yemek kaşığı ince kıyılmış badem, ceviz veya fındık
  • Hazırlanışı: Fırını 180 derecede ısıtın. Tepsiye yağlı kağıt serin. Geniş derin bir kapta tüm kuru malzemeleri iyice harmanlayın. Ardından listedeki tüm ıslak malzemeleri ekleyip güzelce yoğurun. Islak malzemeleri ekleyin. Hafif yapışkan ama şekil verilebilir bir hamur elde edin. Gerekirse 1–2 yemek kaşığı su ekleyebilirsiniz. Hamuru 10-15 dakika kadar buzlukta bekletin. Bu sayede elinize daha az yapışır ve daha rahat şekil verebilirsiniz. Hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alıp elinizle 8 cm kadar uzun-oval batonlar yapın. Fırında 25 dakika pişirin (daha kıtır bir form isterseniz süreyi artırabilirsiniz). Dışı hafif sertleşip içi yumuşak kalmalı. Soğudukça kıvam oturur. Ilıkken üzerine ince şeritler halinde bal döküp, en son olarak kıyılmış kuruyemişleri serpin.

Author

  • GMT +2 / GMT +3. Meramını anlatmanın farklı yollarını arayan bir yaşam oburu.

Öneriler

Katı Olan Kentler Buharlaşıyor

“Ben Yugoslavya’da doğdum, Üsküp’te. Sonra Former Yugoslav Republic of Macedonia

Patlıcan Yangınları: Nerede O Eski İstanbul?

Bizantion, Augusta Antonina, Nova Roma, Konstantinopolis, Kostantiniyye, İstanbul… Sayısız katmana

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin