Dünya Kupası Avrupa Elemeleri’nin final maçlarının ertesi günüydü. Galatasaray’ın kazandığı maçların ardından ofiste ayrı bir keyifli olduğumun bilincinde olan İtalyan iş arkadaşım kahvelerimizi alırken dün akşamki maçları hatırlattı. İtalya yine elenmişti ve onun için bu bir rezaletti. Türkiye ise Dünya Kupası’ndaydı. Hem Galatasaray’la hem Türkiye’yle keyifli bir futbol sezonu geçirdiğim için oldukça şanslıydım ona göre. Hayır dedim, durum hiç de sandığın gibi değil.
Yaklaşık iki ay sonra bir Dünya Kupası başlayacak. Siyasi krizlerin, savaşların, soykırımların gölgesinde geçmesi beklenen ve boykotların dillendirildiği bir Dünya Kupası olacak. Ama ben bu kez “büyük resme” değil de kendi dünyama, o dünyanın Dünya Kupası’na dönmek istiyorum. 2002’de Türkiye’nin Senegal’i eleyip yarı finale çıkmasının ardından sokakta oynarken İlhan Mansız olan ve o gökkuşağı çalımını sokaktaki arkadaşlarına karşı defalarca deneyen –övünmek gibi olmasın bazen başarılı da olan–, 2008’de Semih’in Hırvatistan’a attığı golü babasıyla coşkuyla kutlayan, futbolu çok seven ve Dünya Kupası’nı futbol şöleninin başköşesine yerleştiren o çocuk Türkiye Futbol Milli Takımı’nın Dünya Kupası’nda memleketini temsil edecek olmasından artık hicap duyuyor.
Detaylandırmadan önce belirtmek isterim ki nasıl çocukluk ve ilk gençlik zamanlarımdaki heyecanım hamasetten ve şovenizmden uzak temiz duygularsa, şu anki utanç duygum da tek başına anti-faşist benliğimle özetlenemeyecek kadar dallı budaklı. Gizleyecek değilim, memleketimi çok seviyorum. Yemeğini, müziğini, dansını, havasını, deresini, kuşunu çok seviyorum. Hiç görmediğim ormanlarını ranta açanlara, denizinin havasını bir kez içime çekmediğim sahilini kamudan alıp zengine peşkeş çekene öfkemi her gün bileyecek kadar; ama öte yandan da ülkemin güzel insanını toplu halde sevince ve coşkuya sürükleyen hiçbir olaya kayıtsız kalamayacak kadar çok seviyorum. Azımsanmayacak derecede fanatik bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe’nin Euroleague zaferinde kendime sevinç payı buluşum bundandı. Memlekette milyonlarca insan bu haberin ardından mutluydu ve bu paha biçilemezdi. Zaten birlikte mutlu olabildiğimiz ne kadar şey kaldı?
Nasıl sahiplendiğimi biraz daha açmak için, madem artık rengimi de belli ettim, Galatasaray örneğini kullanayım. Sonu UEFA Kupası’na varacak yolda Galatasaray’ın Almanya takımı Borussia Dortmund’la eşleşmesinin 2 Mart 2000’de Dortmund’da oynanan ilk ayağı saha içindeki bir futbol müsabakası olmaktan çok öteye geçmişti. Zira Dortmund 1960’lardan itibaren başlayan işçi göçü dalgalarında Türkiye’den en yoğun göçü alan Ruhr bölgesinin önemli sanayi şehirlerinden olduğu için hatırı sayılır bir Türkiyeli nüfusuna sahipti. İlk geldikleri andan itibaren burada ürettikleri değere yabancılaştırılan ve yeni yaşamlarını kurdukları şehirlerde çok da hoş karşılanmayan göçmenler için bu maç bir inat meselesiydi. Bizim memleketimizden çıkan bir takım, bizim memleketimizden çıkan insanlar sizi alt edebilir. Biz bir şeyler başarabiliriz. Bu duygularla akın edilen Westfalenstadion Galatasaray için bir deplasman maçı olmaktan çıkmış, öyle ki Borussia Dortmund yönetimi bu maçtan sonra tekrar benzeri bir durumun yaşanmaması için bilet satışına önlemler getirme kararı almıştı.
İşte tam da bu “benim memleketimden çıkan güzel insanlar bir şeyler başarıyor” duygusunu yitirdiğimi görüyorum 7 yaşında Dünya Kupası üçüncülüğü kutlayan o çocuğa dönüp baktığımda. Çünkü milli takımda, ülkemi ve ülkemin insanını bir sporun en üst düzey sahnesinde temsil eden bu insanların arasında bir tecavüz faili var. Üstelik oyuncuların kalanı da belli ki bu oyuncuyla kol kola pozlar vermekten, aynı listeye dahil olup aynı soyunma odasını paylaşmaktan rahatsızlık duymuyor.
Atakan Karazor 2022’de İbiza’da bir arkadaşıyla birlikte bir kadına tecavüz suçlamasıyla gözaltına alındı. Dört hafta hapis yattıktan sonra 50 bin Euro kefaret bedeliyle serbest kalan, davası hâlâ sürmekte olan fail 2024’te milli takıma çağırıldı. Kısıtlı bir çevreden yükselen tepkilerin yankı bulmasıyla Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) bu karara bir cevap verme gereksinimi duydu, ancak “Atakan’ın masum olduğuna inandıkları” gibi yapılmasıyla yapılmaması arasında fark olmayan bir açıklamayla yetindi.
Hamasi söylemlere konu edildiği, halkından kopuk şımarık çocukları bir formayla vatan savunucusuna, kahramana dönüştüren bir toplu histeriye yol açtığı için milli takıma karşı duygusal bağımı zaten yitirmiştim. Bu olaydan itibaren milli takım benim için utanç kaynağı hâline geldi. Spor medyasından sözlerine değer verdiğim, farklı toplumsal olaylarda duruşlarını kendilerine ulaşıp teşekkür edecek kadar takdir ettiğim isimlerin dahi bunu önemsiz bir gündemmişçesine geçiştirmesi ise futbolu kitlesel bir keyif unsuru olarak görme hayallerime bir balta daha vurdu.
Bunlar yetmez gibi TFF başkanı Hacıosmanoğlu bu takımın “24 yıl sonra Dünya Kupası’na gitmesinin coşkusuyla” futbolculara Bodrum’dan birer villa sözü verdi. 6 Şubat Depremi’nin izlerini aradan geçen üç yıla rağmen silemeyen, insanların hâlâ konteyner kentte yaşadığı ülkede milyonlar kazanırken imar izni bulunmayan bölgede, ÇED raporları iptal edilen projede doğa talanıyla inşa edilecek villalara sahip olmak tam da bu futbolculara yakışırdı, hepsinin çarşısı pazar olsun.
“İşte böyle,” dedim elimde kahvemle ofisime geri dönerken İtalyan iş arkadaşıma. Güne memleketten binlerce kilometre uzakta memleket haberleriyle başlayan bir futbol sevdalısı olarak bu yaz her sabah uyandığımda ülkemi temsil eden takımın hezimete uğramış olması duasıyla maç skoruna bakacağım. Bu kez Türkiye’nin Dünya Kupası yolculuğu benim için “memleket insanının gurbette tutunulan örneklik başarısını” sunmaktan çok ötede bir kara leke olacak.
