Ezel'de yine birileri "yüzleşiyor". Görsel: IMDB.

Yüzleşmeye methiye (ya da Ezel’i niye anlayamadım)

Belki de yüzleşmekten bu kadar kaçınmanın sebeplerinden biri, yüzleşmenin ille de Ezel’deki gibi yapılması gerektiğini düşünmektir. Biriyle yüzleşilecekse, illaki masalar devrilecek, gemiler yakılacak, kavga edilecek.
10 Eylül 2026
7 dakika

Niye bilmiyorum, ama merak da etmeme rağmen yayımlandığı dönemde Ezel dizisinin ilk sezonunu izlememiştim. İkinci sezondan itibaren ise izlemeye başlamış, hâliyle tam anlamadığım bazı ayrıntılarla karşı karşıya kalmıştım. Her hafta yeni bölüm gelirken bütün bir sezonu izleyip arayı kapatmak zor gelmişti. Bu durum beni alternatif arayışlara itmişti.

Çareyi dizinin yayımlandığı kanalın web sitesindeki yazılı özetlerde bulmuştum. Bölümlerde olup bitenleri birkaç paragrafta özetleyen bu metinleri hızlıca okumuştum, ancak bu sefer de farklı bir sorunla karşılaştım. Dizinin anlatı dünyası için önemli diyalogların yaşandığı, yıllar içinde kültleşmiş pek çok sahneyi “Ezel, Kerpeten Ali ile yüzleşir”, “Ramiz Dayı, Cengiz ile yüzleşir” gibi ifadelerle geçtikleri için, yalnızca bu yazıları okuyarak olup bitene dair istediğim seviyede hakimiyet geliştirmek mümkün olmamıştı. Öte yandan bu özetlere neden ihtiyaç duyulduğunu düşününce, “yüzleşir” sözcüğünün nasıl bir işlev gördüğünü de sormak gerektiğini fark ettim. Sanki “yüzleşme” zaten her şeyi söylüyordu, ne olduğunu, nasıl olduğunu, ne hissettirdiğini anlatmaya gerek yoktu. Oysa bu sahneler kültleştiyse, tam da yüzleşmenin nasılına dair nüanslar sundukları içindi bu. Burada ise “yüzleşir” sözcüğünün olan biteni anlatmak yerine atlamak, özetlemek yerine ikame etmek için tercih edildiğini söylemek mümkündü.

Yüzleşme sözcüğünün İngilizce karşılığı confrontation’ın Latinceye dayanan kökenine (com [ile/birlikte] + frontem [alın/ön taraf]) başvurursak, doğrudan bir çeviriyle alınların bir araya, bağlamsal bir okumayla ise tarafların karşı karşıya getirilmesini gözümüzde canlandırabiliriz. Bir araya gelelim ki hakikati öğrenelim, mesele varsa tartışıp çözelim. Normal şartlarda yüzleşme derken anlaşılan da bu olmalı. Oysa Ezel’in bölüm özetlerinde referans verilen anlara bakarsak, yüzleşmenin münhasıran tehdit etmek, racon kesmek, bazen hakaret etmek, en uysalından hafifçe laf sokmakla ilgili olduğunu düşünmek olası. Türkiye’deki televizyon kanallarında yayımlanan herhangi bir dizide de tablo çok farklı değil, sanki çatışmanın başka bir yolu yokmuş gibi yalnızca ve sürekli birbirine bağıran karakterler var.

Medya ürünlerinin hâli böyleyken etrafımda şu ya da bu şekilde yüzleşmekten kaçınan (biraz daha kışkırtıcı olmayı göze alırsak, yüzleşmekten ödü kopan da diyebiliriz) onca insana bakıyorum. Romantik bir ilişkiden beklentisini açıkça dillendiremeyenler, arkadaşlarının tasvip etmedikleri davranışlarını, rahatsızlık veren huylarını eleştirmek yerine dedikoduya yönelenler, sorunlu insanlarla aralarına mesafe koymak yerine bahaneleri, geçiştirmeyi tercih edenler… Belki de yüzleşmekten bu kadar kaçınmanın sebeplerinden biri, yüzleşmenin ille de Ezel’deki gibi yapılması gerektiğini düşünmektir. Biriyle yüzleşilecekse, illaki masalar devrilecek, gemiler yakılacak, kavga edilecek. Hâlbuki kırıp dökmeden yüzleşmek pekâlâ mümkün. Nitekim düşündüğünü olduğu gibi söylemek için agresifleşmeye gerek yok. Bunu da teorik bir önermeden değil, kişisel gözlemlerimden biliyorum. Yüzleşmeyi en iyi becerenlerin, karşısındakini küçük düşürmeden, sesini yükseltmeden, ama hiçbir şeyden de geri adım atmadan konuşabilen insanlar olduğunu fark ettim yıllar içinde. Bu örneklerin ekseriyetle (biraz daha kışkırtıcı olmayı göze alırsak, münhasıran da diyebiliriz) kadınlardan çıkması elbette sürpriz değildi.

Zaten kendime teoriye sığınma refleksime kaptırdığım an, tam da burada başvurmanın iyi olacağı “Kişisel olan politiktir” ifadesini de kadınların ortaya attığını hatırlatasım geliyor. Birinci dalga feminizmle oy hakkı gibi temel mücadeleler kazanıldıktan sonra sıra kadının toplum içindeki görünürlüğünü artırmaya, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanmasına gelmişti. “Kişisel olan politiktir” şiarı da kişisel deneyimlerin toplumsal, yapısal sorunlardan etkilendiğini ifade ediyordu. Meseleyi tekrar esas konumuza bağlamak gerekirse, tekil yüzleşememe örneklerinin, kişisel basiretsizlik, korkaklık, hatta düpedüz kötülük kadar toplumsal dinamiklerden de etkilendiğini pekâlâ söyleyebiliriz.

Ciddiye alınması gereken hangi siyaset bilimciye ya da sosyoloğa sorsanız, “Biz geçmişiyle yüzleşememiş bir toplumuz,” der. İlginçtir, burada Ezel’vari değil, İngilizce sözcüğün (confrontation) kökenini hatırlatacak bir yüzleşmeden bahsediliyor. Bu toprakların geçmişinde olup bitenleri, katliamları, kolektif travmaları sağlıklı bir zeminde tartışamadık, hesaplaşamadık, hesap soramadık demek isteniyor. Örneğin 2024’ün sonundan itibaren tekrar başlatılan Barış Süreci dahi nüanslı tartışmalarla ilerlemek yerine Meclis’e sunulan Çerçeve Yasa’ya verilen yanıtlardan hareketle “yetmezamaevetçi” ile “barış düşmanı” gibi ikiliklere indirgenmiş durumda. Bunun politik bağlamda neden sorunlu olabileceğini de Belçikalı kuramcı Chantal Mouffe’un Siyasal Üzerine’sinden (Çev. Mehmet Ratip, İletişim) bir alıntıyla açıklayalım: “Bugün olmakta olan, siyasalın ahlaki dil dizgesinde tüketilmesidir. Başka bir deyişle, siyasal hâlâ bir biz/onlar ayrımına bağlı; fakat biz/onlar ayrımı, siyasal kategorilerle değil, ahlaki terimlerle ifade ediliyor. ‘Sağ ve sol’ arasındaki bir mücadele yerine, ‘doğru ve yanlış’ arasındaki bir mücadeleyle karşı karşıyayız” (s. 11).

Kırıp dökmemek iyidir dedik, ama yıkıcı, düzeni değiştirmeyi kafasına takmış bir öfkenin değerini hatırlamak da bir o kadar önemli. Bugünün gündelik hayatında olağanlaşmış pek çok hak, öfkeli grupların verdiği mücadeleler sonucu kazanılmıştı. Nitekim Mouffe ve Ernesto Laclau gibi sol popülizme dair yazan teorisyenler, demokrasinin özünde karşıtlığın, çatışmanın yer aldığını, anlaşmazlığı azaltmak şöyle dursun, teslim olmamanın tek yolunun yarıkları, ayrım noktalarını büyütmek olduğunu savunuyor. Bu teori, çatışmadan kaçınan tarafın, genellikle statükoya daha az itirazı olan taraf olduğunu ima ediyor. Yüzleşmemek de bu bağlamda farkında olmadan verilen bir taviz, diğer tarafın kabahatlerinin sorumluluğunu üstlenmeye razı gelme niteliği kazanıyor. Bu çıkış noktasını kerteriz alarak –ve “kişisel olan politiktir” şiarını hatırlayarak– hareket edersek, kişisel ilişkilerde de doğrudan muhatabına yöneltilmiş dürüst bir öfkeden kaçınmaya aslında hiç gerek yok. Bu kaçınma refleksinin nereden geldiğine dair düşündüğümde ise iki yere, terapi dili ve sosyal medya kavgalarına bakmak gerektiğine inanıyorum.

Terapiye gitmek elzem, olağan, görece erişebilir hâle geleli beri terapi dili gündelik hayata da sızmaya başladı. Gelinen noktada sanki her kavgamızı, aynı Terapi 101 kitabıyla eğitilmiş yapay zekâ modelleriyle ediyoruz. Ortaya hemen “sınır çizmek / sınırları ihlal etmek”, bağlanma türleri, “duygusal bant genişliği”, yetiştirilme tarzıyla / çocuklukla bağlantılar gibi terapi dünyasından gündelik hayata sızmış, yalnızca uzmanının elinde iyi kullanılabilen aletler dökülüyor, biz de kullanmayı bilmediğimiz bu aletlerle tamirat yapmaya kalkıyoruz. Örneğin biri sert bir şey söylediğinde, “Bu benim sınırlarımı ihlal ediyor,” demek, sözün içeriğiyle, sertliğiyle yüzleşmek yerine onu prosedürel bir soruna indirgiyor. Dil çalışıyor, belki gerçeği de söylüyor, ama gerçeği dillendirmek esas konunun ansızın kapanmasına sebep oluyor. “Sınır ihlali” etiketi yapışınca sanki mesele çözülmüş gibi hissettiriyor, asıl konuşulması gereken şeyler ise asılı kalıyor. Üstelik bu dil iki taraf arasında kolaylıkla silaha dönüşebiliyor. Kim daha doğru terapi dilini konuşursa, kim daha fazla kavramı doğru kullanan taraf olursa, tartışmayı o kazanıyor. Yüzleşmek istediğimizi sanırken kendimizi kavram kapıştırırken buluyoruz.

Sosyal medya ise malum, öfkenin rahatça dışavurulabildiği bir yer. Ancak burada da mesafenin, yani ekrandan ekrana iletişimin getirdiği bir dispassion söz konusu. Bu sözcüğü bağlamına göre tarafsızlık ya da umursamazlık diye çevirmek mümkün, ama başına aldığı “-dis” ile olumsuz anlam kazandığını düşünürsek, sosyal medyadaki öfkenin passion yani tutkudan yoksun olduğunu da iddia edebiliriz. Hâl böyle olunca kimse için dönüştürücü bir yanı da yok. Twitter/X’te birinin paylaşımını alıntılayarak verilmiş cevaplarda ya da YouTube yorumlarında biraz gezinmek, öfkenin aynı anda hem çok berrak hem de çok steril örneklerini karşımıza çıkarıyor. Yüz yüze bir tartışmada tam da bu passion devreye girdiği için insanlar kimi zaman daha çabuk geri adım atıyor, daha çabuk yumuşuyor. Bedenin bilfiil orada olması, sesin titremesi, gözlerin kaçırılması, bunlar öfkeyi kimi zaman daha zor, ama daha gerçek yapıyor. Sosyal medyadaki öfkeyse hiçbir şeyi dönüştürmüyor, çünkü gerçek bir yüzleşmeden çok “X kullanıcısı Y kullanıcısıyla yüzleşir,” seviyesinde bir özet-yüzleşmeye alan açıyor.

Ezel’in nasıl bittiğini hatırlamıyorum, umuyorum ki tüm o “yüzleşmeler” hayırlara vesile olmuştur. Gündelik hayatın yüzleşemeyenleri için ise diyeceğim o ki, sevmiyorsan git konuş bence!

Author

  • GMT / GMT +1. Medya ve gazetecilik dersleri veriyor, yazıyor, koşuyor.

Öneriler

İngiltere’de oyuncu olmak (ya da olmamak)

2024’te Londra’daki Royal Central School of Speech and Drama’nın Oyunculuk

Ahmet Kenan Bilgiç (Gevende) ile ‘doğru’ yerleştirilmiş bir sessizliğin peşinde

Londra’nın bitmek bilmeyen sıcak hava dalgasının ortasında, kentin kuzeyinin kalabalık

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin