Jim Queen (Nicolas Athané & Marco Nguyen, 2026)

Bir Festivalden Daha Fazlası: Filmfest Aachen 2026 Deneyimlerim

Yoğun geçen festivalin ardından festival ekibinin seyircilerle birlikte eğlendiği anları izlerken, henüz ikinci senesinde olmasına rağmen Filmfest Aachen’ın şehirde gerçek bir topluluk oluşturmayı başardığını bir kez daha gördüm.
8 Ekim 2026
9 dakika

Filmfest Aachen, 23-27 Eylül tarihleri arasında gerçekleşti. Keyifle geçen festival günlerinin ardından, bu yazıya başlamadan önce geçen yılki festival yazımı yeniden okudum. İki festival arasındaki bir yılda Aachen’da gerçekleşen kültürel etkinlikleri düşündüğümde gerek göçmenleri kapsaması gerek şehrin yaşamına etkisi gerekse sunduğu sanatsal zenginlik açısından Filmfest Aachen’a yaklaşabilen başka bir etkinlik olmadığını fark ettim.

Bunu şehrin sanat topluluğunu eleştirmek için değil, festival ekibinin festival ile şehirde yaşayan insanlar arasında kurmayı başardığı bağı vurgulamak için söylüyorum. Festivalin açılışında Apollo’nun [gösterimlerin yapıldığı sinema salonu] sinema direktörü, queer filmlerin Aachen’da genelde pek ilgi görmediğini söyledi. Apollo’ya sık giden ve queer filmleri özellikle takip eden biri olarak ben de bunu doğrulayabilirim. Buna rağmen festival iki yıldır queer animasyonlarla açılıyor ve bu gösterimlere ilgi oldukça yüksek oluyor. Peki, Filmfest Aachen neyi doğru yapıyor da normalde Aachen’da gişede zorlanan queer filmler, festival kapsamında bu kadar karşılık buluyor?

Aachen ve Filmfest Aachen

Bence bunun en önemli sebebi, festival ekibinin seçkin bir azınlığa hitap etmek yerine herkesi kucaklayan bir tutum benimsemesi. Aachen’daki ilk üç yılımda birçok kültür-sanat grubuna ve dayanışma örgütüne dahil olmaya çalıştım ama bir türlü başaramadım. Zaten var olan bir arkadaş grubunun içine girmeye çalışıyormuşum gibi bir gariplik hissettim. Başta bunu kendi sosyal anksiyeteme bağlasam da birçok arkadaşımın benzer deneyimler yaşaması, bunun yalnızca bana özgü olmadığını fark etmemi sağladı. Filmfest Aachen’ın bir parçası olmak ise çok kolay. Festival organizatörleri, geçen yıl gibi bu yıl da film aralarında seyircilerle konuşarak katılımcılarla sürekli temas kurdular.

Bence festivalin seyircilerle bağ kurmasında en büyük paylardan biri, Apollo’nun 4 numaralı salonunu kullanma biçimiydi. Apollo, dört salonlu bir sinema olmasının yanı sıra aynı zamanda bir gece kulübü. Dört salondan üçü klasik sinema salonuyken dördüncü salon daha çok kulüp alanının parçası gibi kullanılıyor. Filmfest Aachen ekibi bu odayı “Room4U” adıyla festival boyunca sosyal etkinliklere ayırdı. Her gün filmler başlamadan önce plak dinleme ve kahve buluşmaları yapıldı, kısa film gösterimleri, podcast kayıtları ve konserler düzenlendi. Bunun yanında Room4U kapsamında atölyeler de yapılarak festivale gelenler pasif izleyiciler olmaktan çıkarılıp aktif katılımcılara dönüştürüldü. Gerçekleşen iki atölye, geçen senenin Öcher [Aachen’ın yerel lehçesinde Aachenlı] yarışmasını Goldregen (2023) ile kazanan Asena Çakır ve uluslararası yarışmayı Holy Electricity (2024) ile kazanan Tato Kotetishvili tarafından verildi.

Tato Kotetishvili’nin iki jüri üyesinden biri olduğu uluslararası yarışmaya bu yıl yaklaşık 700 film başvurdu. Dokuz farklı ülkeden on filmin yarıştığı yarışmayı London (Sebastian Brameshuber, 2026) kazandı. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yarışmayı kazanan filmi izlemeyerek festival programı yapmaktaki öngörü yeteneğimi bir kez daha göstermiş oldum.

Uluslararası yarışmada yer alan Jim Queen (Marco Nguyen & Nicolas Athané, 2026), aynı zamanda festivalin açılış filmiydi. Film, “Ya homoseksüel insanları heteroseksüele çeviren bir virüs olsaydı?” sorusuyla başlıyor ve bizi Paris’teki farklı gay toplulukları arasında bir yolculuğa çıkarıyor. Bu farklı toplulukları virüse karşı birlikte mücadele etmeye çağıran filmi hem verdiği mesaj hem de toplumsal cinsiyet rolleriyle son derece komik bir şekilde dalga geçmesi nedeniyle çok beğendim. Özellikle Türkiye’deki LGBTQİA+ topluluklara yönelik baskınlara karşı dünyanın farklı yerlerinde dayanışma eylemleri düzenlenmişken böyle bir film izlemek ayrıca anlamlı oldu.

Uluslararası yarışmadan ayrıca Nunkui (Verenice Benítez, 2026), Whispers in May (Dongnan Chen, 2025) ve Better Go Mad in the Wild (Miro Remo, 2026) filmlerini izledim. Bu filmlerden özellikle ikisini çok beğendim. Bir grup genç kızın etek almak için yaşadıkları köyden ayrılarak çıktıkları yolculuğu anlatan Whispers in May, bana biraz Where is My Friends House (Abbas Kiyarüstemi, 1987), biraz da The Mirror (Cafer Penahi, 1997) filmlerini hatırlattı. Beğendiğim bir diğer film olan Nunkui ise Amazon’daki Shuar topluluğunda büyüyen genç bir kızın yaşamını, çokuluslu madencilik şirketlerinin topraklarını ele geçirmesi ve topluluğun zorla yerinden edilme tehdidine karşı verdiği direnişle birlikte anlatıyor. Geçen sene Kalpok Guha’nın hazırladığı direniş filmleri seçkisini çok sevmiş biri olarak, bu sene de bir direniş hikâyesi izlemiş olmaktan çok memnun kaldım.

Asena Çakır’ın iki jüri üyesinden biri olduğu Öcher yarışmasında sekiz kısa metrajlı ve iki uzun metrajlı film yarıştı. Yarışmayı Andro (Dominik Gasser, 2026) kazandı. Film, Gürcistan’daki eylemlere katılan non-binary birinin hayatını anlatıyor. Ancak beni filmden çok, yönetmenin ödül konuşmasında Türkiye’de yaşanan “Ailem Güvende” operasyonlarına karşı tavır alması duygulandırdı.

Ama Optische Schreie (Lovorka Peric-Hassler, 2025) filmine özel bir paragraf açmak istiyorum. Film, Aachen’da 1960’lardan itibaren ortaya çıkan sanat hareketlerini ve 68 hareketini anlatıyor. Belgeselin özellikle dönemin politik atmosferini yansıtan duvar resimlerine ve Aachen’da bu alanda öne çıkan isimlerden biri olan Klaus Paier’e yer vermesi çok değerliydi. Dört yıldır Aachen’da yaşayan biri olarak, yaşadığım şehir hakkında film sayesinde çok şey öğrendim. Üstelik gösterimin ardından yönetmen, katılmak isteyenlere Aachen’daki sokak resimlerini gezdirdiği bir şehir turu yaptı.

Öcher yarışmasına ek olarak, iki dakikalık filmlerin gösterildiği “DIY Shorts” seçkisi de yapıldı. İnsanları film çekmeye teşvik eden bu seçki, bence bu sene festivalin en önemli etkinliklerinden biriydi. Normalde film çekmeyi düşünmeyecek insanları bile kamera arkasına geçmeye teşvik eden seçkiye yüzden fazla başvuru yapılmış. “Mühendis şehri” olarak bilinen Aachen’da bu kadar insanın böyle bir seçki için kameralarına sarılmasının, şehir hakkındaki bazı klişeleri kırmasını umuyorum.

Üstelik Filmfest Aachen’ın Aachen’da insanları sanat üretmeye teşvik eden tek çalışması değil bu. LAB52 projesi kapsamında Aachen ve çevresinden seçilen farklı disiplinlerden sanatçılara festival bileti verildi. Sanatçıların festivalin onlarda bıraktığı izlerden yola çıkarak üretecekleri eserler daha sonra bir sergide gösterilecek. Benim de filmlerin bende bıraktığı hislerden yola çıkarak yazdığım şiirler LAB52 sergisinde yer alacak.

Whispers in May (Dongnan Chen, 2026)

Ölüm(süz)ler ve Tükenenler

Geçen sene olduğu gibi bu sene de Kalpok Guha ve Niklas Michels kendi seçkilerini hazırladılar. Kalpok, “Ve bu hayatı sevdiğim için, ölümü de seveceğimi biliyorum” dizesinden yola çıkan “Ölüm(süz)” seçkisinde, ölümden sonra kaybolmayı reddedenleri anlatıyor. Seçki yalnızca ölümden sonra hafızada yaşamaya devam eden insanları değil, yok edilmiş mekânları, unutulmuş yurtları, geçmiş uygarlıkları, işlevini yitirmiş makineleri, nesneleri, imgeleri ve hikâyeleri de ölümsüzlük fikrinin içine dahil ediyor.

Kalpok’un seçkisinden Ancestral Visions of Future (Lemohang Jeremiah Mosese, 2026), Begotten (E. Elias Merhige, 1989), Sermon to the Void (Hilal Baydarov, 2025), Those Who Do Not Drown (Naeem Mohaiemen, 2021), Faceless (Manu Luksch, 2007) ve The Loneliest Man in Town (Tizza Covi & Rainer Frimmel, 2026) filmlerini izledim.

Begotten başlı başına bir deneyimdi. İzlemesi ne kadar zor ve rahatsız edici olsa da üzerine düşündükçe içim filme ısındı. Biri bana sorsa kolay kolay önerebileceğim bir film değil, ama sinemada deneyimlemiş olmaktan memnunum. Lesotho’da sömürgecilikle parçalanmış bir geçmişin, ataların hafızası ve kültürel miras aracılığıyla yaşamaya devam edişini anlatan Ancestral Visions of Future ise festivalde en sevdiğim filmlerden biri oldu. Yaşlı karakterlerden kolay etkilenen biri olarak, Al Cook’un evi ve yıllar içinde biriktirdiği nesneler üzerinden hafızanın mekânlara ve eşyalara nasıl sindiğini anlatan The Loneliest Man in Town da beni favorilerim arasında yer aldı.

Filmfest Aachen’da izlemediğim, ama daha önce başka bir festivalde görme şansı bulduğum ve Kalpok’un seçkisinde yer alan Habibi Hussein (Alex Bakri, 2025), bence çok değerli bir yapım. “Koskoca” Berlin Film Festivali’nin Filistin hakkında yaptığı skandal açıklama nedeniyle eleştirilerin odağında olduğu bir dönemde, Filmfest Aachen’ın bu filmi programa almasını ayrıca önemli buluyorum. Film, Cenin’deki sinemanın yeniden inşasını anlatırken asıl olarak yıllarca orada çalışan Hussein Darby’nin bilgisi, emeği ve sinemaya duyduğu bağlılık üzerinden kültürel hafızanın kimler tarafından taşındığını sorguluyor.

Niklas’ın hazırladığı “Tükenenler” seçkisi bu seneki favori seçkimdi. Tükenmeyi yalnızca sona ermek olarak değil, bir zamanlar anlamlı olan şeylerle kurduğumuz ilişkinin değişmesi olarak ele alan seçkide Filmfarsi (Ehsan Khoshbakht, 2019), Human Resource (Nawapol Thamrongrattanarit, 2025), Der Tote Winkel der Wahrnehmung (Michael Gülzow, 2025) ve Toxic’i (Saulė Bliuvaitė, 2024) izledim.

İran sinemasını seven biri olarak, İran Devrimi sonrasında sansürlenen, yok edilmeye çalışılan B-filmini bir araya getirerek kaybolmuş bir sinema kültürünün hayaletlerini bugüne taşıyan Filmfarsi’ye bayıldım. Human Resource ise festivaldeki net favorim oldu. Film, rekabetçi bir Tayland şirketindeki insan kaynakları düzeni üzerinden çalışanların giderek tüketilebilir birer kaynağa dönüşmesini ve ücretli emeğin insanı nasıl “tükettiğini” anlatıyor. Litvanya taşrasındaki sınıfsal çıkışsızlığı beden algısıyla iç içe geçiren Toxic ile komplo teorilerinin insanı yavaş yavaş içine çeken paranoyasına odaklanan Der Tote Winkel der Wahrnehmung da kesinlikle tavsiye edeceğim filmler arasında.

The Loneliest Man in Town (Tizza Covi & Rainer Frimmel, 2026)

Özel gösterimlerden Noah (Ali Tamim, 2025) ve Eine Krankheit wie ein Gedicht’i (Jelena Ilić, 2026) izledim. Festivalde beni ağlatan tek film Eine Krankheit wie ein Gedicht, yönetmenin babasının şizoaffektif psikozla mücadelesini ve babaya karşı duyulan sevgi, hayranlık, öfke ve çaresizliğin bir arada var oluşunu son derece kişisel bir dille anlatıyor. Noah ise Berlin’de polisle karşılaşmasının ardından hayatını kaybeden Noah karakterinin etrafında gelişen olaylar üzerinden yapısal ırkçılık ve polis şiddetini ele alıyor. Filmin ardından RWTH öğrenci temsilciliği AStA’nın Irkçılıkla Mücadele Birimi’nin (ARS) katıldığı bir soru-cevap etkinliği gerçekleştirildi.

Gece gösterimleri bu sene de tek kelimeyle muhteşemdi. Sürekli ton değiştiren yapısıyla öne çıkan Ghost in the Cell’in (Joko Anwar, 2026) kara mizahı çok kuvvetliydi. Kinki (Koji Shiraishi, 2025) ise gerçek güvenlik kamerası görüntülerini kullanarak gerçek ile kurgu arasındaki ince çizgide ip atlıyordu. Filmden sonra eve dönerken korka korka yürüdüm.

Ama gece gösterimlerinin asıl yıldızı, geçen sene tüm festivalin çok sevdiği Hotspring SharkAttack’in (Morito Inoue, 2025) devamı olan Hotspring SharkAttack 2 (Morito Inoue, 2026) gösterimiydi. Geçen sene olduğu gibi bu sene de bütün salon filmi kahkahalar ve alkışlar eşliğinde izledi. Üstelik boş zamanlarımda köpekbalığı filmleri izlediğimi bilen festival ekibi, filmin açılış konuşmasını “köpekbalığı filmleri uzmanı” sıfatıyla benim yapmamı istedi.

Festivalin kapanış konuşmasının ardından yapılan karaoke etkinliği bence bu senenin zirvelerinden biriydi. Yoğun geçen festivalin ardından bu eğlenceyi fazlasıyla hak eden festival ekibinin festivalin seyircileriyle birlikte eğlendiği anları izlerken, henüz ikinci senesinde olmasına rağmen Filmfest Aachen’ın şehirde gerçek bir topluluk oluşturmayı başardığını bir kez daha gördüm.

Author

Öneriler

Bir Kaçış Yolu Olarak Edebiyat

Okumayı öğrendiğimden beri hayatımdaki sorunlardan roman okuyarak kaçıyorum. Tutunamayanlar’daki Selim

Acılara yenilmemiş bir hayat: Atilla Keskin

"70’lerde Türkiye’den gelen göçmenleri örgütlemek mümkündü. Türkiye’deki tüm hareketler Almanya’da

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin