Deniz Gezmiş. İstanbul Üniversitesi, 1968.

Acılara yenilmemiş bir hayat: Atilla Keskin

"70’lerde Türkiye’den gelen göçmenleri örgütlemek mümkündü. Türkiye’deki tüm hareketler Almanya’da da vardı. 81’e kadar büyük bir coşku vardı. Biz işçi geceleri düzenlediğimizde geceye beş yüz – altı yüz kişi gelirse rezil olduk diyorduk. Türkiye’deki darbeden sonra ise geriledik."
4 Ocak 2026
8 dakika

Almanya’da yaşayan ve Türkçe bilen biri olmanın benim için en güzel tarafı Türkiye’den gelen göçmenlerin hayat hikâyelerini dinleyebilmek. Çok ayrı zamanlarda, Türkiye’nin dört bir yanından bambaşka sebeplerle birçok insan Almanya’ya geldiği için her biri diğerinden farklı sayısız göç hikâyesi var. Çoğu zaman bilindik ve alışılagelmiş hikâyelere denk gelsem de bazen romanlara konu olabilecek hayat hikâyeleri duyuyorum. Dinleme fırsatı bulduğum hayat hikâyelerinden birinin ise Türkiye’nin toplumsal hafızası için önemli olduğunu ve unutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Melike Özbay’ın “Anlatmayı seçtiğimiz hikâyeler: Hasan Abi’nin masası” yazısını okuduğumda ise Atilla Keskin’in hikâyesinin de Saat Farkı’nda yer alması gerektiğini düşündüm. Bu düşünce ile Köln’de tatlı bir kafede Atilla Abi ile buluştuk, kahvelerimizi söyledik.

1945’te dindar bir ailenin oğlu olarak Afyon’da doğan Atilla Keskin’in yolu sosyalizmle ODTÜ’de kesişiyor. Türkiye İşçi Partisi’ne katılması, birlikte eylemlere gideceği, Filistin’de gerilla eğitimi alacağı, hapis yatacağı ve gerilla mücadelesi başlatacağı Hüseyin İnan ile tanışmasına vesile oluyor. “O zamanlarda Türkiye’de siyasi olaylar hızlıydı, Türkiye’de ne yapılabilir diye tartışırdık ve ilk defa o zaman gerilla mücadelesine karar verdik,” diye anlatıyor gerilla mücadelesine yönelmelerini. Ardından gerilla eğitimi almak için Filistin’e, El Fetih kampına gidiyorlar. Türkiye’ye dönerken yakalanıp kendilerini Diyarbakır Cezaevi’nde bulsalar da gerilla mücadelesinden vazgeçmiyorlar. Atilla Abi o dönemi “Şu an ütopik ve inanılmaz gelebilir ama o zaman inanılan bir şeydi. Dünya kaynıyordu, Türkiye kaynıyordu, [devrimin] olabileceğine inanıyorduk,” sözleriyle anlatıyor.

Ancak hayallerini gerçekleştiremeden önce bir kez daha yakalanıyorlar. Getirildikleri Mamak Cezaevinde, Atilla Abi ve Hüseyin İnan’ın yazdığı THKO savunmasını Hüseyin İnan, Yusuf Aslan ve Deniz Gezmiş okuyor. İlk kararda yakalanan 18 gencin hepsine idam isteniyor. Atilla Abi de savunmayı okuduğu için kendini idam listesinde 4. sırada buluyor. Bu karar sonradan bozulsa da Türkiye üç fidanı, Atilla Abi ise dostlarını ve yoldaşlarını kaybediyor. Yaşadığı kaybın ardından doğan ilk oğluna İnan adını veriyor.

Ardından 1974 affı ile çıkıyor Atilla Abi. Kaybettiği dostlarının mücadelesini, sosyalist mücadeleyi sürdürüyor. 1978 yılında Almanya’ya gelmesi partisi TDKP’nin onu Almanya’daki Türkiyeli işçileri örgütlemekle görevlendirmesiyle oluyor. Almanya’da kalması ise 12 Eylül darbesinin ardından zorunluluk hâline geliyor. Atilla Abi o günleri şöyle anlatıyor: “Beş sene [Almanya’da] kaçak yaşadım çünkü benim niyetim hep Türkiye’ye dönmekti. Bir görev için gelmiştim ve Türkiye’ye dönecektim ama 12 [Eylül] darbesi geldi”. Böylece yirmi beş senelik sürgün hayatı başlıyor.

Her göçmenin yaşadığı “ait olmadığı yerde bulunma” hissini Atilla Abi de yaşamış. “Türkiye’ye dönmek istiyordum, ben buranın insanı değilim,” diyen Atilla Abi’ye kendisi gibi Türkiye’den gelen işçileri Almanya’da örgütleme deneyimlerini soruyorum: “70’lerde Türkiye’den gelen göçmenleri örgütlemek mümkündü. Türkiye’deki tüm hareketler Almanya’da da vardı. 81’e kadar büyük bir coşku vardı. Biz işçi geceleri düzenlediğimizde geceye beş yüz – altı yüz kişi gelirse rezil olduk diyorduk. Türkiye’deki darbeden sonra ise geriledik.” 1983’e kadar partisinin meclis yürütme kurulunda çalışsa da Arnavutluk ziyaretinden döndüğünde partisiyle ters düşüyor. Partisinden ayrıldığında her göçmenin deneyimlediği o acı gerçekle tanışıyor, yalnızlıkla.

Almanya’ya yeni gelen Türkiyeli göçmenlerle eski göç dalgalarında gelenlerin çocukları ve torunları arasında gözle görülmeyen duvarlar vardır. Aynı mahallelerde bile yaşasak, farklı yerlerde çalışır, farklı yerlerde eğleniriz, sosyal hayatlarımız pek kesişmez. Atilla Abi ilk dalga göçmenlere daha yakın bir tarihte Almanya’ya gelmesine rağmen benzer duvarları hissetmiş. “Bulamadığım tek şey entelektüel, derinlemesine tartışma. Bunu konuşabileceğim arkadaş sayım çok az,” diyerek yalnızlıktan yakınan Atilla Abi bunu müzik üzerinden örneklendiriyor: “Ben hem sazı hem cazı severdim, onlar sadece sazı. Gizli gizli caz kulüplerine giderdim.”

Aachen’ın ilk film festivalinden bahsettiğim yazımda Almanya’ya taşındığımda kültür dünyasından nasıl uzak kaldığımı anlatmıştım. Atilla Abi de benzer hisler yaşamış. Partisi adına Almanya’da çalıştığı dönemde tiyatrolar yönetse de partisinden ayrıldıktan sonra kültürel bir boşluğa düşmüş. Almancası kötü olduğu için Alman aydınlarından ve Almanya’nın kültür hayatından uzak kalmış. Doğup büyümediği, yabancısı olduğu toplumun sanatına dahil olamamasını “Eskiden oyunlara gidiyordum, moralim bozuk bir şekilde çıkıyordum. Halkın güldüğüne ben gülmüyordum. Alman kültürüne alışık olmadığım için. O yüzden uzaklaştım kültürel dünyadan,” sözleriyle anlatıyor.

Almanya’ya geldikten sonra her türlü işi yapıyor, 2000’lerin başında ise yaşadıklarını, deneyimlerini gelecek nesillere aktarmak gerektiğine inandığı için yazmaya başlıyor. O âna kadar edebiyata, yazmaya çok meraklı olsa ve içinde bulunduğu partiler için pek çok yazı yazsa da ilk defa kendi adıyla, kendi fikirlerini yazma deneyimi onu oldukça zorluyor. 2002’de, 25 yılın ardından Türkiye’ye girebilmesinden sonra ise kalemi açılıyor: “Sözcükler insanın yaşadığı topraklarda büyür ve gelişir. Bunun olmadığı yerde yazmak zor geliyordu bana.”

İlk kitabı Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan ile arkadaşlığı üzerine. “O kadar çok şey yazıldı ki Denizler hakkında, yoldaşlarım hakkında… Onlar kahramanlıklarını, yiğitliklerini idam sehpasına dimdik giderek kendileri gösterdiler. Ben daha çok kim olduğumuzu anlatmak istedim, onların insan taraflarını, dostluklarını, şakalarını…” diyor iç geçirircesine. Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler’i ilk romanı Dostluk takip ediyor. Romanlarında kendi deneyimlerini, kendi siyasi fikirlerini kurgu ile birleştiriyor. Kalemi bir kere açıldıktan sonra aralarında romanların, anı kitaplarının ve çocuk kitaplarının bulunduğu on beş kadar kitap yazıyor.

2002’de Türkiye’ye gelmesi onun için bir hayal kırıklığı oluyor: “Otuz sene sonra Türkiye’ye dönmek duygusal bir deneyimdi. Her şey değişmişti. Binaların görünümleri, insan ilişkileri değişmişti. Herkes paraya bakıyordu. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nden arkadaşlarım dışında büyük bir bireysellik vardı.” Türkiye’den ayrıldığında gençler arasında olan dayanışma ruhunu geri döndüğünde bulamıyor. O dayanışmanın yerini Almanya’dan tanıdığı bireyselliğin almasını kapitalizmin gelişmesine bağlıyor. Gençliğinde arkadaşlarıyla paralarını birleştirip çorba içtikleri, sinemaya gittikleri Türkiye’nin geride kaldığını görmek onu üzüyor.

Hayatını sosyalist siyasetin içinde geçirmiş Atilla Abi ile sohbetimizde konu ister istemez yeniden siyasete geliyor. Türkiye solunun bugün içinde bulunduğu parçalı yapıdan dolayı oldukça üzgün: “Türkiye solu birlik olmalıdır. Türkiye’de solun kırılma noktası Kızıldere’dir. Kızıldere’de kendi örgütünün dışındaki başka devrimcileri kurtarmak için kendilerini ölüme attılar. O birlik ruhunu Türkiye sol hareketi geliştiremedi.” Ancak bu durumun bugünün meselesi olmadığını da ekliyor. Aynı parçalanmışlığı 1974’te hapishaneden çıkınca da hissetmiş: “1975–1980 arası Türkiye’de yüzden fazla devrimci birbirini öldürdü. Dünyada da böyle oldu.”

Solcu abilerim bana kızmasınlar, yıllar boyunca biriktirdikleri deneyimi biz gençlere anlatırken genelde üstten bir dille, uzun monologlarla anlatırlar. Kendi doğruları onlar için sarsılmaz gerçeklerdir. Atilla Abi ise dönemin değiştiğini, “Bizim yaşadığımız Türkiye de dünya da çok farklıydı, bağımsızlık mücadeleleri vardı, Sovyetler vardı,” sözleriyle kabul ediyor. Eski metotların artık işe yaramadığını, yeni anlayışlara ihtiyaç duyduğumuzu söylüyor: “Dünyanın farklılaştığını göz önüne alarak bir [sosyalist] çalışma yapmak gerekir, eski anlayışla olmaz. Biz gazete çıkardık, insanlar artık gazete okumuyor.”

Konuşurken konuyu sık sık Zohran Mamdani’nin New York zaferine getiriyor Atilla Abi. Eskiler hakkında konuşurken sesinin kırgın ve acılı tonu, Mamdani hakkında konuşurken bir anda değişiyor. Zaferi coşkuyla karşılıyor: “Amerika’nın göbeğinde böyle bir şey olması hepimize umut verdi.” Mamdani’nin bir gün camiye, bir gün kiliseye, bir gün gay barına gitmesini, ulaştığı kitleleri büyük bir övgüyle anlatıyor. Bir zamanlar gerilla mücadelesiyle devrime ulaşacağını düşünen Atilla Abi’nin bir seçim zaferine bu kadar sevinmesi değişen dünyada onun da sabit kalmadığını gösteriyor.

Artık kahvelerimiz biterken aklına yeniden üniversite günleri geliyor. Tezini yazmasına ve artık birkaç dersi kalmasına rağmen gerilla mücadelesi için üniversiteyi bıraktığını anlatıyor. Bizlere okullarımızı bitirmemizi, akademisyen olmamızı tembihliyor. Bir daha buluşmak için sözleşip güzel sohbetimize son veriyoruz. Yaşadığı acılara rağmen sönmeyen umudu ve sürdürdüğü mücadelesi bana umut olurken, üzerine düşünecek bir dolu sözle Aachen trenine biniyorum.

Author

Öneriler

Şehrin Yeni Film Festivali: Filmfest Aachen Deneyimlerim

İstanbul’un karşıma çıkardığı kültür sanat fırsatlarını, film/tiyatro festivallerini dört gözle

Günümüze Işık Tutan Bir İsyan Hikâyesi: ‘Andor’

Mevcut siyasi atmosferle uyumu sayesinde Andor’un ikinci sezonu izleyenlerin beğenisini

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin