Klozetin oturağı hafif sıcak. Benden önce biri oturmuş da yeni kalkmış gibi. Aklıma check-in sırasında telefonla birini arayan resepsiyonist geliyor. Hattın ucundaki kişiye “Misafirimiz birazdan odasına çıkacak, git beş dakika ısıt da soğuğa oturmasın,” demiş olabilir mi?
Neyse ki yabancı konukların kafasında gereksiz şüpheler oluşmasın diye gerekli önlemler alınmış. Klozete bir kol mesafesi uzaklıkta bulunan kapının üstüne bir not asılmış, yeterince büyük puntolarla “Klozet elektrikle ısıtılmaktadır,” yazıyor. Klozetin tam karşısındaki duvarda ise bir kumanda paneli var.
Paneldeki tuşlara bakıyorum. Oscillation (salınım) falan yazıyor ama başta anlam veremiyorum. Sonra birine basıyorum. Aaa! Ilık bir ferahlık… Ve suyun değdiği yer batı-doğu ekseninde yavaşça değişiyor. Oynar başlıklı taharet musluğu yapmışlar, helal olsun! Diğer tuşa basıyorum, bu sefer kuzey-güney ekseninde salınım başlıyor. Yön tuşlarının altında bir de basınç ayarı var.

Sırf otelde de değil, üniversite kampüsü, metro istasyonu, müze, restoran, nereye gitsem karşıma bu klozetler çıkıyor. Anlıyorum ki inovasyonun sınırı yokmuş. Taharet musluğundan gelen suyun sıcaklığını ayarlayabileni de varmış, üfleyerek kurutanı da, vedalaşırken ferah bir koku fıslayanı da! Her şey düşünülmüş. Kamusal alandaki bir tuvaletin yaşatabileceği ufak konforsuzluklar bile.
Umumi helalarda büyük hacetinizi görmeye çekiniyor musunuz?
Dışarıdakiler sizden gelen sesi duymasın diye tam o âna öksürük mü denk getiriyorsunuz?
Ya da dışarıda birinin lavabo musluğunu açmasını mı bekliyorsunuz?
Size bu dertlerden tek bir tuşla kurtulmayı vaat ediyoruz.
Bu tuşa basın ve işinize odaklanın!
İfrazatınız ne olursa olsun, dışarıdakiler şelale sesi duysun!
Bütün bunlar sindirimin son halkasına yapılan nazik bir iltifat mı? Yoksa teknolojiyi dibine kadar kullanan bu klozetler bize bir şey mi anlatmaya çalışıyor? Kendisine sorma fırsatım olmadı ama muhtemelen ünlü felsefe profesörü Slavoj Žižek buna —önce bir burnunu çekip— evet derdi.

Žižek tuvaletler dahil bütün mimari nesnelere dikkatli baktığımızda ideolojinin izlerini göreceğimizi düşünür ve bir konuşmasında bunu Fransız, Alman, Amerikan klozetlerini kıyaslayarak açıklar. Fransa’da klozetin gider deliği arka taraftadır. Bu klozete bırakılan sindirim atığı doğrudan deliğe düşer ve pek ortalıkta görünmeden hızlıca kaybolur. Sorunu giyotin gibi kesip atmakla bilinen pratik Fransız devrimciliğine benzer bu. Fransız klozetlerinin aksine, Alman klozetlerinde gider deliği ön taraftadır. Atık öyle hızlıca kaybolup gitmez. Alman önce yaptığına bakar ve günlük sağlık taramasını yapar. Alman klozeti muhafazakârdır.
Amerikan klozeti ise neredeyse ağzına kadar suyla doludur. Sindirim atığı hemen kaybolmaz ama bir yerde de birikmez. Suyun içinde serbestçe oraya buraya gider. Bu klozetler Anglo-Sakson liberalizmi kokar. Bırakalım yüzsünler!

Žižek’in açtığı pencereden Japon klozetlerine bakıyorum ve hangi ideolojiyi gördüğümü kendime soruyorum. Vallahi ben ideoloji falan göremiyorum! İdeoloji, toplumun nasıl yönetilmesi ya da nasıl yaşaması gerektiğine dair bir yol haritasıdır. Ortada bir özne olacak ve bu öznenin “İnsanlar şöyle yapsın,” gibi bir arzusu olacak ki ideolojiden bahsedebilelim… Kim bu özne? Ne yapmaya çalışıyor? Sizi bilmem ama ben taharet konusunu normatif olarak ele alan bir öznenin var olduğunu ve bu öznenin Japonların kıçına ideal sıcaklık ve basınçta su atarak onlara yol göstermeye çalıştığını hayal edemiyorum.
Elbette mimari bir nesnenin, bir ideolojinin izlerini taşıması ile bir ideolojiyi aktarma aracı olması tam olarak aynı şeyler değil. Žižek de aslında “Birileri bu klozetleri Fransızlar devrimci olsun diye tasarladı,” demiyor, mealen “Fransız tuvaletlerinde bu isteğin izlerini görürsünüz,” diyor. Ama bir şeylerin izlerini görme iddiası da benim kafama yatmıyor. Klozete yeterince uzun süre bakarsanız herhangi bir şeyin izini görebilirsiniz! Serbest çağrışımla varılabilecek sonların sayısı sonsuzdur. Durum buyken, Žižek kardeş kusura bakmasın, ama klozetlerin ideolojisini falan konuşmak bana biraz zorlama geliyor!
Bence illa ki klozetlerin birşeyolojisi konuşulacaksa söz konusu ideoloji değil sosyoloji olmalı. Belli tasarımların özellikle belli toplumlarda yayılması ile bu toplumların özgün ihtiyaçları arasında bir ilişki olabilir. Bazı dönemler bazı alışkanlıkların yerleşmesine daha uygun koşullar doğurabilir. Japonya’daki fantastik klozetlerin gelişim hikâyesine bu gözle bakmakta fayda görüyorum.
Japonya’nın geleneksel tuvaletleri bizde Alaturka diye anılanlarla birebir aynıymış. Bizim Alafranga dediğimiz oturmalı klozetlerle 1950’lerde tanışmışlar. Elektronik kontrollü klozetleri ise Amerikalılar icat etmiş. Japonlar bunlardan az sayıda ithal edip, sağlık sorunları sebebiyle tuvalet sonrası temizlikte zorluk yaşayanlara destek amaçlı kullanmış. 1970’lerde sıhhi tesisat malzemeleri üreten TOTO isimli firma elektronik kontrolün sağlıklı insanların da hayatını kolaylaştırabileceğini akıl etmiş ve kendi prototiplerini geliştirmiş. Ama “Klozete musluğu taktık, tuşu elektriğe bağladık, tamamdır!” deyip bunları hemen piyasaya sürmemiş. Yüzlerce TOTO çalışanı bunları uzun süre son kullanıcılar gibi test etmiş ve deneyimleri üstüne geri bildirim vermiş. TOTO çalışanlarının totolarının ürettiği bilgilerle mükemmelleşen TOTO Washlet adlı ürün, 1982’de son kullanıcının totosuna layık hâle gelmiş. O yıl “Altınız da yıkanmak istiyor,” mottosuyla bir reklam yayınlanmış. Ve satışlar patlamış… Beş yıl içinde bu acayip klozetler Japonya’da 1 milyondan fazla haneye ulaşmış.
Aynı yıllarda benzer ürünler ABD’de de satışa çıksa da Washlet’ler hiçbir zaman ciddi bir yaygınlığa ulaşmamış, neden acaba?
“Amerikalılar ne zaman sıçtığını temizlemiş ki!” dediğinizi duyar gibiyim. Ama bu klozetlerin Japonya dışında yaygın şekilde benimsendiği tek ülke Güney Kore. Yine de bir Japonya değil. Japonya almış yürümüş. Bugün her 100 hanenin en az 80’inde bu klozetlerden var.

Nasıl oldu da bu acayip klozetler Japonya’da bu kadar tuttu? Bunun cevabı bende yok. Ucuz desen ucuz değil. 1982’de piyasaya çıkan ilk Washlet’in satış fiyatı 150 bin Yen civarı, o tarihte ufak bir Toyota Corolla’nın beşte birine denk. Reklam mı çok iyiymiş? Yok canım, bu kadar pahalı bir ürünün beş yılda 1 milyon satmasını başarılı bir reklamın uyandırdığı merakla açıklayamayız! Birileri bu klozetleri görmüş, günlük yaşama bir değer katacağını tahmin etmiş, çuvalla para harcayıp satın almış ve “Manyak mısın oğlum, bir klozete o kadar para gömülür mü?” diyen eşine dostuna da bir şeyler anlatmış olmalı. Kimdi bunlar? Yaşamları bir tuşla nasıl değişti?
Kafamda bu sorularla oturduğum İzakaya’da Takumi isimli birisiyle sohbete başlıyorum. Meslektaş çıkıyoruz. An itibarıyla o emekliliğe yakın bir üstadımız iken, ben okuldan taze çıkmış bir mühendisim. Bu yüzden ortak konuları hızla tüketiyoruz. 2002 Dünya Kupası’ndaki golcümüz İlhan Mansız‘ın Japonya’da yaptığı sükseyi de konuştuktan sonra susup sessizce biramı içmek yerine, konuyu ustaca kendi ilgi alanıma, yani taharet musluğuna getiriyorum. Takumi’ye ülkesindeki tuvaletleri çok beğendiğimi söyleyip evinde bu klozetlerden olup olmadığını soruyorum. Şansıma, Takumi “Sana ne ulan benim evimdeki tuvaletten?” demek yerine soruma yanıt vermeyi tercih ediyor. Hatta tam da aradığım kişi çıkıyor. Meğer seksenlerin ortalarında TOTO’dan Washlet almış, yani muhtemelen ilk bir milyon alıcıdan biriymiş. Ona böyle bir eşya almaya nasıl karar verdiğini sorduğumda şunları söylüyor.
“Bana kalsa almazdım. Çok pahalıydı. Oturduğumuz ev bizimdi, durumumuz iyiydi ama öyle ıvır zıvıra da para harcamak istemezdim. Ama hanım çok istedi. Bir komşunun evinde görmüş. ‘Komşumuz böyle saçma şeylere para harcıyor diye biz de harcamak zorunda değiliz,’ dediğimde ‘Sabah altıda kalkıp sıcak klozete otur, sonra tekrar konuşuruz!’ diyerek tavladı beni.”
Takumi 1952’de İkinci Dünya Savaşı sonrası babyboom (doğum patlaması) döneminde Tokyo’da doğmuş. Annesi ve babası savaş bittikten sonra uzun süre doğru düzgün iş bulamamışlar. Sonunda ikisi de fabrikada çalışmaya başlamış. Ailece danchi denilen toplu konutlardan birine taşınmışlar. Takumi ilkokula giderken eve önce buzdolabı alınmış. Sonra elektrikli süpürge gelmiş. Sonra da bir sürü yeni eşya. Söylediği kadarıyla annesi en çok elektrikli pirinç pişiriciyi severmiş.
“İşten yorgun geldikten sonra pirincin başında durması gerekmediği için mutluydu. Çok çalışırdı. Hep yorgundu. Cumartesi bile bütün gün iş. Sabah git, akşam gel. Babam da öyle. Bazen ben uyuduktan sonra eve gelirdi. Aslında annemi de babamı da pek görmeden büyüdüm.”
Bu hikâyeyi dinleyince bazı şeyler yerine oturuyor sanki. Takumi, işyerinde geçirdiği uzun saatler sebebiyle ev işlerine zamanı ve mecali kalmayan bir anne ve babanın ikinci çocuğuydu. Uzun ve ağır bir yoksulluk döneminin ardından eli para gören ama çocuklarının yüzünü pek de göremeyen anne-baba, “(ev işlerinden tasarruf edilen) bir dakika bir dakikadır!” deyip başka ülkelerde alete devredilmesi akla bile gelmeyecek işleri otomatikleştiren eşyaları satın aldılar. Takumi bu eşyaların gündelik hayatı kolaylaştığını görerek büyüdü. Mühendis olup bir otomobil üreticisinin fabrikasında işe başladığında ise büyürken adım adım gözlemlediği sürecin ulaştığı son aşamayı, çok daha büyük bir ölçekte gösteren bir manzarayla karşılaştı. Koca fabrika baştan aşağı makineleşmiş, işlerin tamamı en düşük kayıpla en doğru zamanda istenen çıktıyı üretmek üzere tasarlanmıştı (ilgilenenler için bkz. Yalın Üretim Felsefesi). Takumi de aynı işi mümkünse daha az hareketle ve daha az hatayla yapmaya programlanmıştı. Bu Takumi’nin “Sen tuşlara bas, gerisi bende!” diyen bir klozetle karşılaştığında pek tereddüt edeceğini sanmıyorum. Eşinin iteklemesi belki biraz hızlandırmıştır, ama eşi söylemese de Takumi eninde sonunda bu klozetten alırdı bence.
Takumi’ye klozeti satın aldıktan sonra eşine dostuna ne anlattığını sorduğumda hatırlamadığını söyledi. Ama yaşıtlarının ondan çok da farklı olmadığını, hepsinin aşağı yukarı benzer hayatlar yaşadığını, benzer ihtiyaçlarla yüzleştiklerini tahmin edebiliyorum. Hepsinin bu teknolojik klozetleri benzer gerekçelerle isteyeceğini düşünüyorum.
Öyleyse geriye şu soru kalıyor: Neden diğer ülkelerde böyle bir dönüşüm yaşanmadı? Neden pek çok gelişmiş ülkede yıkama standart tuvalet temizliğinin bir parçası olamadı ve yıkayanlar bile çoğunlukla basit mekanik sistemlerle yetindi?
Bu soruya bilimsel açıdan tatmin edici bir verebilmek için Japonya’yı belli sosyo-ekonomik ölçütlere göre kendi sınıfındaki ülkelerle kümelemek ve Japonya’nın ayırt edici özelliklerini tespit etmek gerekir. Bense ne bir klozet modelinin toplumda yayılmasını destekleyebilecek olguları bildiğimi iddia edebilirim ne de yalnızca üç hafta kaldığım Japonya’yı karşılaştırmalı bir analizin konusu yapılabilecek kadar iyi tanıdığımı.
Ama bildiğim —ya da bildiğimi sandığım— başka bir şey var. Japonya’da iş ile yaşam arasındaki çizgi diğer ülkelere göre daha ince. Mesele çalışma saatlerinin uzunluğundan ibaret değil. Örneğin Takumi ile aynı sene doğan ve Takumi gibi bir mühendis olan babam da en azından Takumi kadar çalışmıştır. Ama babam çok çalışmasının maliyetlerini bilirdi ve bu kayıplara üzülürdü. Takumi içinse bunlar normaldi. Onun dünyasını her şeyden çok çalışmayı ödüllendiren, her şeyden çok da verimsizliği lanetleyen Üretkenlik Tanrısı yönetiyordu. Takumi bu tanrıya iman etti ve sadece çalışma yaşamını değil yaşamın kendisini de mekanik bir sistemin parçası gibi tecrübe etti. İşte bu yüzden Takumi’nin ve çağdaşı Japonların otomasyona fazladan meraklı olduğunu varsayıyorum.
Yine de Takumi’nin hikâyesinin kafamdaki izdüşümünün ve bu hikâyenin bildiğim diğer hikâyelerle farkının her şeyi açıkladığını iddia edemem. Nereden bilebilirim ki? Belki Japonların, oturduklarında popolarını ısıtan, tahareti de otomatiğe bağlayan bir klozet almak için diğer milletlerde olmayan bambaşka sebepleri vardır.
Belki bu düşünceler Žižek’in baktığı klozette ideoloji görmesine benzer hüsnükuruntulardır. Belki Takumi’nin hikâyesi de Tokyo’da değil Düsseldorf’taki Küçük Tokyo mahallesinde yaşanmıştır. Belki de bu hikâye, bir göçmenin acılı ramen yemesiyle başlamıştır. Ve belki de hikâyede esas acı olan göçmenin yediği ramen değil, yemekten sonra girdiği tuvalette taharet musluğu bulamamasıdır.
